Emir Ali Türkmen ile Mahir Çayan üzerine konuştuk:
- Bugün siyasi pratik ile düşünce arasındaki mesafe oldukça açılmış durumda. Mahir’in tutumu ise, katılalım ya da katılmayalım, bu mesafeyi kabul etmeyen bir bütünlük iddiası taşıyor. Yazdığını yapmak, yaptığını yazmak meselesi burada önem kazanıyor
- Mahir, sabit değerler ile değişen düşünce araçlarını bir arada yürütebilme yeteneğini gösteriyor: hem bükülmez hem esnek, hem coşkulu hem analitik. İşte bu ikili denge, onun fikirlerinin ve pratiğinin bugüne kadar etkili kalmasının temel sebebidir
Söyleşi / M. Ender Öndeş
Mahir Çayan’ın bütün yazılarını yeniden bir araya getiren ve ek olarak 54 yıl sonra onun görüşleri ve pratiği hakkında yazılanları da toparlayan ‘Mahir Çayan Kitabı’ önceki günlerde raflarda yerini aldı. Daha önce de Behice Boran, Hikmet Kıvılcımlı ve İbrahim Kaypakkaya derlemelerini yayımlayan Dipnot Yayınları tarafından basılan kitap, Türkiye Devrimci Hareketi’nin en güçlü önderlerinden birini günümüz kuşaklarıyla yeniden buluştururken, Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, İlkay Alptekin Demir – Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş gibi politik kişilikler ve yazarların düşüncelerini de içeriyor. Kitabı yayına hazırlayan Emir Ali Türkmen ile Çayan üzerine konuştuk.
- Öncelikle ‘sebep’ konusunu sormak istiyorum. Bu, bir dizinin parçası ama Mahir kitabının özel olarak sizdeki sebebi neydi? Mahir nasıl bir yere oturuyor da bunu hak ediyor?
Öncelikle şunu söyleyebilirim: Bu diziyi hazırlarken temel amacımız Türkiye sosyalist hareketinin yarım yüzyıllık düşünsel birikimini (daha önceki dönemlere verilen referanslarla birlikte) yeni kuşak okurla buluşturmaktı. Yani biraz da kopmuş olan bir düşünce sürekliliğini yeniden kurmak. Dizide yer alan kitaplar Türkiye sosyalist solunun kendi teorik yaklaşımını oluştururken yaslandığı, farklı siyasal yönelimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan metinleri bir araya getiriyor. Bu açıdan bakıldığında, hem tarihsel bir çerçeve sunuyor hem de ortak hafızayı canlı tutma/yeniden kurma doğrultusunda harcanan mütevazı bir çabayı temsil ediyor.
Mahir Çayan’a gelirsek… Onun bıraktığı metinler -“Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi”, “Suni Denge”, “Yeni-sömürgecilik”- Türkiye solunun teorik birikimi içinde gerçekten önemli bir yere sahip. Özellikle emperyalizmin kriz dönemlerine dair yaptığı analizler bugün bile tartışılmaya devam ediyor. Hatta bugünün emperyalizm tartışmalarına baktığımızda, Mahir’in meseleyi daha “içsel” bir olgu olarak ele alan yaklaşımının özgünlüğünü ve önemini vurgulamak gerekiyor. Bu da onun sadece pratiğiyle ön plana çıkan siyasal bir figür değil, aynı zamanda işin teorisine de kafa yoran bir devrimci olduğunu gösteriyor.
Bir de işin simgesel tarafı var tabii. Elli dört yıldır neredeyse bütün 1 Mayıs’larda “Mahir, Hüseyin, Ulaş. Kurtuluşa kadar savaş!” sloganının eksik olmaması, onun Türkiye solunun kolektif hafızasındaki yerini anlatmak için başlı başına yeterli aslında.
- Bütün Yazılar daha önce 5-6 kere yayınlandı. Bence yüz defa yayınlansa yeridir ama bu kez fark ne? Çeşitli eğilimlerden insanların geriye dönüp bakması mı? Bu bakımdan sondaki bölüm yeterince kapsayıcı oldu mu?
