Tarihsel bir dönemin içindeyiz. İşçi sınıfının organik birliğinin dağıldığı ve kompozisyonunda önemli değişimlerin yaşandığı bir konjonktürden geçiyoruz. Sınıf sürekli bir karşı devrimci strateji olan neo- liberal politikaların yıkıcı etkisiyle iç hiyerarşilerle bölünmüş, farklı fraksiyon ve segmentlere ayrılmış, amorfe ve atomize olmuş durumda.
Yine içine girdiğimiz konjonktürde hem yerel hem de uluslararası düzeyde tarihin en büyük proleterleşme dalgası yaşanıyor.
Bu dalga bir nevi modern çitleme pratikleri olarak biçimleniyor ve bir mülksüzleştirme, yoksullaştırma stratejiyle birlikte gerçekleşiyor.
Finans kapital stratejik saldırılarla sınıfa boğun eğdirmeye ve tahakkümünü sürekli kılmaya çalışıyor. Yeni emek kontrolü yöntemleriyle sınıfı disipline edip, artı- değer sömürüsünü artırmayı ve emeğin direncini kırmayı arzuluyor. Var olan örgütlülüğünü dağıtmak ve örgütsel arayışlarını bozmak ve parçalamak ta bu adımların devamı olarak devreye sokuluyor.
Sınıf her şeye rağmen bu ablukayı kırmaya çalışıyor.
Bu makale sınıfın kökleri son 45 yıla dayanan ve son çeyrek asırda iyice belirginleşen bastırılma, abluka altına alınmanın yanında, aktif ve pasif rıza oluşturmak için uygulanan kültür ve kimlik politikalarına karşı dipte biriken öfkeye ilişkindir. Ve bu öfkenin karakteri ve taşıdığı potansiyeli analiz etmektedir.
Sınıf aktüel olarak finans kapitalin stratejik saldırılarının farkındadır. Bu saldırıların işine, onuruna, ekmeğine ve haysiyetine yönelik saldırılar olduğunu biliyor ve görüyor. Yaşanan derin ekonomik kriz, stagflasyon ve toplumsal çürüme ve çözülme sınıfı sarsıyor. Her işyeri sınıfsal gerilimin arttığı ve sınıfsal öfkenin biriktiği odağa dönüşüyor.
Proleter öfke bütün alanları sarıyor ve sirayet ediyor. Böylesi dönemler kıvılcımların her an aleve dönüşmesi ihtimalinin arttığı dönemlerdir. Kıvılcımların sınıfsal öfkenin enerjisiyle bozkırı tutuşturmasının nesnel zeminleri bütünüyle açığa çıkmış durumda. Yaygın lokal eylemler dipte biriken enerjiyi dışavuruyor. Henüz patlamalar gerçekleşmediyse de enerji sıkışıyor ve birikiyor.
Bu noktada sınıfın öfkesi ve enerjisini kristalize edecek ve devrimci bir özne olarak (öznel ve nesnel) şekillenmesinin önünü açacak, bir Sınıf/Emek Odağının yaratılması stratejik önem taşıyor. Sınıf cephesinde böyle bir tartışma ve arayışın başlaması son derece önemli bir adım olacaktır. Bahsettiğimiz odağın bir sendikal odak olmadığını başından belirtmek gerekiyor. Son derece kapsamlı ve katmanlı bir yapının inşasından bahsediyoruz. Sınıfın tüm fraksiyon ve segmentlerini ve işsizleri bünyesinde barındıran, sınıfın yıkıcı enerjisini açığa çıkaran ve sınıfı sosyal bir anafora dönüştürecek bir yapı ve karşı duruştur sözünü ettiğimiz…
Kapitalist kriz/sosyal enkazlaşma
Bu noktada üretim süreci ve sınıfın yeni kompozisyonu üzerine kısa vurgular yapmakta yarar var. 1970’lerin ortalarından başlayarak, özellikle 1990’lı yıllarda kapitalist sistem üretim yapısını değiştirdi. 2008 krizi bu süreci derinleştirdi. Sistemin 1974-75 ve 2008 krizi olarak yaşadığı iki yapısal, organik kriz sistemin değer üretmede problemler yaşadığını şiddetle dışa vurdu. Teorik bir tanımla, kar oranlarındaki düşme eğilimi yasası sonucu sistem genelleşmiş bir kriz içine girdi. Önce devletin ekonomik aktör olarak devre dışı bırakılması ve bir “gece bekçisine” dönüştürülmesiyle, yoğun ve derin metalaşma şeklinde gelişen süreç, radikal özelleştirmelerle finans kapitalin açlığına yanıtlar üretti. Kapitalist devlet ve finans kapitalin kriz karşıtı bu politikaları neo- liberalizm diye tanımlandı.
