- ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında binlerce insan ölürken, büyük ekolojik yıkımlar yaşanmakta. İran’ın teslim alınması halinde, başta Etiyopya ile Mısır arasında süren Nil Nehri sorunu ile Fırat ve Dicle Nehirleri yeni hedef olabilir
- Savaşların en önemli kurbanlarından biri doğal yaşamdır. Savaşta hayatta kalmayı başaranlar, bu kez de toprakların kirlenmiş olması nedeniyle tarım yapılamamaktadır. Çorak alanlarda insanların yaşama nasıl tutunacaklarının ise cevabı yok
K. Bülent Ongun
Dünyada yaşanan ekolojik sorunların yüzde 34’ü savaş ve silah harcamalarından kaynaklanmaktadır. Savaşlar sadece bölgedeki ülkelere, savaşın yaşandığı alana etki etmez. Çünkü doğa bir döngü içindedir. Bu döngünün herhangi bir evresine verilecek zarar diğer evreleri de etkilediği bilinmektedir. 1991 Körfez Savaşında Kuveyt’te petrol kuyularında yakılan 600 milyon ton petrolü tüketerek havada is, gazlar ve tehlikeli kimyasallardan oluşan bir battaniye ortaya çıkmıştı. Bu durum kara ve deniz ekosistemlerine büyük zararlar verdi. Çıkan dumanlar bölgede güneşten gelen ışınları engellemiş ve ısı bu nedenle 10 derece azalmıştı. Petrol dumanı daha sonrasında asit yağmurlarına yol açarak bölge sularını ve toprağı zehirlemişti.

Tahran’da asit yağmurları
İsrail ve ABD’nin son saldırılarının ardından, yangınların gece boyunca devam ettiği bildirildi. Başkent Tahran’ın birçok noktasından görülebilen yoğun duman ve alevler sabaha kadar gökyüzünü kapladı. Kent sakinleri gece boyunca patlama sesleri ve yükselen duman nedeniyle nefes alamaz hale geldi. Sabah saatlerinde ise petrol tesislerindeki yangınların etkisi daha belirgin olarak ortaya çıkarken, kentte gökyüzünü kaplayan yoğun siyah dumanın yanı sıra havadan kül parçalarının yağdığı görüldü. Ardından aynen Körfez’de olduğu gibi bu dumanlar asit yağmurlarına dönüştü.
Irak ve Vietnam
Dünya Bankası savaş sonrası Irak’ta tarımsal faaliyetlere geçilebilmesi için 6-7 yıl içinde 11 milyar dolar harcanması gerektiğini açıklamıştı. Vietnam’da ise 2.2 milyar hektar orman ve tarım arazisi, bombalama, mekanik temizleme, napalmlar ile çoraklaştırıldı. Vietkong gerilla güçlerinin saklandığı 1.5 milyon hektar (güney Vietnam’ın yüzde 10’u) orman ve ekili alanları yok etmek için 72 milyon litre herbisit (tarım zehiri) kullanıldı. Kullanılan herbisit olan “Agent Orange” içindeki dioksin şu anda bile bitkiler, yiyecekler, yaban hayat, insan sütü ve yağ dokusunda görülmektedir. Bu müthiş ekolojik yıkımın etkileri henüz tam anlamıyla giderilmiş değildir.
Göç, tarım ve su
Irak’tan sonra Suriye’de süren savaşın etkileri birçok bölgede açığa çıkarken asıl sonuçlar savaş sona erdiğinde ortaya çıkmakta. Savaşların en önemli kurbanlarından biri doğal yaşamdır. Savaşta hayatta kalmayı başaranlar, bu kez de toprakların kirlenmiş olması nedeniyle tarım yapılamamaktadır. Su eksikliği ya da zehirli atıklar nedeniyle çorak alanlarda insanların yaşama nasıl tutunacaklarının ise hiçbir cevabı yok. Savaşlar sonrası barışın sağlanması ise doğayı kurtarmaya asla yetmeyecektir. Yok olan yaşam alanları ve yeni göçler kaçınılmaz olarak hayatta kalan halkların ve diğer canlıların ‘kaderi’ olacaktır.
Mezopotamya’nın hafızası!
