• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
20 Şubat 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Hüseyin Aykol’un anılarında Bekaa Vadisi

3 Ocak 2026 Cumartesi - 09:32
Kategori: Güncel, Manşet

Hüseyin Aykol’un 1990’lı yılların başında Abdullah Öcalan ile söyleşi yaptığı Bekaa Vadisi’ne dair gözlemleri: Kim röportaj yapıyor; o mu, ben mi?

Ankara’da 14 Ekim 2025 tarihinde beyin kanaması geçiren ve 1 Ocak’ta tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren gazetemiz Yeni Yaşam’ın okur temsilcisi ve yazarı Hüseyin Aykol, 36 yıl boyunca kesintisiz sürdürdüğü meslek hayatında önemli birçok habere imza attı. Hüseyin Aykol, bu süreçte önemli duraklara uğradı. 1990’lı yılların başında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmek için Lübnan’daki Bekaa Vadisi’ne giden Hüseyin Aykol, buradaki anılarına 2019 yılında çıkan “İlginç zamanlarda yaşamak” kitabında yer verdi.

Hüseyin Aykol’un “Meğerse çöle de kar yağarmış” başlıklı anısı şöyle:

“1990’lı yılların başları. Medyamızdaki yeni furya, PKK lideri Abdullah Öcalan ile röportaj yapmaktı. Belli başlı köşe yazarları ve TV program sunucuları Bekaa’ya gidiyor ve yaptıkları Öcalan röportajlarını gazetelerinde ya da televizyonlarında uzun uzun yayınlıyorlardı. Bu arada, Öcalan ile ilgili pek çok ayrıntıyı öğreniyorduk. Örneğin meğerse Öcalan, o dönemde Avrupa’da çok başarılı olan Galatasaray futbol takımını tutuyormuş ve maçlarını hiç kaçırmıyormuş falan filan. Gazetemizde de diğerleri gibi Öcalan ile bir röportaj yapma kararı alınınca, Avrupa’da tanıştığım kimi kişilerden bu konuda yardım talep ettim. Söz konusu kişilerin yardımı ile Öcalan röportajı yapabileceğim ortaya çıkınca, bir gün Şam’a uçtum. 

‘Elime Yeni Ülke gazetesini aldım’

Anlaşmamıza göre, söz konusu saatte Şam havaalanına inince, oradan biri beni karşılayacak ve Öcalan ile röportaj yapmamı sağlayacaktı. İstanbul’daki Suriye Konsolosluğu’ndan zor bela bir vize aldım. Pasaportum yeşil olmasına rağmen vize almam gerekiyordu ve tembih edildiği üzere gazeteci olduğumu söylememiştim. Şam havaalanına indim. Küçücük bir yer. Beni karşılamış olan kişiyi seçmeye çalışıyorum. Hani beni tanısın diye, elime Yeni Ülke gazetesini falan almışım. Ama yanıma gelen giden yok. Bunun üzerine bir taksiye atladım ve beni şehirdeki bir otele götürmesini istedim. Taksi şoförü ne Türkçe ne de İngilizce biliyor ama el kol işaretleriyle adeta tarzanca anlaştık. Şam’ın merkezinde bir otele yerleştim ve telefon sordum. Lobideki telefonu gösterdiler. “Uluslararası” dedim. “Hayır” dediler. Bana biraz ötedeki beş yıldızlı bir iki oteli gösterdiler. Oraya gittim ve İngilizce olarak derdimi anlattım. Epeyce bürokratik işlem söz konusuydu ama sonunda telefon edebildim. Bu röportaj konusunda yardımcı olacağını söyleyen kişiyi buldum ve beni kimsenin karşılamadığından dert yandım. Otelimin ismini alan söz konusu kişi, biraz sonra birinin oraya gelip beni alacağını söyledi. Gerçekten de bir iki saat sonra biri geldi ve beni otelden aldı.

