Önder Apo insanı ‘doğanın kendi üzerine düşünme hali’ olarak tanımlar. İnsan, maddi doğanın bir parçası olan ancak bu maddi doğada yaşarken yapıp ettikleriyle madde olma durumunu aşarak doğanın madde olma durumu üzerine düşünebilen, görüş üretebilen ya da değişimde bulunabilen bir varlık
Dilzar Dîlok
Yaşam karşımıza başka başka olgular çıkarıyor, olaylar ardı ardına gelişiyor. Olaylar ve yüzleşmemiz gereken yaşam parçaları karşısında doğru karar vererek, hakikatin yerine kanaatleri koymadan bir irade ortaya koymak gereksinimi duymaktayız.
Yaşam bir sorumluluk ise eğer, bu sorumluluk karşısında nasıl bir tutum aldığımız, neler yaptığımız önemli. Yaşamın bir sorumluluk olması gerçeği salt bir ulus devlet aidiyeti vatandaşlık görevi gibi mekanik anlaşılacak bir husus değildir. İnsanın anlamlı yaşayabilmesi için, içinde bulunduğu durumlarda her an karar vermek belki de kararlarını her an gözden geçirmek ve yaşam devinimine denk düşecek şekilde bir süreklileşen iradî duruş sergilemesi gerekir. Kimi zaman da içinde bulunulmasa da karşılaşılan olay ve durumlar da kişiden bir tutum bekler.
Bu belirtilenler kadınlar için fazlasıyla geçerlidir. Kürtler de bu durumdan kendilerini kurtaramazlar. Öyleyse, yaşam karşısında sorumluluk duymak, soykırım altındaki cins ya da etnisitelerin, inanç gruplarının özgür yaşamasının bir gereği oluyor.
Önder Apo insanı “doğanın kendi üzerine düşünme hali” olarak tanımlar. İnsan, maddi doğanın bir parçası olan ancak bu maddi doğada yaşarken yapıp ettikleriyle madde olma durumunu aşarak doğanın madde olma durumu üzerine düşünebilen, görüş üretebilen ya da değişimde bulunabilen bir varlık olması itibariyle maddi doğadan ayrışabilen, farklılaşabilen bir parçasıdır. Bu yüksek esneklik düzeyi insanın negatif ve pozitif eylemlerin faili olabileceğini de beraberinde getiriyor.
Basın üzerinden yansıyan haberlere, egemen sistemlerin, ulus devletçi yapıların halklara uyguladığı zulme, bununla birlikte toplumda yaşanan olaylara, toplumun hem egemen sistemlerin saldırısı hem de bu sistemin üretimlerinin yarattığı araçların dolaylı ya da direkt saldırıları karşısında yaşadığı mağduriyetlere baktığımızda doğanın kendi üzerine düşünme hali olan insanın kendisi üzerine düşünemediği bir zamanı yaşadığını görebiliyoruz.
İnsanın insan olmaktan uzaklaşmasının en ağır boyutu düşünemeyişidir. İnsan bu durumda maddi doğanın onun üzerine düşünerek kendini farklılaştıran bir öğesi olmaktan da çıkıyor, başka bir inşanın maddesi haline geliyor. Çocukların içine düşürüldüğü hal ve istismar edilişleri, küçük yaşta çalıştırılmaları, zorbalık eğitimlerinin yaşamın günlük edimi haline getirilmesi, babalardan oğullara geçen ‘yan baktın ‘kavgaları ve daha sayılacak birçok örnek, insanın içine düşürüldüğü sistemin nesnesi haline getirilme düzeyinin derinliğini gösteriyor. Diyebiliriz ki kapitalist modernite sistemi insanlığa karşı bir savaş açmıştır. Bu savaş yüzyıllara dayansa da bugün gelinen aşama insanlığın tümden kendisi olmaktan çıkarak başka bir tür düzeyine gelerek ve bu sistemin nesnesi olarak varlığını sürdürmesi tehlikesine dönüşmüştür. İnsan, nasıl insan oldu sorusu yerini, insan nasıl insanlıktan çıkıyor sorusuna bırakmaktadır.