Dicle-Fırat arasında yer alan Mezopotamya; kültürlerin, inançların ortaya çıktığı ve yayıldığı bir bölgedir. Yüzlerce yıldır bölgede yaşanan savaşlarda tarihi yapıların büyük çoğunluğu yok edildi. 639 yılında İslam orduları, şu an Türkiye sınırları içinde kalan Kürdistan bölgesini (Urfa, Diyarbakır) ele geçirdiğinde, eski inanışlara ve kültürlere ait tüm yapıları, belge bilgi içeren yazılı veya resimli olan her ne varsa yok ettiler. İbn Haldun Mukaddime eserinde, “Elimize geçmeyen ilmî eserler, elimize geçenlerden daha çoktur. Halife Ömer, Fars fethedildiğinde eski Farslardan kalan eserleri yok etmeyi emretmişti. Farslara ait olan eserler de yok oldu. Keldanî, Süryanî ve Babil halklarının eserleri de bugün ortada yok” der. Geçmiş tarihi silerek hafızayı yok etme süreci günümüzde de devam etmektedir.
Taliban ve DAİŞ
Son yıllarda özellikle Müslüman halkların yoğun yaşadığı bölgelerde yaşanan saldırılarda, genellikle toplumun hafızası olan tarihi yapılar hedef alınıyor. Bunun en önemli örneğini Afganistan’da Buda Heykelleri’ne yapılan saldırılarda gördük. Taliban’ın 2001 yılında Afganistan’da devasa boyuttaki Buda’ları dinamitlerle yıkarak geçmiş tarihin izlerini silmeyi ve toplumsal hafızada var olan yerleri yok edip etkin olma çabalarını izledik. Yakın geçmişte Suriye’de, özellikle Palmira Antik Kenti’ne yönelik DAİŞ tarafından gerçekleştirilen saldırıların amacı da Afganistan’da yaşananlarla aynı eksende olduğu görüldü. Suriye halkının yaşadığı topraklarda geçmiş tarihi izleri yok ederek kalıcı olmayı hayal eden DAİŞ’in saldırıları tüm dünyada tepki ile karşılanmıştı.
15 bin km2 sulak alan öldü

Bugün dünya da 2 milyara yakın insan temiz içme suyuna erişememektedir. Savaşlarda kullanılan makinelerin ve savaş araçlarının atıkları olan petrol türevleri, yeraltı sularına ulaşır ve kirletir. 1 litre mineral yağ veya benzin, 1milyon litre içme suyunu zehirleyerek kullanılamaz hale getirir. Yağ parçacıkları toprak ile bitkilere, suya, insan ve hayvanlara ulaşır. Kumlu 10 santimetre küp toprağın arınması için yaklaşık 400 litre su gerekir. 1991 Körfez Savaşı’nda koylar petrolle tıkandı. Mezopotamya’da 15 bin kilometre kare sulak alan yok oldu. On binlerce kuş öldü, birçoğu petrolün kalıcı etkilerine maruz kaldı. Yüz binden fazla perde ayaklı ve göçmen kuşun beslenme alanı zarar gördü. Karideslerin yüzde 99’u yok oldu.
Su kirliliği
Su kirliliği veya kirlenmesi, istenmeyen zararlı maddelerin, suyun niteliğinin ölçülebilecek oranda bozulmasını sağlayacak miktar ve yoğunlukta suya karışması olayıdır. Körfez Savaşı’nda denize akıtılan 11 milyon varil petrol Basra Körfezi’ni “ölü deniz” haline getirmiş, Balkanlar’daki savaşta kullanılan seyreltilmiş uranyum yeraltı sularına sızmış, akarsuları kirletmiş, bombardıman sırasında vurulan sanayi tesisinden yayılan cıva Tuna Nehri’ne karışmıştı. Yaşamın düşmanı olan savaşları yine yaşamın düşmanı olan emperyalist kapitalist sistem yaratmaktadır. Savaşlarda savaş baronları palazlanırken halklar ve doğal yaşam üzerinde ise büyük bir kırım yaşanmaktadır.
