Kapitalist moderniteyi, içinde canlılık potansiyeli barındıran her şeyi, her kavramı “ölü hale getirme” cansızlaştırma, anlamsızlaştırma, hatta cansız sembolleri ve metayı anlamlı hale getiren bir yok oluşçu değirmene benzetebiliriz. İnsan, ekoloji, bilim, demokrasi, ekonomi, iletişim, çalışma yaşamı, yerelleşme gibi bizi var eden tüm birikimlerin yerini, bunların ölü hali ve kavramları alıyor. Modern tıp, insanı doğuştan “hasta kabul ediyor”, işe öyle başlıyor. Modern eğitim, insanı doğuştan “barbar ve cahil” olarak ele alıyor. İşe böyle başlıyor. Kapitalist ekonomi, insanı doğuştan “ihtiyaçlık ve muhtaçlık” paradoksuna dahil olarak ele alıyor. İşsizlerin “ihtiyaç fazlası”, “atık” olarak görüldüğü bu evre korkunç bir yıkıcılık ve kaos meydana getiriyor.
Klasik tüm işleyişlerini tüketen kapitalist modernitede ekonomi kavramı da, “zor aygıtı ve spekülatif rantın” türevi haline gelmiştir. Kaldı ki, “ekonomi” adı altında örgütlediği faaliyetlerin içindeki gasp ve hırsızlık boyutunun en fazla olduğu toplum biçimi olması, kapitalizmin esas özünü oluşturur. Esasında, kapitalizm içerisinde ekonomi “yok edilmiştir”.
Nesnel, metasal karşılığı olan doğal ekonomik işleyişler, 21.yy’da anlamsız boyutlara indirgenmiş; spekülatif türev finans değerlerine teslim olmuş, ve bu finans kapital, uluslar üstü bir tröst aşamasında mafyavari bir karaktere bürünmüştür.
Örneğin gerçek piyasada karşılığı (Meta, altın, hazine kağıdı vs) bulunmayan “sanal para”nın değerinin küresel ölçekte, 320 milyar dolara ulaştığı gerçeği finans kapitalin bu evresinin karakterini de göstermektedir.
Günümüzde, aynı zamanda ekonomik süreçlerin gerek ulusal, gerekse küresel ölçekte her hamlesinin, aynı zamanda bir “zor aygıtına” ve “zor hamlesine” ihtiyaç duyması da bunu net olarak göstermektedir. Ekonomik süreçlerin, toplumsal süreçleri etkileyeceği dizilimi değişmiş, ekonominin hiçleştiği kapitalist modernite aygıtının türevi olan piyasa düzeni ve bu piyasa düzeninin türevi olan toplumsal yapı şeklinde yeni bir dizilim ortaya çıkmıştır. Bu iki husus finans kapitali en üst aşama olarak ele alan tarifin açıkça yetersiz kaldığını göstermektedir.
Türkiye de ise kapitalist modernitenin tipik özellikleri çok daha vahşi bir karakterde yaşanmaktadır. 80’lerden bu yana en katı haliyle uygulanan neo liberal politikalar dolayısıyla birikim rejimi krizinin ve geldiğimiz aşamada devlet/rejimi krizi ile birleşmesi sonucu birkaç yıl sonrasını kimsenin göremeyeceği kadar bir tıkanma yaşanmaktadır. Adına ister kaos aralığı ister devrimci durum için nesnel koşulların tamamlanması diyelim isterse de yapısal kriz olarak tarif edelim, yaşanan kriz çok boyutludur. Dolaysıyla çıkış yolu tarifleri de somut ve gerçekçi olmak zorundadır. Emek ve demokrasi mücadelesi bunu görenlerin, ele alanların ve eskiyi aşanların elinde yükselecektir.
Ekonomik politikaların halklarımızda, emekçilerde karşılığı güvencesizlik, işsizlik, yoksulluk ve yoksunluk, mülksüzleştirme, kamu hizmetlerine erişimden uzaklaşma ve kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, mülteci emeğinin kölelik koşullarında sömürülmesi vb. iken; rejim krizi ise en genel anlamıyla anayasanın fiilen ortadan kalktığı ancak uygulamalarıyla süreklileşen OHAL koşullarında tüm muhalif kesimlere düşman hukukunun uygulanması olarak yansımaktadır.
Ulus devlet ve rantı paylaşma paydası etrafında oligarşik tüm güç odakları bu dönemde çelişkilerini bir yana bırakarak; zorunlu bir iç ittifak kurdular. En ufak bürokratik, hukuksal, kamusal ve ilkesel normun elde kalmadığı ve tümünün sarayda bir ofise bağlandığı bu düzen, dünyanın en sofistike diktatörlüklerinden biri haline geldi.
AKP, varmış olduğu nokta ve Türkiye Ulus Devleti’nin evrimsel sonucu ile artık kendi sempatizanları ve oy aldığı kitleler açısından bile “bir yük” haline gelmiştir. AKP, tek adam rejimi, onun ittifakları, kapitalist düzeni, piyasa ve propagandası en zayıf dönemini yaşamaktadır.