İnsanın insanlıktan çıkmasının en fazla yaşandığı alan da erkek egemenliğinin, sistemsel olarak derinleştirilen kadın düşmanlığının ve kadın değerleri karşıtlığının geliştiği alandır. Kadın köleliği derinleştirilmeye çalışılmakta, sistemin nesnesi haline gelme durumunu en fazla yaşayan erkek karakteri, kadın üzerinde de aynı saldırıları sürdürmektedir.
Kapitalist modernite köken olarak yapısal olarak erkek egemenliğine dayanıyor, buradan besleniyor. Bundan dolayı da yaşanan her tür sistem saldırısının erkek karakterli olduğu belirtilebilir. Bundan dolayı da sistem dışına çıkılmadıkça tüm alanların erkek egemenliğini derinleştirmenin ve kadının sömürülmesinin politik alanına dönüştürüldüğü bir gerçektir. Siyaset, din, eğitim, sağlık, özel ya da genel ev, sokak ya da fabrika tüm alanlar sistemin dışına çıkılmadığı müddetçe erkek egemenliğinin derinleştirildiği, sistematik uygulamalarının artırıldığı, sağlama alındığı, bu yolla erkek-ulus-devlet sistemlerin sürekliliğinin sağlandığı alanlar oluyorlar. Ve böylece kadına yaşanacak alan bırakılmamış oluyor.
Bakurê Kurdistan ve Türkiye tablosuna baktığımızda bunu görmek zor değil. Kuşkusuz dünyanın birçok yerinde kadına yönelik saldırılar var. Ancak kendi ülkemizdeki durumu tarihsel merkeziliği açısından da çözmenin önemi da yabana atılacak gibi değildir.
Halep’te kadın asayiş üyesi Deniz Çiya’yı duymayan kalmadı. Denizi ve dağı kendi adında birleştirmenin iddiasında olduğu bellidir. Bir de Halep’teki bir Kürt kadınının adını Deniz koymasının da Türkiye sosyalist mücadelesi nezdinde bir değeri vardır. Tabi anlayan için vardır bu değer. Deniz Çiya’nın bedeni, dahası cenazesine uygulananları da herkes duydu, gördü. Kürt kadınları yüz yıldır bedenlerini onlara karşı bir savaş sahasına dönüştürmek isteyenlere karşı kendi bedenlerini erkek egemenliğinin savaş sahası, saldırı nesnesi haline getirmeme mücadelesi veriyorlar. Bunda az başarılı sayılmazlar. Çete denilenlerin Kürt kadınının bedenine sağ iken yapamadığını-yapamayacağını cenazesine yaparak intikam almaya çalıştığı görüntülerden anlaşılmaktaydı. Bunu yapanların insanlıktan fazlasıyla uzaklaştırılmış, çeteliği meslek bellemiş oldukları da aşikardı.
Başka bir tarafta da bir polisin evli olduğu kadına yaptıklarını ekranlardan gördük. Bir vahşet çetesinin ırkçı, dinci, kinci ve kompleksli tümden hayvani düzeye çekilmiş yaşam anlayışıyla Deniz Çiya’nın cenazesine yaptığından daha beterini evli olduğu kadına yapan bir erkek için ne söylenebilir! Böyle bir erkeğin biyolojik çocuğu nasıl bir zihniyete sahip olabilir, yaşamı nasıl ele alabilir, o çocuğun yaşamı için ne söylenebilir? Söylenecek çok şey olabilir ancak asıl söylenmesi gereken şudur: Mevcut sistem içinde verili erkeklikle yaşanmaz. Kadınlar kendileri olarak yaşama kararı vererek erkeklerden sonsuz boşanmayı sağlamadıkça ve erkeği dönüştürme eylemini sonuçlandıracak bir mücadeleyi yaygınlaştırmadıkça tüm erkekler çete, polis ya da uzman çavuş olsun, ki böyle olmayanlar da aynı zihniyetle erkeklik sınavlarından geçmektedir, tüm erkekler kadın düşmanlığı temelinde kapitalist modernite içinde yaşama tutunmaya çalışmaktadır. Mevcut erkekliğin kapitalist modernite, ulus devlet ya da dinci yapılanmalar karşısındaki acizliği, kadın karşısında yapıp ettiklerinden bellidir.