Savaşlar su havzalarına kayacak
Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2024’te yayımlanan Dünya Su Kalkınma Raporu’na göre, sınırları aşan nehirler, göller ve akiferler dünya tatlı su akışının yüzde 60’ını oluşturuyor. 310’dan fazla nehir ve 468 su akiferi, iki ya da daha fazla ülke tarafından paylaşılırken, 153 ülke paylaşımlı olan nehir, göl ve akiferlerden gelen suyu kullanıyor. Afrika’da Nil Nehri boyunca Eritre, Etiyopya, Ruanda ve Uganda; Juba Nehri boyunca Etiyopya, Kenya ve Somali; Nijer nehri boyunca Burkina Faso, Nijer ve Moritanya; Zambezi Nehri boyunca Mozambik ve Malawi; Volta Nehri boyunca Benin ve Togo; Turkana Gölü etrafında ise Etiyopya, Güney Sudan ve Uganda arasındaki suya bağlı çatışma riskleri giderek büyüyor. Güney Amerika’daki Orinoco Nehri , Güney Doğu Asya’daki Ganj ve Brahmaputra nehirleri de savaş riski taşıyan noktalar arasında yer alıyor. Bu süreçte Etiyopya Mavi Nil üzerine inşa ettiği devasa büyüklükteki baraj özellikle Mısır ile yakın gelecekte savaşlara yol açacak nitelik taşırken, bir diğer sıcak nokta ise Dicle-Fırat Havzası.

Etiyopya Hedasi Barajı
Mısır ve Sudan, Mavi Nil’in yatağını değiştiren Etiyopya’nın yürüttüğü Hedasi (Rönesans) Barajı projesine karşı “su güvenliği bölünmez bir bütündür” diyerek ortak bir cephe oluşturmuştu. Nil sularına yüzde 98 oranında bağımlı olan Mısır, su haklarından taviz vermeyeceğini hatırlatarak olası bir zarara karşı “meşru müdafaa” hakkını kullanabileceği uyarısında bulunmuştu. On yılı aşkın süredir devam eden müzakereler, Etiyopya’nın bağlayıcı bir anlaşmayı reddetmesi nedeniyle tam bir tıkanma noktasına girerken, baraj geçtiğimiz yıl Eylül ayında tamamlandı ve bu barajda 74 milyar metreküp su hapsedilecek.
Mısır ve Sudan gergin
Etiyopya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Meles Alem, yaptığı bir açıklamada, “Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında Nil Nehri sularının paylaşılmasına ilişkin yapılan anlaşmayı tanımadıklarını belirtmişti. Anlaşmaya göre Mısır, Nil suları üzerinde 55,5 milyar metreküp, Sudan ise 18 milyar metreküp su kullanım hakkına sahip. Etiyopya’nın, Büyük Rönesans Barajı’nı tam kapasiteyle faaliyete geçirmesi, bölgedeki “su savaşı” gerilimini alevlendirmiş durumda. Mısır’ın inşa ettiği barajlarda su seviyesinin düşmesi ile elektrik üretiminin yüzde 20 ile yüzde 40 arasında azalması bekleniyor. Mısır, uluslararası platformlarda Etiyopya’yı “sorumsuz” ve “saldırgan” bir aktör olarak tecrit etmeye çalışırken, Etiyopya ise “kalkınma hakkı” söylemine tutunmakta.
Hedasi’nin elektriği Suudilere
Diğer yandan Hedasi Barajı tamamlandığında 6 bin megavatlık elektrik üretilmesi öngörülürken, Körfez İşbirliği Konseyi’nin şebeke operatörü (GCCIA), Etiyopya’nın su kaynaklarından ürettiği elektriği Kızıldeniz’in altından önce Yemen’e oradan da Suudi Arabistan’a ulaştıracak elektrik hattı için çalışma başlatıldığını duyurmuştu. Bu durum barajın Etiyopya halkının refahı için olmadığını ortaya çıkarmakta. Davos toplantılarında konuşulan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun yeniden dizaynına dönük adımların hızla atıldığını gösteren gelişmeler yaşanırken, gelişmeler savaşın K. Afrika’ya doğru genişleyeceğine işaret ediyor.

Fırat ve Dicle Nehirleri
10-11 Aralık 2009’da gerçekleştirilen AB Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye katılım çerçevesinde süren fasıllardan biri olan Çevre faslında müzakerelerin başlaması konusunda AB ile uzlaşıldı. Buna göre, Türkiye’nin Çevre başlığında müzakereleri tamamlamasının ardından, AB’nin Fırat ve Dicle havzasının yönetimi konusunda doğrudan müdahale hakkı bulunacağı yer alırken, AB daha önce 2004 yılında yayımladığı, Etki Raporu’nda da buna yer vermiş olması dikkat çekerken, kapitalist emperyalist sistemin gözlerinin bu nehirlerin üzerinde olduğunu göstermeye yetiyordu.