Gittiğimiz yer, Kürtlere ait bir dernekti. Orada bana bir ERNK (O zamanlar PKK’nin bir cephe örgütü) kartı çıkardılar. ‘Hayrola, ne yapıyorsunuz? Benim PKK ile bir ilişkim yok. Ben gazeteciyim’ dedim. Bunun üzerine, ‘Burası Suriye, burada ne Türk pasaportun ne de gazeteciliğin söker. Seni burada başına gelebilecek her türlü şerden koruyabilecek tek kart bu’ dediler. Bu arada, çoğunun anadili Arapça olsa da benimle Türkçe konuşan insanlara ulaşmıştım. Dernekte çaylar içildi; bir ara yemek geldi, yedik. Öcalan’ı ne zaman görebileceğimi sordum. Kendisine haber gönderildiğini, onun istemesi halinde, onun yanına beni götüreceklerini söylediler. O akşam, sanıyorum dernekte ya da bir başka evde uyudum. Ertesi gün öğleye doğru, ‘Haydi gidiyoruz’ dendi. Bir arabayla Şam’ın dışına çıktık. Uyarı üzerine mümkün olduğunca yoldan geçmekte olan Suriye askeri araçlarına kendimizi göstermemeye çalıştık. Soluk soluğa çıktığımız yamaç, sanırım bir saatte falan bitti ve düz bir yolda bata çıka yürüyoruz. Bata çıka yürüdüğümüz satıh bol çamurlu ve karlı. Meğerse çöle de kar yağarmış. Coğrafya dersinden sekiz, dokuz ile geçen biri olarak, ne denli cahil biri olduğumu şimdi artık yeni yeni anlıyorum. Düz satıhta da iki saatten fazla yürümüş olmalıyız. Karşılaştığımız gerillalara, gerekli parolalar veya benzeri sözler edildikten sonra, hedefimize ulaştık. Aslında ortalıkta pek bir şey gözükmüyor ama burası ünlü Bekaa kampıymış. 

‘Kim röportaj yapıyor; o mu, ben mi?’

Bina olarak gördüğüm ilk yer; benim misafir edildiğim, kampın nizamiyesi; yani giriş yeri. Bir başka ciddi bina olarak ise misafirhanesi var. Onun dışında hemen fark edilmeyen sadece kimi çadırlar var; galiba bir de mağaramsı yerler. Giriş binasındaki nöbetçilerle sohbet ediyoruz; çay içiyoruz. Sonra birden kapı açıldı ve birkaç kişi eşliğinde Öcalan içeri girdi. Nöbetçiler falan ayağa fırlayıp esas duruşa geçtiler. Öcalan, elini uzattı ve tokalaştık. ‘Ha, sen miydin, ben de (…) sanmıştım’ dedi; o günlerde gelmesini beklediği bir başka gazetecinin adını vererek. Benim için ‘Bir gazeteci, röportaj yapmak için geliyor’ denmiş ve güvence olarak bana yardımcı olan kişinin adı verilmiş. Bir süre ayakta sohbet ettik ve kendisinin biraz işi olduğunu ve akşam görüşebileceğimizi söyleyip oradan ayrıldı. Gerçekten de akşam olunca, götürüldüğüm misafirhanede birlikte yemek yedik. O, bu arada BBC’nin akşam haberlerini radyodan dinliyor ve ülkedeki gelişmeler hakkında bana yağmur gibi sorular soruyordu. Ben ‘hayda’ diyorum içimden, kim röportaj yapıyor; o mu, ben mi? Bu arada, röportaj için geldiğimi söyleyip ne zaman yapacağımızı soruyorum. ‘Yaparız, yaparız; acele etme’ diye karşılık veriyor. 

‘Keşke buraya baharda gelseydin’

Sonra Öcalan oradan ayrıldı ve ben Murat Karayılan ile misafirhanede kaldım. Akşam, Karayılan’a Öcalan’a sormayı düşündüğüm soruları anlattım. Bazı sorular için çekincelerini söyledi ve bazı soruları da sormamı önerdi ama ben kararlıyım; iyi bir gazetecilik yapacağım ve şimdiye kadar sorulmamış sorular soracağım Öcalan’a. Ertesi sabah, bir yerde karşılaşıyoruz Öcalan’la. Beni görünce, hemen yanıma geliyor ve ‘Gel seni biraz gezdireyim’ diyor. Çevremizde bir hayli koruma eşliğinde kampı geziyoruz. ‘Gelmişken, şunlarla da röportaj yap’ deyip, orada kalan başka siyasetten insanlar hakkında falan bilgi veriyor. Ama beni gazeteci olarak en çok etkileyen sözü, ‘Ah keşke buraya baharda gelseydin’ deyişi oluyor. Buranın kar, çamur altındaki hali yüzünden benim beğenmememi istemiyor; burayı adeta kendine bir yurt edinmiş olmalı. Öylesine benimsemiş ki, başkaları da burayı çok sevsin istiyor. Tam ayrılacak, ben hatırlatıyorum; ‘Hani röportaj yapacaktık; ne zaman mümkün olur?’, ‘Tamam, tamam yaparız’ deyip gidiyor. Şimdi tam hatırlamıyorum ya o gün ya da bir gün sonra, öğleden sonrası bana haber veriliyor; ‘Başkan, seni röportaj yapmaya çağırıyor!’ Hemen fotoğraf makinemi ve teybimi alıp koşuyorum. Elimde yazılı kimi sorular var ama aklımda araya sıkıştırabileceklerim de var. 