Elbette erkek egemenliğinin vahşeti bu iki örnekle sınırlı değildir. Sistemin erkeklik sınavı tüm erkekleri kapsamaktadır. Çocukluktan itibaren başlayan bu sınavlar hayat boyu sürmektedir ve erkekler hayatlarının tümünde bu sınavlardan geçerek sistem içinde var olabilmektedir. Bundan dolayı da başka meslek grupları ya da kesimlerden erkekleri bu egemenliğin, vahşetin ve kadın düşmanlığının dışında görmediğimizi de belirtmek yerinde olur.
Halep savaşının bölgenin geleceği açısından anlamları ve sonuçları büyüktür. Bu savaşın siyasi-askeri boyutları kuşkusuz kapsamlı değerlendirme konularıdır ve ayrı ele alınmayı gerektirir. Biz Deniz Çiya şahsında bu savaşın bir boyutuna bakma gereksinimi duyduk.
Deniz Çiya’nın kendi mücadele mevziisinde canını vermesi bir halkın varlık savaşının, özgür yaşam savaşının devamıdır. Ancak hayatını kaybetmesinden sonra ona yapılanlar kadın düşmanlığı, kadına yönelik şiddetin ulaştığı düzeyi gösterir. Bu anlamda Bakurê Kurdistan ve Türkiyeli kadınların bu şiddet karşısında yeterli düzeyde seslerini yükseltmesi anlamlı ve doğru olandır. Çetelerin nezdinde Kürtlerin bir değeri yoktur. Alıkonulan insanlara yapılan işkenceler, Diyarbakır zindanlarını ya da gerilla cenazelerine yapılanları anımsatır. Aynı aklın, aynı kirli zihniyetin ürünü oldukları açıktır. Bir yandan da Kürt halkının binlerce yıllık varlığı, Kürt kadınının her şeye rağmen sürdürdüğü direnişi karşısında duyulan öfkenin, aşağılık kompleksinin derinliğini de gösterir bu uygulamalar.
Bu olayları sadece bir kişinin yapıp ettiği olarak görmek büyük yanılgı olur. Aynı şekilde bu olayı, bir kadının yaşadığı ve ölümüyle kutsallaştığı olay olarak görmek de yanılgı olur. Bu katliam ve cenazeye yapılanlar karşısında çok farklı tutumlar gelişti. Öncelikle bazı melelerin hakaret girişimleri oldu, halkımız bunlara gereken cevabı verdi. Ancak bu durum şunu gösteriyor ki, Başurê Kurdistan’da din adı altında Kürt düşmanlığı parça eksenli derinleştirilmektedir. Yine birçok kesim bu olayı direnişi yücelterek ele aldı, anlattı. Henüz Deniz Çiya’nın fotoğrafı dahi yayınlanmadan, henüz biz onun yüzünü görmeden üzerine şarkılar yapıldı, şiirler yazıldı. Bir düşünsel derinlik, bir duygu şelalesi olması gereken sanatın böyle ortaya çıkışı, en sade deyişle ürperticidir.
Kürtler, varlık ve özgürlük savaşının ilk dönemlerinde şehitleri üzerine destanlar şarkılar yaptılar, bunların büyük anlamları oldu. Öyle ki bazı şarkılarda birlikte şehit düşen birkaç şehit de işlendi, büyük yankı da yaptı. Zilan, Beritan üzerine yapılan şarkılar tarihsel çıkışların sanata yansımasıydı. Kadının kendi ordusunu kurmasının, kadının kendi özgün örgütlenmesini geliştirmesinin, Kadın Kurtuluş İdeolojisini büyütmesinin dönemeçlerinde verilen şehitler kuşkusuz sanat alanında da var oldular. Bunları var edenler de gerçek sanatçılar oldu, tüm topluma mal olan eserler yarattılar. “Çendî hebin tu bîr nabe Beritana min” şarkısı artık hepimizindir. Artık bu şarkı tüm Kürtlerin, tüm Kürt kadınlarının sesidir. Tüm Kürt kadınlarını anlatır. Bundan dolayı Beritan şarkısı hem Kürt kadınlarının sesidir, hem de onların kendileridir. Bu anlamda özne-nesne ayrımının ortadan kalktığı bir sanat yapıtıdır.