Neo-liberal karşı devrimci dalga ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal boyutları olan kompleks ve katmanlı politikaları içermekteydi. Bir manada karşı devrimin sürekliliğini ifade etti. Sınıfın atomizasyonu ve örgütsel varlığının dağıtılması yanında toplumun sosyal enkaz haline getirilmesi hedeflendi.
Özelleştirmeleri, kamusal alanın başta eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, ulaşım, madenler, toprak, kamu arazilerinin özelleştirilmesi izledi. Hatta bu adım, neo-liberal politikaların en rijit ikinci ayağı olarak değerlendirebilir. Bu sürecin üçüncü adımı ve aktüel olarak yaşanan ise başta işçi sınıfı olmak üzere, alt sınıfların fiilen yurttaşlık ve anayasal haklarının gaspıdır ya da yok sayılmasıdır.
Bu merhale ve toplam süreç otoriter düzenlemeleri koşulladı. Devletin dönüşümü yönünde ciddi adımlar atıldı. Yasamanın ve yargının yürütmeye tam tabiliği şeklinde uygulamalar devreye sokuldu. Süreç yürütmenin sadece yasama ve yargı üzerindeki belirleyiciliğinin artması, ona tabiliği ve gücün yürütmede konsantrasyonu değil, bunu yanında toplumun ve toplumsal yaşamın düzenlemesinde yürütme erkinin olağanüstü inisiyatif kazanması anlamına geldi. Gramsci’nin kavramlarıyla zor ve hegemonya aygıtlarının bütününün yürütme tarafından kontrolü ve denetlemesini ifade etti. Carl Schmitt’in olağanüstü hal teorisine uygun pratikleri yaşıyoruz.
Bir manada olağanüstü rejimlerin olağanlaşması/normalleşmesiyle karşı karşıyayız. Başka bir boyutuyla bu gelişmeler yeni otoriter devletlerin ve yeni faşizmin inşa süreçlerini ifade ediyor. İçine girdiğimiz küresel faşist dalga söylediklerimizi doğrular niteliktedir.
Yeni kapitalist devlet, toplumu paryalaştırarak, çöp yada artık nüfusa dönüştürme adımları atıyor. Kapitalizmin işleyiş yasaları hükmünü çıplak bir şekilde gösteriyor. Marx’ın artık nüfus kavramı, artı-değer kavramıyla ortaya koyduğu muazzam ekseni besleyen temel kavramlardan biridir. Kapitalist sistemde her an sömürülmeye hazır insan topluluklarını ifade eder. Bir nevi kapitalist nüfus yasasıdır. Maksimum sömürünün ayrılmaz parçası olarak devrede tutulur.
Yeni sermaye birikim rejimi
Yaşananlar aynı zamanda yeni sermaye birikim rejiminin önünü açtı. Ya da benzer anlama gelen kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla karşı karşıya kaldık.
1990 yıllarda post-fordizm, toyotizm, kalite çemberleri gibi üretim teknikleri üzerinden tartışılan bu süreç (halende benzer göndermeler yapılmaktadır), süreci sermayenin ihtiyaçları ve yönelimleri (küreselleşme) üzerinden okuyan içerikteydi. Aslında Marksist anlamda kapitalist emek süreci, bu kavramlaştırmaların sınırlılığını aşar ve kapitalist krizin bir bağlama oturmasını ve sınıfın yeni biçimlenişini kapsar ve zengin veriler sunar.
