Bütün içtenliğiyle yıllardır barış diyen Kürtler, kaygılarını gizli tutarak başta zindanlar olmak üzere umutlarını yükseltmeye devam ediyor. Ödenen bedellerin karşılığı olamasa da bu kez en azından, dilleri ve renkleriyle kabul görüldükleri bir atmosferi kazanmaya odaklılar. Devlet ise tarihsel bir “tutarlılıkla” kendi kurduğu cümleleri yadsıyacak pratiğine devam ediyor. Yoğun bakımdan bile Bahçeli ağzından barış sözcükleri saçarken, demokratik topluma doğru tek adım atmadan, yargısı, askeri, polisiyle savaşı ve faşist iç şiddeti tırmandırıyor…
İmamoğlu ve CHP’ye yönelik hukuksuzluklara “bu kadarı da olmaz” diyerek tepki gösterenlerin bir kısmı, yıllardır Kürtlere yapılanları “Kürde karşıysa olur” mantığıyla devam ederken, bir kısmı yaşananlara sessiz kalmış olmanın mahcubiyetini, az da olsa hissediyor. Kürtler söz konusu olunca plastik merminin yerini çelik çekirdeğin aldığını görmeleri ise oldukça zor! Oysa iktidar, CHP’ye yüklenirken bile “Kent Uzlaşısı” adı altında Kürtlerle yakınlaşmanın başladığı yeri hedef alıyor. Bu da asıl niyetinin bu yakınlaşmayı dağıtmak olduğunun ispatı.
Hesap fazla değişmedi, çok basit ve net: Kabaca ifade edersek, Erdoğan ve karşıtlarının %40-%40 değişmez denebilecek oyları dışındaki %20’nin, 13’ü DEM Parti, 7’si de yüzer-gezer oylardan ibaret. Yani DEM olmadan kimse bu ülkede (en azından şimdilik) iktidar rüyası göremez. Bütün adımların temelinde bu hesabın yattığını söylemek kulağa kolaycılık gibi gelse de bence gerçeğin en sade ifadesidir. Erdoğan, rakip olarak karşısında Mansur Yavaş’ı görmek istiyor. İmamoğlu’nun önünü kesmek istemesinin nedeni de budur. Çünkü Yavaş’a sağ oyların ilgisi daha fazla olsa bile soldan, hele ki Kürtlerden tek oy dahi çıkmayacağını çok iyi biliyor.
AKP-MHP faşizmi bu nedenle muhalifleri arasına her dönem Akşener gibi, Özdağ gibi, İyi Parti ve iktidara karşı her söyleminin ardına mutlaka Kürt düşmanlığını eklemeyi ihmal etmeyen Turhan Çömez gibi “ülkücü”, “eski ülkücü”, “yeni ülkücü”, ama hepsi “ülkücü” mayınlar yerleştirmeye özen gösterdi. Mansur Yavaş, elindekini Saraçhane’de Kürtlere hakaret ederek erken patlatıp az hasar verse de CHP içinde ve etrafında dolaşan serseri mayınların sayısı oldukça fazla. Bu anlamda Özgür Özel’in işi kolay değil…
Gezi’den buyana en küçük sivil itaatsizlik eylemine orantısız güç yığan iktidarın, bu korkusunda ne kadar “haklı” olduğunu yaşananlar gösterdi. İmamoğlu’na yönelik hukuksuzluğa gösterilen tepkilerin, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını yıkmasıyla, bendini aşan sele dönüşmesi ve 2 Nisan’da da sistemin tümünü hedef alan bir boykota ulaşması sadece iktidarı değil bütün olarak sermayeyi de telaşlandırdı.
Şimdi lüks mekanlarda buluşan patronların birbirlerini uyardığı cümleleri duyar gibiyim. Hani, Köy Enstitüleri’ni kapatma sürecinde mecliste DP milletvekillerinin, “Uyandırdığınız köylü gelip senin kapına dayanırsa o zaman ne yapacaksın?” diyerek diğerlerini ikna ettiği gibi, şimdi de “tüketmeme silahının” hepsini vurabileceğine dair uyarıları birbirlerine yaparak kapitalizmin kalbine yönelen tepkilere dikkat çektikleri muhakkaktır!
Gençlik, ırkçı, lümpen eğilimler barındırsa da böyle durumlarda düzen karşıtı sele dönüşerek barikatlara yüklenebiliyor. Zafer Partili ırkçı küfürbazların bu tepkileri yönlendirmeye, kontrol etmeye çalışan fırsatçılıklarına geçit vermemek de, bunları bahane edip uzak durmak da faşizmin ekmeğine yağ sürecek tavırlardır. Barış çabaları doğrultusunda iktidarla sürdürülen görüşmeler de faşizme karşı duruşu eğip bükmemelidir. Çünkü toplumu barışa ulaştıracak tek seçenek, faşizmin yenilgisiyle kazanılacak demokratik ortamdır. DEM Parti İstanbul İl başkanlığının geçen cumartesi Maltepe Mitingine katılım çağrısı yaparken kullandığı ifade, bence önümüzdeki dönemin, devrimci duruşunun omurgasını oluşturmalıdır: “Bir kişiye ve partiye indirgenmeyecek, ırkçı hezeyanlara teslim edilemeyecek bir gerçeklik karşısındaki sorumluluğumuzla; adalet ve demokrasi olmadan onurlu barışın inşa edilemeyeceğinin bilinciyle…”
Ya hep beraber, ya hep beraber…