manisa ilginç bir yer, ilginç insanlar orada doğup büyümüş. bunlardan biri de geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz hüseyin aykol. liseyi izmir’de okumuş, sonra yolu önce ankara tıp fakültesi’ne, ardından ankara siyasal’a düşmüş. parlak öğrencilerin memleketin geleceğini, kendi geleceklerinin önüne koyduğu yıllar… bugün düşündüğümde bunun, onun hayatının en önemli damarı olduğunu görüyorum.
militan entelektüel
yayıncılıkla, gazetecilikle meşgul olmuş; gerçek bir entelektüel ve entelektüellerin de militan olduğu yıllar. defalarca hapis yatmış, 12 eylül’ün işkence, ve yine mahpushaneden oluşan ateşinden geçmiş. hapisliği, cefayı mücadeleye vakfettiği hayatının olağan bir parçası sayan, bir madalya gibi taşımayı aklına getirmeyenlerden. ama esas değinmek istediğim özelliği bu değil.
hüseyin aykol çok donanımlı bir insandı, yabancı dil bilmenin bir ayrıcalık olduğu zamanlarda çeviriler yapmış. çalışkan, verimli ve bilgiliydi. ilgilendiği konularda genel geçer basmakalıp fikirlerle yetinmez, insanın aklına kolay kolay gelmeyen şeyleri düşünür, fark ederdi. çevirilerin ve gazeteciliğin yanı sıra birçok kitap yazdı. hepsi, özellikle de gazeteciliği çok önemli ama hayatı bundan çok daha fazlası bence. bu özellikleriyle kolayca parlayabilecekken hep kolektif bir çalışmanın parçası olmayı tercih etti. bir insanın, kurulu düzenin içinde, üstelik de solcu sayılmaya devam ederek başarılı, ünlü, artık her neyse olmayı reddetmesinden öğrenilecek çok şey var.
bir şey daha var. ege’de, salihli’de dünyaya gelmiş bir türk’ün sosyalist fikirleri benimsemesi, sosyalist mücadelede yer alması şaşırtıcı değil. ama tesadüfler sonucunda değil de kendi tercihi olarak özgür basın geleneğinde bu kadar uzun ve istikrarlı bir biçimde yer alması, siyasi kaderini kürt halkının kaderiyle birleştirmesi, “ikinci musa” olması, üzerine düşünülmesi gereken bir olgu; bir kimlikten değil bir politik hareketten söz ettiğimizin güçlü bir kanıtı. şunu da hatırlatmak istiyorum; en azından bildiğimiz kadarıyla, solun dışındaki herhangi bir politik çevreden böyle insanlar çıkmadı ve bu da akılda tutulması gereken bir nokta, bence.
mahpusların başında şefkatli bir el
dünyanın her yerinde cezaevleri aktif devrimci hareketler için önemlidir ve bu konuda birçok çalışma yürütülür. ama onun yaklaşımı gerçekten çok kendine hastı; mahpuslara, titizlik ve şefkatle sahip çıktı. hapiste ilk mektubunu ondan alan çoktur. dışarıda gazeteyi, gazeteleri fiziki olarak okuma alışkanlığımızı büyük ölçüde kaybettik. ama kaynak ve imkânların az, vaktin çok olduğu hapishanede her satır okunur, gazete yasağı da bu yüzden çok yıpratıcı. onun hazırladığı sayfa, farklı cezaevlerinde yatanların dünyalarını birleştiren şeylerden biriydi. kimin kıyafetleri verilmemiş, kimin mektubu ulaşmış, kime görüş yasağı gelmiş, hangi hapishanede ne olmuş, nerede kitaplar verilmiyor… takip eder ve yazardı. bir karınca gibi çalışkan, titiz ve mütevazı.
ölenlerin ardından yazanların, gidenden çok kendilerinden bahsetmesinden hoşlanmıyorum ama yine de, onunla ilgili bir hatıramı aktarmak istiyorum. tanışıklığımız epey eskiye dayanır, o yüzden farklı bir hukukumuz vardı. yargılandığı çok fazla dosya olurdu hep, bunlardan birinde ben de yargılanıyordum. mahkeme süreçlerinde beni güldürürdü; “sanırım tutuklanırsın bu sefer, kadınları genelde tutukluyorlar” derdi mesela. 2019’un sonlarıydı, “e-devletine baksana” diye mail attı. baktım, dava sonuçlanmış, ceza almışız. “ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi, “yatarım” dedim. “ben ameliyat olmam, masada kalmaktan korkarım” dedi. mail üzerinden yazıştığımız için böyle bir benzetme kullanmıştı, biliyordum. sağlığıyla ilgili bir şey söylemiyordu aslında, diğer davalarından da ceza alabileceğini kastediyordu, onu da biliyordum. ama o cümle, meşum bir kehanet gibi geldi bana ve çok içimi acıttı. bunu ona yazamadım, “deme öyle” diyemedim. yine cesaret veren, gurur duyduğum, güzel şeyler söyledi. bense onunla ilgili, aklımdan geçen benzer şeyleri de yazamadım. o kadar pişmanım ki. hastalık haberini aldığımızda az çok tahmin ediyorduk gideceğini ama yine de bir mucize bekledik. çünkü insana ölümsüzmüş gibi gelen o özel kişilerdendi. “huysuz ihtiyar” tanımının hakkını verirdi, ihtiyarlığı bilgeliğe çevirmişti, huysuzluğu da tatlıydı işte.
ah hüseyin hoca ya, bu hiç olmadı.