Post modernizmin şık bir ifadesi olan post Marksizmin ideolojik etkisi altındaki sosyalist hareket tartışmayı bu eksene çekme beceresi gösteremedi. Bunun somut yansıması sınıftan farklı düzeylerde kaçış oldu.
Örneğin H. Braverman’ın erken bir dönemde kaleme aldığı ve son derece yetkin ve esin kaynağı olabilecek Emek ve Tekelci Sermaye (1974) adlı çalışması kapitalist emek süreci, tekelci kapitalizm teorisi ve kriz analizi üzerinde durur. Sınıf mücadelesinin yeni ritmini analiz etmeye ve çözmeye çalışır.
Son 45 yıllık süreçte sermayenin uluslararasılaşması derinleşti. Bu dönemde teknoloji alanında sanayi 4.0, yapay zeka, robotik ve çip teknoloji gibi muazzam gelişmeler yaşandı. Yeni uluslararası işbölümünün önü açıldı. Merkez ülkeler yüksek teknolojinin kullanıldığı alanlar haline gelirken, kar marjı düşük yoğun emek gerektiren ya da kirli teknolojiler çevre ülkelere kaydırıldı. Kirli teknolojilerin bazı geç kapitalistleşen ülkelerde yoğunlaşması ve sermaye ihracı bu ülkeler arasında bir hiyerarşiyi ortaya çıkardı. Güney Kore, Bangladeş, Endonezya, Arjantin, Türkiye, Güney Afrika, Filipinler, Malezya gibi ikinci kuşak kapitalist ülkeler olarak dikkat çekti.
Bu ülkeler aynı zamanda küresel fabrikanın parçası gibi konumlandı. Geçmişteki fabrika içindeki işbölümü dünya çapında gerçekleşmeye başladı. Bir anlamda dünya fabrikalaştı, ülkeler atölyeleşti. Küresel tedarik zinciri oluştu. Esnek üretim modelleri hayata geçirildi. Çarpıcı bir örneği ABD orjinli Dell marka bilgisayar üzerinden verebiliriz.
Dell’in bataryası Meksika’da, dizaynı Teksas’ta, hafıza kartı Almanya’da, CD-DVD sürücüsü İsrail’de, grafik kartı Çin’de, güç adaptörü Tayland’da, hard disk sürücüsü Singapur’da, güç kablosu Hindistan’da, mikro işlemcisi Costo Rico’da üretiliyor, Malezya’da monte ediliyor, daha sonra tüm dünyaya pazarlanıyor.
Bu örnek yeni uluslararası işbölümünü göstermesi açısından dikkat çekicidir. Benzer vurguyu IPhone için söyleyebiliriz. ABD’de tasarımı yapılan IPhone’nun, yazılımı Hindistan’da gerçekleşmekte, Tayvan’da mikro elektronik devreleri üretilmekte, Çin’de montajı tamamlanıp, dünya piyasalarına sürülmektedir ve her modeli dünya pazarlarında modern zamanın en sarsıcı fetişleri muamelesi görmektedir.
Bu gelişmelerin bir başka yansıması olağanüstü bir proleterleşme dalgasıdır. Bir manada modern/yeni bir çitlemeyle karşı karşıyayız. Küresel Güney diye tanımlanan coğrafyalar proleter yoğunlaşmanın aksını oluşturuyor. Proletaryanın demografisi son yarım asırda değişmiş durumda. Aynı zamanda sınıfın kapsamının olağanüstü genişlediğini görüyoruz. Bugün küresel düzeyde proletaryanın sayısı 4 milyarı geçti. Bu sayının yaklaşık 1,5 milyarı kayıt dışı çalışıyor. Hatta bu kitlenin 700 milyonu kölece koşullarda iş görüyor ve yaşam sürdürüyor. Kayıtlı 2 milyar işçinin çok büyük bir kesimi ise her an temel haklarını kaybetme ve işsiz kalma riskiyle karşı karşıya. İşsizlerin sayısı ise küresel düzeyde 400 milyon gibi olağanüstü bir rakama ulaştı. Özellikle işsizler ve bahsettiğimiz 700 milyonluk kesim bir artık /çöp nüfus muamelesi görüyor.