200 kişiyle birlikte röportaj

Beni götürdükleri yer, o zamana dek farkına varamadığım, yarısı yerin altında, üstü kamuflaj ile örtülmüş ve yüz elli, iki yüz kişi alabilen bir amfi tiyatro. Seyirci-dinleyici bölümü dolmuş. Öcalan, beni görünce ‘Röportajı burada yapacağız. Sorulara verdiğim cevapları, buradaki arkadaşlar da dinlesin. Ama önce bir tören var; sen de izlersin, haber yapabilirsin’ diyor. Benim başımdan adeta kaynar sular dökülüyor. Baş başa bir röportaj, gazeteci soruları nerde; yaklaşık iki yüz kişinin önünde sorulacak sorular nerede… Toplantı meğerse, eğitimlerini bitiren gerillaların yemin töreniymiş. Tören bitti ve benim röportajın sırası geldi. Ben izleyicilerin bölümünde, en ön sırada bir yerde oturuyorum ve sorularımı yöneltiyorum. Öcalan da izleyicilere yönelik olarak oturduğu yerden soruları cevaplıyor. Bulunduğu kürsü gibi bir yere teybimi koymuşum, röportajın kaydını alıyorum. Aramızda beş altı metre var. Röportaj devam ediyor ve yarım saat sonra benim teypten çat diye bir ses geliyor. Kasetin ilk yüzü bitmiş ve ses almaya devam etmek için kaseti çevirmek gerek. Ben sesi duyar duymaz, panikliyorum. Oraya koşup kaseti çevirmem gerek. Hani böylesi ani bir hareket nasıl anlaşılır, falan diye de tereddütteyim. Yanımda oturan Murat Karayılan’a falan bakıyorum; ne yapsam, imdat gibilerinden. Sonra beni son derece rahatlatan bir hareket Öcalan’dan geliyor: Neredeyse sözünü hiç kesmeden, atik bir hareketle, teybi açıyor ve kaseti ters çevirip önündeki masaya koyuyor. Ben de müthiş bir rahatlama… Röportaj bitti. 

Ben Bekaa’da Öcalan’ı bir daha görmedim galiba ama orada bir iki gün daha kaldım. Başka gruplardan kişilerle falan röportaj yaptım. Bekaa’dan ayrılış günü, Öcalan beni ve o gün oradan ayrılanları, uzun bir süre yürüyüşe eşlik ederek uğurladı. Aynı yolu yürüyüp sınırı aştıktan sonra bindiğimiz araçlarla Şam’a dönüldü. Kravatı bile eksik olmayan takım elbisem çamur ve kar yüzünden tamamen felaket durumdaydı. Hatırladığım kadarıyla derneğe davet edilen bir kişi, beni alıp evine götürdü. Bu ev, hemen hemen her yeri dümdüz olan Şam’daki tek tepeye benzer bir mahalledeydi. Şam’daki Kürtlerin çoğu burada yaşarmış. İçimden, ‘Kürtler burada da dağı bulmuşlar’ dedim. Sanırım bir gün sonra da uçağım Şam’dan ayrılacaktı. Havaalanında kalan Suriye paralarını dolara çevirttim telaşla. Çünkü -en azından o dönemde- Suriye’de yabancı parayla alışveriş etmeniz imkânsız olduğu gibi, ülkeden Suriye parası götürmeniz en büyük cezalara çarptırılmanıza neden olabilecek bir suçtu. Bana çıkartılan ERNK kartını ise derneğe zaten iade etmiştim…”

Haber: Berivan Altan \ MA

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Barış Annesi Hediye Duman yaşamını yitirdi

Sonraki Haber

Venezuela’nın başkenti Caracas’ta art arda patlama

Sonraki Haber

Venezuela'nın başkenti Caracas'ta art arda patlama

SON HABERLER

Ortadoğu’nun laboratuvarı: Suriye

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

Çiğdem Kılıçgün Uçar: Evrenselleşen mücadelenin öncüsü olmaya devam edeceğiz

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

24 saatte 6 kadın katledildi: Kadınlardan eylem çağrısı

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

DBP Kadın Meclisi’nden 8 Mart’a çağrı: Direnişimizi büyütelim

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

PJAK: Her ev ve her alan Kürt dilinin korunduğu bir okul olmalıdır

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

Feti Yıldız: Bazı şeyler için rapora da yasaya da gerek yok

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

Amed’de ortaokul öğrencileri zehirlendi

Yazar: Yeni Yaşam
20 Şubat 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır