Şara’nın kararnamesi inkar siyasetinden bir geri çekilme izlenimi verse de, temelde tahakküm ilişkisini ortadan kaldırmıyor. Uluslararası kamuoyuna ‘reform’ mesajı verilirken, sahadaki özerk yapıların toplumsal ve siyasal dayanakları zayıflatılmak isteniyor
Suriye Geçiş Hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed El Şara’nın son kararnamesi, Kürtlere dair uzun süredir devam eden inkar politikalarında bir kırılma izlenimi gibi görünse de, özünde devlet merkezli siyaset aklının sınırları içinde kalan, krizi çözmekten ziyade onu yeniden düzenleyen ve yönetilebilir kılan bir iktidar stratejisi ve taktiğine işaret ediyor. Üstelik bunun merkezinde sadece kimlik meselesi değil, sahadaki siyasal ve askeri güç dengelerinin yeniden yapılandırılması da yer alıyor.
Bu yaklaşımı anlamlandırabilmek adına, Suriye’de Kürtlere yönelik politikaların tarihsel arka planı ile iktidar biçimlerinin dönüşümünü birlikte irdelemekte fayda var.
İnkarın kurumsallaşması
1963 yılında iktidara gelen Baas rejimi, Suriye’yi Arap kimliği temelinde homojenleştirmeyi hedefledi. 1962’de Hesekê’de yapılan olağanüstü nüfus sayımıyla on binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı, “ecnebi” veya “kayıtsız” statüsüne indirgenerek siyasi, hukuki ve ekonomik yaşamın dışına itildi. Bu sadece bir yurttaşlık sorunu değil, aynı zamanda devletin nüfusu kimler üzerinden tanımlayacağına dair bilinçli müdahalesiydi. Bunu izleyen yıllarda Kürtçe kamusal alandan sistematik biçimde çıkarıldı, yer adları Arapçalaştırıldı ve kültürel ifade biçimleri kriminalize edildi. 1970’lerde uygulanan “Arap Kuşağı” politikası ise toprağın, nüfusun ve üretim ilişkilerinin devlet eliyle yeniden düzenlenmesini amaçlayan bir demografik mühendislik projesi oldu. Baas rejimi açısından Kürtler, siyasal hak talep edebilecek bir toplumsal özne değil, kontrol edilmesi gereken bir nüfus olarak görüldü.
Şara’nın son kararnamesi ise, bu açık inkar ve zorlayıcı asimilasyon çizgisine kıyasla “yumuşak” bir dil kullansa da bu yumuşama, iktidar mantığının terk edildiğini değil, yöntem değiştirdiğini gösteriyor.
Tanıma ve siyasal öznenin dağıtılması
Kararname, Kürt kimliğini tanıyor gibi görünse de temelde toplumun kendi kendini yönetme kapasitesini ve kolektif siyasal özneleşmesini tanımıyor. Yerel siyasal karar mekanizmaları ve özyönetim biçimleri meşru siyaset alanının dışında bırakılıyor. Bu durum, tanımanın özgürleştirici değil, sınırlandırıcı bir işlev gördüğünü ortaya koyuyor.
Bu noktada temel soru, neyin tanındığı ya da tanımanın kime yöneldiğidir. Tanınan mücadele eden bir toplum mu yoksa hukuki kategorilere ayrılmış, parçalanmış, bireyselleştirilmiş ve yönetilebilir bir toplumsal grup mudur?
Kararnamenin örtük ana hedeflerinden biri, Suriye’nin kuzeyinde oluşmuş özerk siyasal-askerî dengeyi, özellikle de DSG’yi dağıtmak ve etkisizleştirmek. Bu hedef, doğrudan askeri bir tasfiye üzerinden değil, daha sofistike bir yöntemle ilerliyor. Başta Kürt toplumu olmak üzere tüm çeşitlikleri kolektif siyasal iradesinden koparmak, DSG’yi toplumdan yalıtarak “askerî bir sorun” kategorisine sıkıştırmak, Kürt halkına bireysel ve kültürel haklar tanırken, bu hakları Özerk Yönetim ve DSG’den bağımsızlaştırmak ve böylece Özerk Yönetimi ve DSG’yi, toplumsal meşruiyet zemininden mahrum bırakmaktır.
Burada Michel Foucault’nun biyoiktidar kavramı çerçevesinde, bu stratejinin işleyişini anlamak mümkün. İktidar yalnızca baskıyla değil, yaşamı düzenleyerek, normalleştirerek ve ayrıştırarak işler. Nüfusun hangi parçalarının “makbul”, hangilerinin “tehlikeli” olduğu bu süreçte belirlenir. Şara’nın kararnamesi de bu açıdan iki yönlü bir ayrım üretiyor: Kürtler, tanınan ve yönetilebilir bir nüfus; Özerk Yönetim ve DSG ise silahsızlandırılması ve merkeze tabi kılınması gereken bir “güvenlik sorunu” olarak ele alınıyor. Bu, klasik “böl ve yönet” mantığının biyopolitik bir versiyonu. Toplum ile onun siyasal ve askeri örgütlenme kapasitesi birbirinden koparılıyor. Biri tanınırken, diğeri kriminalize ediliyor.
Birlik değil, uyumlulaştırma
Kararnamedeki “ulusal birlik”, “tek çatı” ve “ayrıcalık yok” vurguları, çoğulculuktan çok merkezi devlet formunu tek meşru siyaset zemini hâline getirmeyi amaçlıyor. Çeşitlilik, siyasal kurucu bir güç değil, denetlenmesi gereken bir durum olarak görülüyor. Özerk Yönetim ve DSG’nin varlığı, normalliğin dışında kalan bir “anomali” olarak kodlanıyor.
Yeniden dizayn etmek
Bu yönüyle kararname, Kürt meselesini ve DSG gerçekliğini anlamaya değil, onları parçalayarak yeniden dizayn etmeye yöneliyor. Askeri çatışma yerine hukuki, siyasal ve söylemsel araçlar devreye sokuluyor. Uluslararası kamuoyuna reform mesajı verilirken, sahadaki özerk yapıların toplumsal ve siyasal dayanakları zayıflatılmak isteniyor.,,
Şara’nın kararnamesi inkâr siyasetinden geri adım atıyor gibi görünse de, temelde tahakküm ilişkisini ortadan kaldırmıyor. Tanıma politikasındaki bu yumuşama özgürleştirici bir dönüşüm anlamına gelmiyor, aksine toplumsal kontrolün yeni araçları olarak işlev görüyor. DSG’nin bölünmesi, yalnızlaştırılması ve zoraki entegrasyon yoluyla merkeze bağlanması, stratejinin temel sütunlarından biri olarak öne çıkıyor.
Oysa gerçek bir demokratik dönüşüm, tanımanın ötesinde, toplumun kolektif siyasal iradesinin meşru kabul edilmesini ve özörgütlenme hakkının tanınmasını gerektirir. Aksi halde reform söylemi, iktidarın daha incelmiş bir yönetme tekniği olarak kalacaktır.
Haber: Rêdûr Dîjle / MA