Aslında haklısınız, Bütün Yazılar defalarca yayımlandı; bundan sonra da yayımlanmalı. Ama bizim yaptığımız iş sadece bir “yeniden basım” değil. Bu kitapta yalnızca bütün yazılarını bir araya getirmekle yetinmedik; aynı zamanda onun kurucusu olduğu THKP-C geleneği içinden gelen, sonrasında farklı siyasal yönelimlere girmiş ya da farklı hatlar geliştirmiş isimlerin Mahir’e dönüp yeniden bakmalarını sağlayacak bir vesile oluşturmaya çalıştık.
Dolayısıyla burada fark, metinleri yeniden dolaşıma sokmaktan çok, o metinlerin açtığı hattın bugün nasıl hatırlandığı, nasıl yorumlandığı ve eleştirel gözle nasıl bakıldığını görünür hale getirmektir. Aynı kökten beslenen ama zaman içinde farklı politik tutumlar geliştirmiş hareketlerin içinden gelenlerin Mahir üzerine söz söylemeleri, bir metinler toplamından ve de geçmişi “yad etmekten” öte, onu değişik boyutlarıyla “anlamlandırma” ve bir tür “iç tartışma” olarak da okunabilir.
Abdullah Öcalan’ın metni de bu çerçeve içinde değerlendirilebilir (Öcalan kendi perspektifini Mahir’in izinde konumlandırarak açımlıyor). Diğer yazarların sunduğu katkılar da, farklı deneyimlerden süzülmüş değerlendirmeler olarak kitabın çoğul yapısını güçlendiriyor.
“Kitap yeterince kapsayıcı mı?” sorusuna gönül rahatlığıyla olumlu yanıt vermek zor. Biz daha geniş bir katılım olmasını isterdik. Yazı talep ettiğimiz bazı isimlerin çeşitli nedenlerle katkı sunamaması -kimi zaman imkân, kimi zaman öncelik meselesi yüzünden- bu bölümü daha da geniş tutmamızı önledi. Yine de mevcut haliyle kitabın, bu geleneğin farklı damarlarının yorum ve değerlendirmelerini (bugünün dünyasının nesnel koşullarını da göz önüne alarak) bir araya getirme yönünde önemli bir adım attığını düşünüyoruz.
- Güne değil geleceğe, parçaya değil bütüne bakan, örneğin oligarşi kavramıyla hükümetleri aşan bir hedefe yönelen Mahir’e dönmek, sence bugünün seçimlere, günlük reflekslere kilitlenen ortamında nasıl bir anlam ifade ediyor?
Mahir Çayan’a dönmek, bence tam da bugünün daralmış siyasal ufkunu tartışmaya açmak anlamına geliyor. Çünkü Mahir’in bakışı, kısa süreli politik dengelere ya da yalnızca seçimlere indirgenmiş bir siyaset anlayışının ötesine geçiyor. “Oligarşi” kavramıyla işaret ettiği şey de tam olarak buydu: Tek tek hükümetlerle sınırlı olmayan, daha derin ve süreklilik taşıyan bir egemenlik yapısı.
Bugün siyaset büyük ölçüde seçimlere, konjonktürel pozisyonlara ve anlık reflekslere sıkışmış durumda. Bu da ister istemez daha yapısal soruları geri plana itiyor. Mahir’e dönmek, bu anlamda, siyaseti yeniden daha geniş bir çerçevede düşünmek demek: Devletin yapısı nedir, egemenlik/hegemonya nasıl kurulur, değişim dediğimiz şey yalnızca iktidar değişimi midir, yoksa daha köklü bir dönüşümü mü gerektirir? Vesaire…
Bu nedenle Mahir’in perspektifi, sadece tarihsel bir referans değildir; aynı zamanda bugünün sınırlı siyasal tartışmalarını aşmaya dönük bir imkân da sunmaktadır. Dünyayı ve ona değgin değişim tahayyüllerini devrimci bir praksis üzerinden düşünmeye davet etmektedir.
Elbette bu, onun bütün tezlerini bugüne olduğu gibi taşımak anlamına gelmez. Ama ortaya koyduğu çerçevenin -özellikle siyaseti yapısal bir mücadele olarak ele alışının- bugünün tartışmaları açısından hâlâ düşündürücü ve kışkırtıcı bir yanı var.
- Solun devletle ilişkisi bakımından Mahir, kendi yazdıklarını da aşan bir netliğe sahip. Yani mesela bütün bunları yazıp sonra SBF’ye devam ederek asistan olsa, yazdıkları bir anlam ifade eder miydi? Yani yazdığını yapmak, yaptığını yazmak, bugüne bakınca çok çarpıcı görünmüyor mu?
Mahir Çayan’ın burada gerçekten ayırt edici bir yerde durduğunu söylemek gerekir. Çünkü onun için teori, kendi başına tamamlanmış bir entelektüel faaliyet değil; doğrudan doğruya pratikte sınanması gereken bir şey. Bu açıdan Marx’ın “dünyayı yorumlamak değil, değiştirmek gerekir” vurgusunu oldukça ciddiye alıyor.
“Suni denge” kavramı da tam burada anlam kazanıyor. Mahir’e göre Türkiye’de egemenlik sadece zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda toplumun bilinçdışına yerleşmiş bir “yenilmezlik” duygusuyla sürdürülüyor. Yani mesele yalnızca insanların ne düşündüğü değil, neyi mümkün ya da imkânsız gördüğü. Bu yüzden yazdıkları, kendi içinde kapalı bir teorik çerçeve olarak kalamazdı; o yaklaşımların pratikte sınanması gerekiyordu. Dolayısıyla senin verdiğin örnek -yani bütün bunları yazıp sonra akademide kalmak- Mahir açısından bir seçenek değildi. Çünkü o durumda teori, tam da eleştirdiği “suni dengeyi” yeniden üretme riski taşırdı. Onun yaptığı şey, yazdığıyla yaptığı arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca ortadan kaldırmaya çalışmaktı.
Bugünden bakınca bu gerçekten çarpıcı görünüyor. Çünkü bugün siyasi pratik ile düşünce arasındaki mesafe oldukça açılmış durumda. Mahir’in tutumu ise, katılalım ya da katılmayalım, bu mesafeyi kabul etmeyen bir bütünlük iddiası taşıyor. Yazdığını yapmak, yaptığını yazmak meselesi de tam olarak burada önem kazanıyor: Teorinin ancak pratikle anlam kazandığı bir yerden konuşuyor.
- Çok genç olduğu halde birkaç yıl gibi kısa bir sürede düşüncelerinin temelinin değil ama kurgusunun ve kavramlarının nasıl hızla değiştiğini ilk yazısından sonuncuya kadar izleyebiliyoruz. ‘Sağlamcı’ ama boş yazmak yerine riske giriyor ve bunu bir zaaf olarak da görmüyor. Kaskatı değil hiç. Bu süreçte sence Mahir’de sana göre değişmeyen ve değişen ne?
Mahir Çayan’ın değişmeyen tarafı, onun inancı, kararlılığı, coşkusu ve mücadeleye olan bağlılığıdır; dayanışma ve devrime olan inancı hep sarsılmaz kalmıştır. Bunlar, dönemin sosyalist solunun kolaycılığa kaydığı, hazır reçetelere yöneldiği bir ortamda özellikle belirginleşiyor.
Öte yandan değişen yönü, düşüncelerinin kurgusu ve kavramsal araçlarıdır. Çok kısa bir sürede, ilk yazılarından son yazılarına kadar, somut koşullara ve döneme özgü sorunlara çözümler üretme biçiminde ciddi bir evrim görüyoruz. Mahir, sağlamcı ama boş yazmak yerine risk almayı seçiyor; kavramlarını geliştiriyor, yeni fikirler ortaya atıyor ve bunu bir zaaf olarak görmüyor. Kaskatı bir yaklaşım yerine, hareketli, öğrenmeye ve yeni koşullara uyum sağlamaya açık bir düşünce tarzı var.
Sonuçta Mahir’in yolu, sabit değerler ile değişen düşünce araçlarını bir arada yürütebilme yeteneğini gösteriyor: hem bükülmez hem esnek, hem coşkulu hem analitik. İşte bu ikili denge, onun fikirlerinin ve pratiğinin bugüne kadar etkili kalmasının temel sebebidir. İnanç, kararlılık, coşku, dayanışma ve mücadele aşkı Mahir’de değişmeyen unsurlardır.
- Bu konuda iyi bir çalışma yapan Hüseyin Solgun’un kitabından da anladığım kadarıyla Mahir, yanındakilerin de çok önünde görünüyor. Özellikle son bir yılın hengâmesinde yanındakiler de aslında yazdıklarının bir bölümünü okuyamamış sanki. Bu büyük bir güven duygusu. Ama sanırım sonrası için de ayrışma ve dağılmalarının nedeni oluyor. Ne diyorsunuz bu konuda? Bu, biraz da önde gidenlerin kaderi mi?
Özellikle son bir yılın hengâmesinde, yanındakiler Mahir’in yazdıklarının bir bölümünü bile takip edememiş gibi görünüyor, evet; bu, onun çevresine duyduğu büyük güvenin de bir göstergesi. Belki de bu, önde gidenlerin kaderiyle ilgili bir durum: Vizyon ve hız, bazen takip edenlerle tam olarak senkronize olamayabiliyor.
1971’de kurulan THKP-C, THKO ve TİKKO, düzen dışı bir eylemci kimliği ve yeni sosyalist fikirlerin kitlesel bir gerçekliğe dönüşmesinde kayda değer bir rol oynadı; bu etkileri, yalnızca kendi dönemlerinde değil, sonraki devrimci kuşakların tümünde görüldü. Türkiye sosyalist hareketinin tarihine baktığımızda, kendi tezlerini Mahir Çayan kadar kuvvetli ve Marksizm çerçevesinde savunabilmiş, geliştirebilmiş başka bir isim olduğunu söylemek güç.
26 yaşında bu dünyadan ayrılmış olmasına rağmen, Mahir’i öne çıkaran en önemli özellik, sürecin her aşamasında mücadelenin gerektirdiği politik tavrı önceden sezecek bilgi ve zekâya sahip olması; bunu pratiğe dönüştürecek bir kıvraklık ve basiret göstermesi ve kritik anlarda cesaretle öne atılmasıdır. Kuşağından birlikte mücadele yürütmüş ve sonrasında farklı çizgilere yönelmiş devrimcilerin ortaklaşa kabul ettikleri nokta ise Mahir’in siyasal önderliğidir.
- Son olarak, Mahir’in asla hayal edemeyeceği bir dünyada, sanal medya yüzeyselliğinde yaşıyoruz ve insanlar bir kitabı daha matbaadayken linç edebiliyorlar. Bu bakımdan Mahir tam da şimdi gerekli değil mi?
Doğru; bugünün sanal medya yüzeyselliğinde fikirler daha matbaadan çıkmadan linç edilebiliyor; tartışmalar hızla polemiğe, polemikler de kişiliğe yönelik saldırılara dönüşebiliyor. Bu açıdan bakınca Mahir Çayan’ın yaklaşımı tam da bugün anlam kazanıyor. Çünkü o, tarihi, koşulları ve mücadele deneyimini bütünlüklü okumayı öneren; anlık tepkilerle değil, derinlikli bir kavrayışla hareket eden bir perspektife sahip.
Ahir ömründe elli yılda elli bin kere söyleyebileceği şeyleri bunca yıl söylemeyip yenilerde dillendirenlere bakınca, politika tartışacağımız yerde, politik farklılıkların bütünlüklü/yoldaşlığı gözeten bir yaklaşımla ele alınması gerekirken, meselenin kolayca kişiselleştirildiğini görüyoruz. Oysa yapılması gereken şey açık: Politik olarak nerede ayrıştığımızı net biçimde ortaya koymak, gerekirse en sert eleştiriyi yöneltmek, ama bunu yaparken insani sınırları aşmamak. Geçmişin en hassas, en kırılgan anlarını bugün polemik malzemesi haline getirmek ne aydınlatıcı ne de (politik açıdan) kurucu bir işlev görür.
1971 kuşağı çok yoğun bir tarihsel momentte mücadele verdi. Büyük umutların, büyük kayıpların, sarsıcı kırılmaların içinden geçti. Bu koşulların insanlar üzerinde yarattığı etkileri yok sayarak bugünden hüküm vermek kolay, ama eksik bir yaklaşım olur. Mahir’in burada bize bıraktığı en önemli miraslardan biri, sadece ne söylediği değil, aynı zamanda kurduğu güven ilişkisi ve kolektif sorumluluk duygusudur.
Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, geçmiş polemikleri yeniden üretmek değil; o deneyimden öğrenerek bugünün mücadele zeminini güçlendirmek. Mahir’in bakışı da tam olarak bunu mümkün kılıyor: Teori ile pratiği ayırmayan, düşünce ile eylem arasındaki bağı koparmayan bir yaklaşım.