Ancak bugün üzerinden 24 saat geçmeden, dediğimiz gibi henüz fotoğrafı yayınlanmadan, kanat takılan dijital üretim heykelleri onun yerine koyarak imgelem yaratmaya çalışmak ve bunun üzerinden klipler yapmak sanat değildir, toplumsal mücadeleden uzaklığı gösteriyor. Mücadele değerlerinin nasıl oluştuğunun yeteri kadar hissedilmediğini gösteriyor. Hatta daha ileriye götürürsek, her ne kadar estetik bir anlam inşa etmese de, sanat alanına girdiğinden ve sanat yoluyla bu tarz estetize etme girişimleri hakikat algısını kırılganlaştırıyor. Hakikat algısının kırılganlaşması gerçeğin yerini yanılgının almasını getirebileceğinden dolayı toplumsal mücadele nezdinde zarar vericidir.
Eğer sanat adına yapılanlar hakikat duygusunu bizde derinleştirmiyorsa, ki Önder Apo, sanat ve edebiyatın hakikati dile getirmenin temel yöntemlerinden olduğunu belirtmektedir, ne yapıyordur, neye hizmet ediyordur? Kuşkusuz bu soruya verilecek yanıt, bu tarz edimlerin yalanı büyüttüğü yalanın ambarına erzak taşıdığı şeklinde olacaktır.
Kadın özgürlüğü bir gerçektir. Kadın özgürlük mücadelesi keskindir, amansızdır. Genç yaştaki kadınların verdiği bu amansız mücadele karşısında onları imgeleştirerek somut mücadele alanından soyut alana çekmek, yapılması gerekenler üzerinde düşünmeyi engellediğinden, güzelleme yaparak ilahileştirdiğinden ve somut görevlerden uzaklaştırdığından zarar verici olmaktadır. Bundan dolayı somut ve hakikat alanı olan kadın özgürlük alanına doğru yaklaşmak gerekir. Araçsallaştırmamak ve araçsallaştırılmasına izin vermemek gerekir. Doğru mücadele vermenin yolu yordamı üzerinde durmak yerine şehidi soyut bir imgeye dönüştürmenin özgürlük mücadelemize bir katkısı olmayacağını hakikat sanatçıları da hakikat savaşçıları da iyi bilmektedir.
Deniz Çiya, kendi adında dağı ve denizi birleştirmişken, kendi adında bir halkın varlık mücadelesini tüm bölgenin mücadelesiyle birleştirmişken, bize düşen Onu anlamak, Ona layık olmak ve onun yarım bıraktığını tamamlamaktır. Bunun için de hakim sistemin erkek egemenliğinin yaşama yansıyan versiyonlarını, Kürt düşmanlığının ve kadın düşmanlığının boyutlarını bilmek ve tanımak gerekir. Bunun karşısında da kadın özgürlüğünün derin bilincine ulaşmak ve kadın özgürlük mücadelesi vermeden hiçbir düzeyde yaşam anlamı yaratamayacağımızın bilinciyle yaşama adım atmak gerekir.
Önder Apo kadın için şöyle der: “Ana kadın toplumu, milyonlarca yıl geçmişi olan bir toplumdur.” Kadının varlık ve özgürlük mücadelesinde tüm evrenin tarihini görmek böyle mümkün olur. Milyonlarca yıllık evren varlığının tarihi, kadında en anlamlı haline ulaşmıştır. Bu anlamda tüm insanlığın da geçmişini burada görmesini gerekli kılar. Ancak milyonlarca yıllık geçmişini yok edenin yaşam anlayışında özgürlükten ya da anlamdan söz etmek mümkün değildir.