Yeni kapitalizmi çok konsantre bir şekilde enformalleşme ve esnekleşme olarak tanımlayabiliriz. Esnek üretim modelleri kar oranlarındaki düşüş eğrisini yükseltmek için uygulanan stratejiler olarak ele alınabilir. Hedef maksimum sömürü ve maksimum kardır.
Bu uygulamalar kendini somut olarak farklı esneklik modelleri yanında güvencesizleştirme, atipik çalışma, eğrilti işler, fason üretim, taşeronlaşma, enformalleşme şeklinde gösteriyor. Nispi ve mutlak artı değeri artırmaya yönelik bu stratejiler, sınıf üzerinde yıkıcı sonuçlar yaratıyor.
Emek sürecinde yaşanan yeni düzenlemeler bir yanıyla M. Burawoy’un ifadesiyle yeni fabrika /işyeri rejimlerini ve despotik emek rejimlerini koşulluyor. Ve bu işleyiş yeni despotik siyasal rejimlerden ve despotik devlet biçimimden ayrı ele alınamaz.
Yeni kapitalist devletin biçimlenişi de emeğin stratejik atomizasyonu ve örgütsüzlüğü üzerinden gerçekleşiyor.
Bütün bu sürecin sınıf için anlamı şiddetli örgütsüzlük, kompozisyonunda değişim, kendi içinde hiyerarşilerin oluşması, yeni segment ve fraksiyonların doğması, organik birliğinin dağılmasıdır. Başka bir tanımla sınıfın yeni şekillenmeler ve dizilimler içine girmesidir.
Proletaryanın yeni profili
Toparlarsak proletaryanın aktüel profilini bir anlamda iç içe geçmiş üçlü halkaya benzetebiliriz. Birinci halka çekirdek işgücü, ikinci halka küresel proletaryanın ana gövdesini oluşturan çevre işgücü ve son halkayı ise sınıfın organik parçası olan ve sayıları her geçen gün artan işsizler oluşturuyor.
Birinci halkaya çekirdek işçi sınıfı diye tanımlayabiliriz. Vasıflı, kalifiye işçileri ve aynı zamanda yeni proleterleşme dalgasının bir kesimini meydana getiren beyin iş gücü bu kategori içinde yer alıyor. Yani robot, zeka, bilgisayar, uzay mühendislerinden, yazılımcılara, doktorlardan , öğretmelere ve teknisyenlere kadar sınıfın kafa emekçileri, kalifiye ve uzman işçileri bu kategori içinde sayılabilir. Marx işçi sınıfını tanımlarken iki kavram kullanır: kolektif işçi ve global işçi. Çekirdek işgücü kolektif işçinin organik parçasıdır. Aynı zamanda bu emeğin bir bölümü özel formasyon sahibi olan, yeni teknolojilerin yarattığı alanlarda çalışan hatta yeni teknolojileri yaratan ve geliştiren ve uzmanlıklarını bunun üzerinde yapan global işçilerden oluşmaktadır.
Sınıfın ana gövdesi ise çevre işgücü diye tanımlayabileceğimiz katmanlar, fraksiyon ve segmentlerden meydana geliyor. Küresel Güney bu kesim üzerinden şekilleniyor. Türkiye kapitalizminin karakterine ve yeni ve yakın dönemki yönelimine bağlı olarak, küresel tedarik ve lojistik merkezi /üssü olma çabalarının sonucu, işçi sınıfının çok büyük bir ağırlığını çevre işgücü oluşturuyor. Çevre işgücünün önemli özelliklerinden biri her an işsizlik tehdidiyle yüz yüze olmasıdır. Bir nevi çevre işgücüyle işsizler arasında hızlı geçişkenlikler yaşanabilmektedir. Ayrıca çevre işgücü emek kontrolünün ve despotik emek rejimlerinin en şiddetli uygulandığı kesimler olarak dikkat çekiyor. Kendi içinde sert hiyerarşi ve heterojenlik gösteren çevre işgücü kronik örgütsüzlükle malul. Benzer örgütsüzlük halini çekirdek işgücü içinde söyleyebiliriz.
