- Halepçe soykırımını anlamak için bilgi ve bilincimiz neredeyse yok denecek kadar azdır. Çünkü soykırım siyasetinin arkasındaki o büyük sahne, yani kapitalist modernite hikâyesi ve onun temel sütunlarından biri olan ulus-devlet gerçeği açıklanmıyor
- Stratejik bir akıl inşa etmek, ortak bir özsavunma geliştirmek ve halkların birlikte yaşamı temelinde bir iç demokratikleşme programı oluşturmak; yani Demokratik Ulus ve Demokratik Özerklik modeliyle ulusal, kültürel ve tarihsel haklara saygı temelinde örgütlenmek, soykırımların tekerrür etmesini engelleyecek tek yoldur
Necîbe Qeredaxî
Bazı hakikatler vardır ki zehir kadar acı, güneş kadar ortadadır. Eğer bunlar söylenmezse, her yıl aynı günde Halepçe üzerine yapılan o klişe konuşmalar sadece acıları derinleştirir, yaraları sarmaz; soykırımlar tekrarlanır ve hakikat sisler içinde kalır. Fernand Braudel’in dediği gibi: “Olaylar göze kaçan tozlardır, görüşümüzü bulandırıp hakikati görmemizi engellerler.” Bu yüzden, olayların arkasında ne olduğunu anlamak, bir çözümleme ve anlamlandırma çabası gerektirir.
Bizim hikâyemiz sadece bir katliamdan ibaret değildir. Soykırım bir kader değildi; bir siyasetin sonucuydu. Ancak o siyaset, ne iç ne de dış boyutlarıyla bugüne kadar tam olarak aydınlatılmadı. 38 yıl geçmesine rağmen Halepçe soykırımının trajedisi hâlâ karanlıktadır. Eğer aydınlatılsaydı, Şengal ve sonrasındaki katliamlar yaşanmazdı. 38 yıldır Kürtler suçun yüzünü hep dışarıya çevirdi; bu gerçeğin bir parçasıdır ama kimse cesaretle “Neden yaşandı ve neyin sonucuydu?” diye sormadı. Baas ve Saddam Hüseyin hikâyesi, meselenin sadece bir kısmıdır; Saddam’ın apar topar idam edilmesi, aslında daha büyük olan o asıl hikâyeyi perdelemek içindi.
Uluslararası Soykırım Araştırmaları Derneği Başkanı Philip Spencer, soykırımların tekrarlanmaması için üç şeyin yapılması gerektiğini söyler: Anlamak, anmak ve cevap vermek.
Birincisinden başlayayım: Halepçe soykırımını anlamak için bilgi ve bilincimiz neredeyse yok denecek kadar azdır. Çünkü soykırım siyasetinin arkasındaki o büyük sahne, yani kapitalist modernite hikâyesi ve onun temel sütunlarından biri olan ulus-devlet gerçeği açıklanmıyor. Bugün birçok Kürt yazar, aydın, tarihçi ve sosyoloğu, bu anlayışın önünde birer engeldir; çünkü kendileri bu hakikati bulanıklaştıran birer araca dönüşmüşlerdir. Avrupa ulus-devletlerinin kuruluş hikâyelerini o kadar çok anlattılar, bu teorileri o kadar çok övdüler ki kimse bunun yaşam için en iyi yol olup olmadığından şüphe etmedi. Oysa bu modelin sonucu Kürtler için soykırımdı. Halepçe, batı merkezli kapitalist modernite fabrikasında üretilen Ortadoğu ulus-devlet canavarının yarattığı bir trajedidir; trajedisinin bir sonucudur.
Halepçe’yi anlamak için Kürt siyasi aklının bağlamını (kontekstini) anlamamız gerekir. Halepçe; ortak bir Kürt aklı, siyaseti ve stratejisinin olmayışının; tarihsel ve sosyolojik bir okuma yapılamamasının sonucudur. Kutuplaşmanın, saflığın ve Kürtlerin bölgesel/uluslararası güçler tarafından kullanılmasının bir bedelidir. Bu yaranın iyileşmesi ve tekrarlanmaması için, hakikatlerin hiç eğilip bükülmeden, “yama yapılmadan” olduğu gibi söylenmesi ve incelenmesi gerekir. Halepçe, ulusal bir acının mayası haline getirilmek istense de, hegemonik güçler tarafından bölgeyi yeniden dizayn etmek için bir “basamak” olarak kullanıldı.
Fetih savaşlarında “Allah” nasıl ki işin sadece propaganda kısmıysa ve savaşçılar inançlarından şüphe duymuyorsa; 20. yüzyılın iktidar sahibi elitleri ve çıkarcıları için de milliyetçilik ve dincilik sadece bir propagandadır. Bu ateşte yananlar ise sadece bir avuç sermayedarın kazancı için yakıt olan halktır. Kürt toplumunun sosyolojik ve tarihsel koşulları anlaşılmadan, Halepçe soykırımının neden yaşandığını bilmek imkansızdır.