Dicle’de 41, Fırat’ta 50 baraj
Dicle Nehri üzerinde yapılmış olan Kralkızı Barajı, Dicle Barajı, Ilısu Barajı ve Cizre Barajı bulunmaktadır. Ancak Dicle Nehri’nin kolları olan Batman Çayı’nda 2, Kulp Çayı’nda 4, Botan Çayı’nda 9, Bitlis Çayı’nda 2, Kezer Çayı’nda 1, Habur Çayı’nda 1, Hamam Çayı’nda 1, Hezil Çayı’nda 2, Hilal Deresi’nde 1, Zap Suyu’nda 7, Cemilkatlı Deresi 1, Nehil Çayı’nda 1 ve son dönemde adımı atılan en az 5 baraj olmak üzere toplam 41 adet inşa edilen veya inşaatı süren barajlarla ekosistem yerle bir edilmiştir. Fırat Nehri ve kolları üzerindeki baraj sayısı ise 50’dir. Yani toplam 91 barajla sular hapsedilmiş durumda.
Irak’ta 15 baraj susuz
Irak’ta 1986’da faaliyete geçirilen Musul Barajı, Dicle Nehri üzerinde kurulmuş ve Irak’ın en önemli su kaynağı olma özelliğine sahip. Ayrıca Dicle Nehri üzerinde; Dokan, Derbendihan, Adhaim, Beduha, Dibis, Hemrin, Kut, Samara, Elvend ve Duhok Barajları da bulunuyor. Fırat Nehri üzerinde yer alan ve yine 1986’da inşa edilen Hadise Barajı da bu bölgedeki en büyük baraj olarak biliniyor. Nehir üzerindeki diğer barajlar da Hirdiye, Ramadi ve Felluce. İki nehir üzerinde inşa edilen barajların çoğunda Türkiye’de tutulan sular nedeniyle suları azalır, yetersiz altyapı ve bakımsızlıktan dolayı elektrik üretimi çok kısıtlı olarak yapılırken, tarım alanları ise susuzluğa mahkûm edilmiş durumda.
İsrail ve Litani Nehri
İran’a yönelik ABD ve İsrail’in saldırıları petrol kaynaklarının kontrol edilmesi olarak öne çıkmakta. Ancak bölgede etrafına rejim ihraç etme peşinde koşan İran’ın Ortadoğu’nun yeniden dizaynı için kökten bir değişiklikle emperyalist kapitalist sisteme entegre edilmesi hedefleniyor. Bugün İran’a yapılan saldırıların yarın genişleyeceğini söylemek ise mümkün. İsrail’in Lübnan’a saldırıları sürerken, Gazze işgali günlerinde Lübnan’da Hizbullahla bir anlaşma yapmış ve Hizbullah Litani Nehri civarından çekilirken, Lübnan ordusu ise Litani havzasının uzağında konuşlanmıştı. Bu anlaşma İsrail’in kuruluşundan bu yana hayalini süslediği bölgeye yerleşmesini sağlarken, Suriye’de işgal ettiği alanların avantajıyla, Ortadoğu’daki geniş su havzaları arasında suya sahip olan tek kaynak Litani Nehri tamamen İsrail’in kontrolüne geçti.
Suudilerle ilk adım atıldı
Geçtiğimiz günlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alpaslan Bayraktar’ın Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye bir elektrik iletim hattı kurulması ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya elektriğin transferinin planlandığını açıklaması dikkat çekicidir. Türkiye’nin Körfez’e kadar ticaret yolu oluşturma iddiasıyla Habur sınır kapısı kapatılıp, Ovaköy sınır kapısı açılarak geniş bir yol açma planı ortaya konmuştu. Türkiye’nin enerji ve madencilik faaliyetlerini Suudilerle ortak yürütme planları ilerlerken, Ovaköy sınır kapısından başlayıp Bağdat’a oradan da Suudi Arabistan’la Körfez’e kadar uzanacak yolun (Kalkınma Yolu) hem ticari nakliye işlevi görmesi hem de aynı zamanda İsrail’in doğalgazı dahil Körfez ülkeleri ve Suudilerin doğalgazı ve petrolü boru hatları ile Avrupa’ya taşınmak isteneceği açığa çıkmakta. Bununla birlikte aynı yoldan Suudilere ve diğer bölge ülkelere su taşınmasının kaçınılmaz olarak gündeme gelmesi de beklenmektedir.