Çevre işgücü istihdamın gettolaşması, üretimin parçalanması ve emeğin düşük maliyette kullanılması için devreye sokulan taşeronlaşmayla karakterize oluyor. Yine çevre işgücü atölyelerde, küçük ölçekli fabrikalarda, hizmet akti ve hiçbir güvencesi olmayan, part- time, parça başı, götürü, geçici statüde çalışan işçileri bünyesinde barındırmaktadır. Dikkat çeken bir başka boyut ise kadın, genç işçi hatta çocuk işçilerin çevre işgücü içinde ağırlıklarının artmasıdır. Türkiye’de organize sanayi bölgeleri, serbest ve özel bölgeler buna tipik örnektir. Özellikle perakende, metal, tekstil, maden sektörü, taş ve mermer ocakları Türkiye’de bu tip çalışma biçimlerinin en yaygın olduğu sektörler olarak öne çıkmaktadır.
Artık bir anlamda Bangladeş, Türkiye, Endonezya veya Mısır gibi ülkeleri çevre işgücü depoları olarak ta ele alabiliriz. Hindistan ve Çin ise olağanüstü çevre işgüçlerine sahip olmalarına rağmen azımsanmayacak beyin işgücü potansiyeli taşımalarıyla öne çıkan iki ülkedir. Bu sıralamaya bir dönem çevre ülkeler için model olarak sunulan Güney Kore izlemektedir. Küresel düzeyde bu iki ülkede işçi sınıfının şekillenmesi ve Güney Kore, Arjantin, Türkiye dahil ikinci kuşak ülkelerdeki sınıf mobilizasyonları ve örgütlenmeleri sarsıcı gelişmelerin önünü açacak niteliktedir.
Ve üçüncü halka işsizlerden oluşmaktadır. Sınıfın organik parçası olan bu kesim, kapitalizm için artık nüfustur. Günümüzde olağanüstü bir sayıya ulaşmıştır. Tarihsel olarak Bolşeviklerin işsizlere yönelik örgütlenme deneyimi yanında, İngiliz Komünist Partisi’nin kurduğu Ulusal İşsiz İşçiler Komitesi/ Hareketi dikkat çeken işsiz örgütlenmeleridir. Hareket, 1920 başlarından 1930’ların ortalarına kadar etkili örgütlenmeler ve eylemler gerçekleştirdi. Kitlesel açlık yürüyüşleriyle hafızalarda iz bıraktı. Neo-liberal yıkım politikalarına karşı 2000 yılların başlarında Brezilya, Uruguay, Bolivya ve Arjantin’de çeşitli işsiz örgütleri yaratıldı. Barikatçılar diye anılan Arjantin İşsiz İşçiler Hareketi, yakın dönemde yarattığı ciddi pratiklerle öne çıktı. Türkiye’de Hikmet Kıvılcımlı’nın önderliğinde kurulan İşsizlikle ve Pahalılıkla Mücadele Derneği işsiz örgütlerini içinde bir ilki oluşturur. Ayrıca Kıvılcımlı geleneğinden gelen siyasi oluşumların benzer örgütlenme deneyimi vardır. Bunun yanında Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu da yeni dönem işsiz örgütlenme pratiği olarak dikkat çekmiştir. Türkiye özelinde bütün bu pratiklere karşın işsizlerin örgütlenmesine stratejik olarak yaklaşılmamıştır, hatta bu konu üzerinde yeterince durulduğunu bile söylenemez.
Genel tabloyu böyle ifade edebiliriz.
Kısaca bu durumu değiştirmek ya da sınıf hareketinin yeniden yapılanması için Ne Yapmalı? Sorusu stratejik önemde bir soru olarak karşımızda durmaktadır.
Emek/sınıf odağı yaratmak için ileri!
En başta sınıfın amorfe oluşuna, parçalanmasına, kompozisyonundaki farklılıklarına, organik birliğinin dağılmasına ve sınıf içinde iç hiyerarşiler ve segmentlerin meydana gelmesine karşı sınıf hareketinin yeniden yapılanmasını hedefleyen bir anlayış ve örgütlenmenin inşası yaşamsallaşmıştır. Ve bu süreç salt sendikal alanla sınırlı değildir. Mücadeleci ve emekten yana sendikalar bu odağın sadece bir parçasıdır. Bahsettiğimiz sendikal alanı da içine alan çok daha kapsamlı bir sınıf odağının yaratılmasıdır.
Neo- korporatist sendikal yapılar kapitalist devletin ve finans kapitalin bir aparatı dönüşmüş haldedir. Sınıfın yüzde 15’ine yakın kesimi (çok büyük ağırlıkta sadece üye işçi olarak) sendikal örgütlenmelerin içinde yer almakta, sınıfın ana gövdesi ise bütünüyle örgütsüz ve dağınık durumdadır.
Sorun 17 milyona yaklaşan kayıtlı işçi, göçmen işçilerinde dahil olduğu kayıt dışıyla birlikte 24-25 milyona ulaşan aktif işçi sınıfının ve geniş tanımla 11,5 milyona ulaşan işsizlerin örgütlenmesidir. Yani asıl problem 35 milyon gibi muazzam bir sayıya ulaşmış işçi sınıfın, yaşadığı parçalanma ve kronik örgütsüzlüğünün aşılmasıdır. Sınıfın toplumsal maddi bir güce dönüşmesidir.
Ve burada sözünü ettiğimiz şey, sınıfın başta taşıyıcı sektörlerin örgütlenmesi ve örgütlenme dalgasının ve ruhunun suya atılan taşın yarattığı dalga senkronları gibi etki yaratmasıdır.
Bu makaledeki önerilerimize bu perspektifle yaklaşılmalı ve sınıfın bütününü bir düzeyde etkiyecek, her alandaki arayışına yanıt vermeye çalışacak, şiarlar oluşturacak ve sınıfın refleksleri tetikleyecek ve besleyecek bir odağın inşasının önemine vurgu yaptığımız bilinmelidir.
En başta Marx’ın yabancılaşma teorisi ve daha sonra bu teoriye katkı yapan Lucaks, Gramsci, Lefebvre, Chomsky ve Franfurt Okulu’nun vurguladığı gibi kapitalist sistem katmanlı ve organik bir yapıdır ve sadece çalışma alanlarında değil, yaşam alanlarında ve boş zamanlarda da hükmünü sürdürür. Yabancılaşma, şeyleşme ve nesneleşme süreçleri devam eder ve derinleşir.
Hatta gündelik hayat diye tanımlayabileceğiz bu alanların toplamı sistemin kendini yeniden ürettiği alanlar olarak dikkat çeker. Sınıf bu manada tam bir kuşatılmışlık içindedir. Sınıfın artı-değer sömürüsüne maruz kalması yanında diğer alanlar (yaşam alanı ve boş zamanlar) bir kapitalist sektör olarak işlev görür. Sınıfın bilinci ve kimliği bu alanlarda aşınmaya devam eder. Tüketim terörünün parçası olarak bir kimlik ve karakter yıkımı yaşanır. Düşünme, müdahale etme yetenekleri körelir, egemen ideolojinin hegemonyası altında entelektüel, duygusal, ruhsal potansiyelleri erir.
Bu manada Emek/Sınıf Odağı sınıfın çalışma, yaşam alanı ve boş zamanın örgütleyecek bir perspektifi önüne koymalıdır. Ben bu perspektife Total Örgütlenme diyorum.
Sınıfın 7 gününü, 24 saatini örgütlemeyi ve alternatif toplumsal ilişkileri yaratmayı amaçlayan Total Örgütlenme, sadece işyeri temelli değil, sınıfın yaşam alanını ve boş zamanını örgütlenmeyi önüne koyar ve sınıfa yönelik her türlü saldırıya yanıtlar üretir.