İkinci olarak, Philip Spencer “anmalıyız” der. Tarihsel ve toplumsal hafızası güçlü olan bir toplum, soykırımın bu şekilde gerçekleşmesine izin vermez. Toplumun hafızası devlet ve iktidar tarafından işgal edildiğinde, o hafıza parçalanır; hegemonik güçler bu parçalanmış gövde üzerinde kendi çıkarlarını inşa ederler. Kürtlerin sadece varlığı, toprağı ve kültürü değil; ruhu, duygusu ve psikolojisi de parçalandı. Bu durum, kişilik kırılmasına zemin hazırladı. Abdullah Öcalan, 50 yıldır mücadelesinde bu kişiliğe karşı savaş vererek yeniden inşa zeminini oluşturmaya çalışıyor. Sayın Öcalan’ın kendi hareketine ve çevresine yönelik eleştirilerinin neden bu kadar sert ve doğrudan olduğunu çok az kişi anladı. O, kadın kişiliğinde somutlaşan o tarihsel köleleşme ve parçalanma anlaşılmadan, özgürlüğün imkansız olduğunu söyler. Derin bir hafızası olmayan toplum, kimliksiz ve kişiliksiz kalır; stratejik bir akıl geliştiremez, aksine başkalarının elinde bir araç haline gelir.
Üçüncüsü: “Cevap vermeliyiz.” Eğer soykırımlarımız tekrarlanıyorsa, bu demektir ki biz hâlâ kapitalist modernite sisteminin aklı, araçları ve paradigmasıyla kendimize, tarihimize ve yönetimimize bakıyoruz. Aynı yoldan yürümek bizi farklı bir yere götürmez; bizi yine katliamlara ve “kullanışlılık” durumuna çıkarır. Örneğin Gazze; sadece İsrail saldırılarının kurbanı değil, her şeyden önce bölge devletlerinin ekonomik-siyasi çıkarları ve kapitalist modernitenin hegemonya savaşı için kurulan o kurgunun kurbanıdır.
Her soykırımın arkasındaki o yerel, bölgesel ve küresel örümcek ağı okunmazsa; kimin ne kadar rolü olduğunu, kimin tasarımcı, kimin yol açıcı, kimin çıkarcı olduğunu bilemeyiz. Kurban ve fail hikâyesi, buzdağının sadece görünen ucudur; asıl büyük kısım suyun altındadır. O görünmeyen kısmı görmek; tarihi, insani, ahlaki ve demokratik bir görevdir.
Dünya savaşları atmosferinde, savaşın karar vericisi olmayan halklar için stratejik akıl ve alternatif; “filler savaşırken çimen gibi ezilmemektir.” İran-Irak savaşında, Kürdistan’ı işgal eden iki zorba güç savaşıyordu; ancak bu savaşın sosyolojik ve tarihsel sonuçları hâlâ tam olarak aydınlatılmadı.
O günden bugüne, kanlı bir tarihten geçerek bizi buraya getiren şey biraz da “kuşkulu bir umut”tur. Olumlu olan gelişme şudur: Kürtler, İran ve İsrail arasındaki bu bölgesel/küresel savaşın bir parçası olmak istemiyorlar. Bu savaşa dahil olmak, Kürtler için sadece o an değil, on yıllarca sürecek mezhep ve etnik savaşların yakıtı olmak demektir ki bu da hegemonik güçlerin bir amacıdır. Nitekim Tom Barrack açıkça dememiş miydi: “Ortadoğu için demokrasi, federasyon veya konfederasyon olmaz; ancak oligarşik bir sistemle yönetilebilir!” Bu, halkların demokratik modeline ve birlikte yaşamına karşı açılmış bir savaş ilanıdır.
Evet, özetle; 38 yıldır Halepçe için şiirler yazılıyor, anıtlar dikiliyor; hatta kimyasal silahları verenlerin ev sahipliğinde konferanslar düzenleniyor. Ama bunlar katliamı aydınlatmaya yetmedi. Stratejik bir akıl inşa etmek, ortak bir özsavunma geliştirmek ve halkların birlikte yaşamı temelinde bir iç demokratikleşme programı oluşturmak; yani Demokratik Ulus ve Demokratik Özerklik modeliyle ulusal, kültürel ve tarihsel haklara saygı temelinde örgütlenmek, soykırımların tekerrür etmesini engelleyecek tek yoldur. Bu yol uzun ve zahmetlidir, ama tek doğru yoldur.
