19 Mart’ta İmamoğlu ve CHP’ye yönelik operasyon girişiminin ardından ortaya çıkan toplumsal hareketlenme sayesinde bu girişimin -şimdilik- ters teptiği ve İmamoğlu’nun tutuklanmasına rağmen, moral üstünlüğünün yıllardır iktidarın baskısıyla susturulmuş olan topluma geçtiği görülüyor.
İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin yürüyüşüyle başlayan toplumsal hareketlenme, kısa sürede Cumhur İttifakı’nın kalesi olarak bilinen iller (Yozgat, Malatya, Niğde, Kayseri, Osmaniye vb) de dahil olmak üzere, tüm ülkeye yayıldı. Operasyonun doğrudan hedefi olan CHP, -önceki deneyimlere dayanarak- kendinden beklenmeyen bir refleksle toplumun tepkilerini örgütlemeyi başardı. Günlerce süren Saraçhane nöbetinin ardından eylemler, çeşitlendi. Önce İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı için yapılan ön seçim oylaması ardından Maltepe mitingi, boykot eylemleri ve İmamoğlu’nun adaylığı için başlatılan imza kampanyası toplumun geniş kesimlerinde karşılık buldu ve belki daha önce hiç olmadığı kadar süratli biçimde halkın politikleştiği bir süreç yaşandı.
Toplumun tepkisinin beklenmedik ölçüde güçlü olmasının nedeni sadece İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve tutuklanması değildi. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin maruz kaldığı durum, artık tüm Türkiye halklarını tehdit ediyor; iradesi tanınmayan, hakkı hukuku yok sayılan halk, yurttaş olmaktan çıkarılıp “teba” haline getirilmek isteniyordu.
7 Haziran 2015 seçim sonuçlarıyla toplumsal meşruiyetini önemli ölçüde kaybettiği tasdik edilmiş olmasına rağmen AKP, 10 yıldır iktidarda kalmak için zorla rıza üretmeyi sürdürüyor. 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen OHAL’le birlikte oluşan otoriter düzen, 16 Nisan 2017 referandumu ile kalıcı hale geldi. Böylece yasama, yürütme ve yargı erkinin tek kişide toplandığı, basının, akademinin ve demokratik kitle örgütlerinin baskı altına alındığı bu düzende demokratik hak arama yolları tamamen kapatıldı.
Otoriter düzenle yaratılan baskı ortamından beklenen, hem AKP’nin 23 yıllık iktidarı boyunca sadakatle uygulayageldiği neoliberal politikaların bundan sonra da sorunsuz uygulanabilmesi hem de iktidarını sonsuza dek sürdürebileceği yeni bir anayasayı halka kabul ettirileceği koşulların oluşturulmasıydı.
Ancak göz ardı edilen şuydu: Toplumsal meşruiyetini kaybeden otoriter yönetimlerin iktidarlarını topluma zorla dayatmanın aracı olarak kullandığı devlet kurumları da toplum nezdinde inandırıcılığını ve itibarını yitirir; siyasi iktidarla birlikte devletin de önlenemez biçimde içten içe çürümesi kaçınılmaz hale gelir. Tıpkı ekonomik ve sosyal verileri iktidarın işine geldiğine göre açıklayan TÜİK’in, akademiyi iktidarın tasdik kurumu haline getiren üniversitenin, alınan kararların hukuksuz olduğu aşikâr hale gelen yargının, şiddet ve işkence iddiaları ayyuka çıkan emniyet teşkilatının, depremzedelere yardım eli uzatması gerekirken çadır ticareti yapan Kızılay’ın, işe alımlarda torpilin tescilli hale geldiği mülakatları yapan bakanlıkların ve daha nice kamu kurumunun hiçbir güvenilirliğinin kalmaması gibi…
Devlet kurumlarının toplum nazarında güvenilirliğini yitirmesi, itibarsızlaşması, siyasi iktidarla birlikte bir bütün olarak devletin de meşruiyet sorunuyla karşı karşıya kalmasına neden olur ki bugün yaşanan tam da budur. Bugün devlet için yurttaşlar, iktidara biat etmek ve vergi ödemekle mükellef “nesne”ler olmaktan ibarettir. Hakkını arayan yurttaş “vatan haini, terörist” olarak itham edilirken; ödenen vergilerin karşılığı hizmete dönüşmemekte, vergiler ya silah ve güvenlik harcamaları için ya sermayeye teşvik için ya da iktidar sahiplerinin şatafatı için kullanılmaktadır.
Geçtiğimiz iki haftada yaşananlar, 40 yıldır Kürt halkının vazgeçmediği gibi Türkiye’deki diğer tüm halkların da “nesne” olmayı kabul etmeyerek, otokrasiye karşı demokrasiden ve demokrasi için mücadeleden vazgeçmediğini göstermektedir. Ancak hemen her toplumsal eylemde karşılaştığımız, “Kürtlere hakaret ederek eylemi meşrulaştırma” gayreti yine tekrarlanmaktadır. Bunun başını çeken bu kez Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş olurken, daha önce de pek çok kez olduğu gibi bu ayrıştırıcı, provokatif dil kitlede destek bulmamıştır. Ayrıca CHP yönetiminin de bu konuda duyarlı olması ve Yavaş’ın kullandığı bu dili açıkça reddetmesi önemlidir.
Sözün özü, bugün yıllardır siyasi iradesi, hakkı, hukuku yok sayılan Türkiye halkları, siyasi özne olduğunu ispatlama ve “yeniden yurttaş olma mücadelesi” vermektedir. Bu mücadelenin başarısı, her şeyden önce toplumu ayrıştırma ve eylemleri marjinalleştirme çabalarının boşa çıkarılmasına bağlıdır. Bunun için ise “barış olmadan demokrasinin, demokrasi olmadan da barışın olmayacağı”nı hatırdan çıkarmamak gerekir.