Total Örgütlenme esas olarak işyeri komiteleri üzerinden şekillenen bir yapıdır. Sanki bir üzüm salkımı gibi sınıfın farklı fraksiyon ve sektörlerinin enerjisini kendinde toplar, kristalize eder. Total örgütlenmeye bir pota da diyebiliriz. Bu manada örgütlenmeyi sadece işyerinde yapmaz, eve mahalleye taşır. Bazen evden, mahalleden işyerine uzanır. Bazen işyerinden mahalleye… Umut ağları örer. Alternatif toplumsal ilişkiler üzerinden hayata müdahale eder. Son derece esnek, yakıcı ihtiyaçlara göre şekillenen, biçim alan bir yapıya sahiptir.
Sınıfı bir özne olarak kavrar ve faaliyetlerini bir özneleşme süreci olarak gerçekleştirir. Devrimci pedagojisini eylemin ve mücadelenin içinde yaratır, eylemin ve mücadelenin içinde öğrenir ve kendini yeniler.
Aktüel kapitalizm yarattığı çok boyutlu muazzam ideolojik hegemonyaya karşı son derece zor olan bu adımlar, ancak sınıfla organik bir ilişkinin kurulması ve Kıvılcımlı’nın Ş eşiği olarak tanımladığı yoldaşlaşma, kardeşleşme, sırdaşlaşma ile mümkün olabilir. Bu bir manada ontolojik bir bağ ve ilişkiyi koşullar.
Bu ilişki düzlemi ancak sınıfın yaratıcılık yeteneklerini açığa çıkarabilmesiyle olanaklı hale gelebilir. Bu manada paylaşma ve dayanışma ilişkilerinin inşası, öz yardımlaşma, hayata ilişkin her şeyin ölüm, nişan, düğün, işsizlik, hastalık, çocukların bakımı, temel ihtiyaç maddelerin karşılanması ve organizasyonu Total Örgütlenmenin içeriğindedir.
İşçilerin aklı, yüreği ve yumruğu: Emek odağı
Çalışma alanı ve yaşam alanı arasında birlikteliği sağlamak için işçi evleri, yoksullar arası dayanışma dernekleri, kolektif aşevleri, işçi emekçi sağlık ocakları, alternatif eğitim merkezleri, çocuğu toplumsal bir özne kabul eden alternatif bakım, oyun ve pedagoji alanları, temel ihtiyaç maddelerini organize eden kooperatiflerle işçilere, işsizlere sınıfın farklı kesimlerine, ev kadınlarına, yoksullara, fakirlere bir bütün olarak işçi sınıfına ve ezilenlere ulaşmaya çalışır. Ortak özdeşlik duygusunu inşa eder. Bu manada 2001-2002’de Arjantin İşsiz İşçiler Hareketi’nin mahalle esaslı örgütlülüğü ve yaratığı pratikler ve kadınların rolü son derece önemli bir deneyimdir. Ayrıca 2004’te Bolivya’da El Alto Mahalle Meclisleri deneyimi hem doğrudan demokrasi pratiği ve hem de sınıfın (madencilerin) emekçi yığınlarla kurduğu birleşik mücadeleye örnek teşkil eder.
Total Örgütlenme bu pratiklerle ve organizasyonlarla manasını bulur, nüfuzu yayar ve kabul görür.
Total örgütlenme emeğin kapsamındaki genişlemeyi gören, sınıfın tüm katman ve kesimlerine yönelik politikalar ve örgütlenme araçları yaratan bir yöntemdir. Yaşamın her alanına yönelik, politikalar geliştirir. Kadın özgürlük hareketi, ekoloji hareketi, farklı inanç hareketleri, hayvan özgürlük hareketi ve 2SLGBTQİ+’yla yani anti- kapitalist alanlarla rezonanslar kurar ve kendi mücadelesiyle ilişkilendirir.