Necîbe Qeredaxî
- Halepçe soykırımını anlamak için bilgi ve bilincimiz neredeyse yok denecek kadar azdır. Çünkü soykırım siyasetinin arkasındaki o büyük sahne, yani kapitalist modernite hikâyesi ve onun temel sütunlarından biri olan ulus-devlet gerçeği açıklanmıyor
- Stratejik bir akıl inşa etmek, ortak bir özsavunma geliştirmek ve halkların birlikte yaşamı temelinde bir iç demokratikleşme programı oluşturmak; yani Demokratik Ulus ve Demokratik Özerklik modeliyle ulusal, kültürel ve tarihsel haklara saygı temelinde örgütlenmek, soykırımların tekerrür etmesini engelleyecek tek yoldur
Bazı hakikatler vardır ki zehir kadar acı, güneş kadar ortadadır. Eğer bunlar söylenmezse, her yıl aynı günde Halepçe üzerine yapılan o klişe konuşmalar sadece acıları derinleştirir, yaraları sarmaz; soykırımlar tekrarlanır ve hakikat sisler içinde kalır. Fernand Braudel’in dediği gibi: “Olaylar göze kaçan tozlardır, görüşümüzü bulandırıp hakikati görmemizi engellerler.” Bu yüzden, olayların arkasında ne olduğunu anlamak, bir çözümleme ve anlamlandırma çabası gerektirir.
Bizim hikâyemiz sadece bir katliamdan ibaret değildir. Soykırım bir kader değildi; bir siyasetin sonucuydu. Ancak o siyaset, ne iç ne de dış boyutlarıyla bugüne kadar tam olarak aydınlatılmadı. 38 yıl geçmesine rağmen Halepçe soykırımının trajedisi hâlâ karanlıktadır. Eğer aydınlatılsaydı, Şengal ve sonrasındaki katliamlar yaşanmazdı. 38 yıldır Kürtler suçun yüzünü hep dışarıya çevirdi; bu gerçeğin bir parçasıdır ama kimse cesaretle “Neden yaşandı ve neyin sonucuydu?” diye sormadı. Baas ve Saddam Hüseyin hikâyesi, meselenin sadece bir kısmıdır; Saddam’ın apar topar idam edilmesi, aslında daha büyük olan o asıl hikâyeyi perdelemek içindi.
Uluslararası Soykırım Araştırmaları Derneği Başkanı Philip Spencer, soykırımların tekrarlanmaması için üç şeyin yapılması gerektiğini söyler: Anlamak, anmak ve cevap vermek.
Birincisinden başlayayım: Halepçe soykırımını anlamak için bilgi ve bilincimiz neredeyse yok denecek kadar azdır. Çünkü soykırım siyasetinin arkasındaki o büyük sahne, yani kapitalist modernite hikâyesi ve onun temel sütunlarından biri olan ulus-devlet gerçeği açıklanmıyor. Bugün birçok Kürt yazar, aydın, tarihçi ve sosyoloğu, bu anlayışın önünde birer engeldir; çünkü kendileri bu hakikati bulanıklaştıran birer araca dönüşmüşlerdir. Avrupa ulus-devletlerinin kuruluş hikâyelerini o kadar çok anlattılar, bu teorileri o kadar çok övdüler ki kimse bunun yaşam için en iyi yol olup olmadığından şüphe etmedi. Oysa bu modelin sonucu Kürtler için soykırımdı. Halepçe, batı merkezli kapitalist modernite fabrikasında üretilen Ortadoğu ulus-devlet canavarının yarattığı bir trajedidir; trajedisinin bir sonucudur.
Halepçe’yi anlamak için Kürt siyasi aklının bağlamını (kontekstini) anlamamız gerekir. Halepçe; ortak bir Kürt aklı, siyaseti ve stratejisinin olmayışının; tarihsel ve sosyolojik bir okuma yapılamamasının sonucudur. Kutuplaşmanın, saflığın ve Kürtlerin bölgesel/uluslararası güçler tarafından kullanılmasının bir bedelidir. Bu yaranın iyileşmesi ve tekrarlanmaması için, hakikatlerin hiç eğilip bükülmeden, “yama yapılmadan” olduğu gibi söylenmesi ve incelenmesi gerekir. Halepçe, ulusal bir acının mayası haline getirilmek istense de, hegemonik güçler tarafından bölgeyi yeniden dizayn etmek için bir “basamak” olarak kullanıldı.
Fetih savaşlarında “Allah” nasıl ki işin sadece propaganda kısmıysa ve savaşçılar inançlarından şüphe duymuyorsa; 20. yüzyılın iktidar sahibi elitleri ve çıkarcıları için de milliyetçilik ve dincilik sadece bir propagandadır. Bu ateşte yananlar ise sadece bir avuç sermayedarın kazancı için yakıt olan halktır. Kürt toplumunun sosyolojik ve tarihsel koşulları anlaşılmadan, Halepçe soykırımının neden yaşandığını bilmek imkansızdır.
İkinci olarak, Philip Spencer “anmalıyız” der. Tarihsel ve toplumsal hafızası güçlü olan bir toplum, soykırımın bu şekilde gerçekleşmesine izin vermez. Toplumun hafızası devlet ve iktidar tarafından işgal edildiğinde, o hafıza parçalanır; hegemonik güçler bu parçalanmış gövde üzerinde kendi çıkarlarını inşa ederler. Kürtlerin sadece varlığı, toprağı ve kültürü değil; ruhu, duygusu ve psikolojisi de parçalandı. Bu durum, kişilik kırılmasına zemin hazırladı. Abdullah Öcalan, 50 yıldır mücadelesinde bu kişiliğe karşı savaş vererek yeniden inşa zeminini oluşturmaya çalışıyor. Sayın Öcalan’ın kendi hareketine ve çevresine yönelik eleştirilerinin neden bu kadar sert ve doğrudan olduğunu çok az kişi anladı. O, kadın kişiliğinde somutlaşan o tarihsel köleleşme ve parçalanma anlaşılmadan, özgürlüğün imkansız olduğunu söyler. Derin bir hafızası olmayan toplum, kimliksiz ve kişiliksiz kalır; stratejik bir akıl geliştiremez, aksine başkalarının elinde bir araç haline gelir.
Üçüncüsü: “Cevap vermeliyiz.” Eğer soykırımlarımız tekrarlanıyorsa, bu demektir ki biz hâlâ kapitalist modernite sisteminin aklı, araçları ve paradigmasıyla kendimize, tarihimize ve yönetimimize bakıyoruz. Aynı yoldan yürümek bizi farklı bir yere götürmez; bizi yine katliamlara ve “kullanışlılık” durumuna çıkarır. Örneğin Gazze; sadece İsrail saldırılarının kurbanı değil, her şeyden önce bölge devletlerinin ekonomik-siyasi çıkarları ve kapitalist modernitenin hegemonya savaşı için kurulan o kurgunun kurbanıdır.
Her soykırımın arkasındaki o yerel, bölgesel ve küresel örümcek ağı okunmazsa; kimin ne kadar rolü olduğunu, kimin tasarımcı, kimin yol açıcı, kimin çıkarcı olduğunu bilemeyiz. Kurban ve fail hikâyesi, buzdağının sadece görünen ucudur; asıl büyük kısım suyun altındadır. O görünmeyen kısmı görmek; tarihi, insani, ahlaki ve demokratik bir görevdir.
Dünya savaşları atmosferinde, savaşın karar vericisi olmayan halklar için stratejik akıl ve alternatif; “filler savaşırken çimen gibi ezilmemektir.” İran-Irak savaşında, Kürdistan’ı işgal eden iki zorba güç savaşıyordu; ancak bu savaşın sosyolojik ve tarihsel sonuçları hâlâ tam olarak aydınlatılmadı.
O günden bugüne, kanlı bir tarihten geçerek bizi buraya getiren şey biraz da “kuşkulu bir umut”tur. Olumlu olan gelişme şudur: Kürtler, İran ve İsrail arasındaki bu bölgesel/küresel savaşın bir parçası olmak istemiyorlar. Bu savaşa dahil olmak, Kürtler için sadece o an değil, on yıllarca sürecek mezhep ve etnik savaşların yakıtı olmak demektir ki bu da hegemonik güçlerin bir amacıdır. Nitekim Tom Barrack açıkça dememiş miydi: “Ortadoğu için demokrasi, federasyon veya konfederasyon olmaz; ancak oligarşik bir sistemle yönetilebilir!” Bu, halkların demokratik modeline ve birlikte yaşamına karşı açılmış bir savaş ilanıdır.
Evet, özetle; 38 yıldır Halepçe için şiirler yazılıyor, anıtlar dikiliyor; hatta kimyasal silahları verenlerin ev sahipliğinde konferanslar düzenleniyor. Ama bunlar katliamı aydınlatmaya yetmedi. Stratejik bir akıl inşa etmek, ortak bir özsavunma geliştirmek ve halkların birlikte yaşamı temelinde bir iç demokratikleşme programı oluşturmak; yani Demokratik Ulus ve Demokratik Özerklik modeliyle ulusal, kültürel ve tarihsel haklara saygı temelinde örgütlenmek, soykırımların tekerrür etmesini engelleyecek tek yoldur. Bu yol uzun ve zahmetlidir, ama tek doğru yoldur.