Bölge, havza, kent hatta ülke çapında İnşa olacak Emek/Sınıf Odağı bir Total Örgütlenme biçimidir. Sınıfın kolektif karşı duruşunu gösteren ve alternatif toplumsal ilişkiler kuran ve geliştiren bir özörgütlenme tarzıdır. Fiili örgütlenmeyi ve fiili mücadeleyi esas alır.
Bu çerçevede işyeri temelli taban örgütlenmeleri/ işyeri komiteleri stratejik önem taşımaktadır. Sınıfsal antagonizmanın en şiddetli yaşandığı işyerleri örgütlenmenin mayası işlevi görecektir.
Sınıfın bazı segmentleri, sektörleri ya da kesimlerinin işyeri bazlı çalışmadığını biliyoruz. Örneğin işsizler, mevsimlik işçiler, taşeron işçilerin bir kısmı, moto- kuryeler, sık iş ve yer değiştiren inşaat işçileri ve atık işçileri gibi kesimler ne yapacak, nasıl örgütlenecek?
Bu alanlardaki örgütlenmelerde organik bir ağ şeklinde yürütülmeli, ortak platformların, oluşumların yaratılması hedeflenmelidir. Hatta birebir ilişkileri esas alan örgütlenme adımları atılmalı ve bu ilişkileri birbirine bağlayan farklı ağlar yaratılmalıdır.
Bu alanların ritmini, ruhunu ve atmosferini bilen ve bu alanlarda sevilen moleküler örgütlenmecilerin yaratılması önemlidir. Germinal’deki seyyar örgütçü Etienne, bahsettiğimiz örgütçü kimliğine örnektir.
Kısaca çalışılan alanda neye ihtiyaç varsa o yönde örgütlenme ve ilişkilenme biçimleri ortaya çıkarılmalıdır. Bölge, havza, kent emek odaklarının inşası bu söylediklerimizi kolaylaştıracaktır. Hatta farklı sektörlerdeki önder işçilerin bu alanlardaki örgütlenmeye destek olması ve
ilişkilenmesi sıçratıcı gelişmelerin önünü açabilir. Bu tür örgütlenmeyi moleküler örgütlenme diye tanımlıyorum. Bir kişiden başlayan, birebir ilişkiler üzerinden organikleşen, örümcek ağına benzer, yani işsizler ve sınıfın en marjinal kesimleri dahil, tek tek ya da küçük grup veya tezgahlarda, küçük atölyelerde çalışan işçileri kapsayan organik, sınıfın habitatı olan, onun görmesi ve duymasını, özgüvenini sağlayan ve yalnız olmadığını gösteren bir örgütlenme ağı kurabilmeyi hedeflemeliyiz. Ayrıca bu ağların, inşa olacak emek odağıyla bağlarını/volan kayışlarını yaratmak ta sınıfın tüm kesim ve katmanları arasında organikleşmenin önünü açacaktır (saya işçilerin 2012’de Adana’da gerçekleştirdikleri örgütlenme ve eylem pratikleri ve göçmen işçileri aktif bir şekilde bu mücadeleye katmaları anlamlı ve örnek bir deneyimdir).
Hemen şimdi atılacak ilk adım ise bugün yaygınlaşan ve yakın dönem içinde artacağa benzeyen lokal işçi direnişler arasında dayanışma ve koordinasyon ağının kurulması olabilir. Direnişler Arası Koordinasyon Konseyi gibi bir örgütlenme sınıfın acil taleplerinin kürsüsüne dönüşebilir. Böylesi kolektif çaba ve deneyimler yeni, kapsayıcı ve kalıcı emek odaklarının yaratılmasına zeminler hazırlayacaktır.
Sınıf deneyimlerinden öğrenir ve deneyimler içinde şekillenir. Sınıf savaşlarının sertleştiği bir dönemin içindeyiz. Böylesi bir süreçte mücadele ve direnişi yükseltecek ve karşı hegemonyayı inşa edecek Emek ya da Sınıf Odağının yaratılması stratejik önemdedir. Unutulmasın kavga, kavga örgütleriyle verilir.