Rojava saldırı altındayken sessizlik, tarafsızlık değildir. Saldırganları cesaretlendiriyor, güçlükle sağlanmış istikrarı aşındırıyor ve DAİŞ’e karşı savaşanlara kötü bir mesaj veriyor
Yeni Özgür Politika Gazetesi için bir yazı kaleme alan EUTCC Başkanı Norveç Bergen Üniversitesi üyesi Prof. Dr. Kariane Westrheim, Rojava’ya yönelik saldırılara dikkat çekti.
Yayımlanan yazı şöyle:
“Kürt halkı ile Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi bünyesindeki tüm topluluklar, bugün varlıklarını, demokratik kazanımlarını ve ortaya koydukları barışçıl, çoğulcu Ortadoğu vizyonunu hedef alan yeni ve son derece tehlikeli bir saldırıyla karşı karşıya. Rojava Devrimi’nin başlamasından bu yana; tabandan demokrasiye dayanan, kadın özgürlüğünü esas alan, etnik ve inanç zenginliklerinin birlikte yaşamını, toplumsal adaleti ve ekolojik sorumluluğu merkezine alan özgün bir öz yönetim modeli inşa edildi. Bu model, bölgede hâkim olan otoriterliğe, mezhepçiliğe ve dinci aşırıcılığa karşı somut, yaşayan ve güçlü bir alternatif oluşturmaktadır.
Bu özgün demokratik deneyim, bugün ciddi bir tehdit altındadır. Özerk Yönetim’in çok etnisiteli ve demokratik öz yönetim yapısı, El Kaide’nin devamı niteliğindeki Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) tarafından hedef alınıyor. HTŞ’nin bu geçiş sürecine entegre edilmesi ve siyaseten meşrulaştırılması, Suriye halkları açısından açık bir tehlike ve ağır bir ihanettir; baskı, şiddet, infazlar ve İslamcı otoriterlikten sorumlu bir yapının aklanması anlamına geliyor.
Bu saldırılar, insan hakları, demokrasi ve kalıcı barış yerine jeostratejik çıkarları, bölgesel güç dengelerini ve ekonomik kazancı önceleyen uluslararası aktörler tarafından sessizce tolere; kimi durumlarda ise dolaylı biçimde teşvik ediliyor. “Diplomatik gerçekçilik” ve “istikrar” söylemleri ardına gizlenilerek, insanlık dışı ve otoriter bir İslamcı güç meşrulaştırılıyor; buna karşılık bölgede ortaya çıkmış en ilerici demokratik deneyimlerden biri sistematik biçimde hedef alınıp tasfiye edilmek isteniyor.
Kötü bir mesaj veriliyor

DAİŞ’e karşı ABD liderliğinde kurulan Uluslararası Koalisyon’un sessizliği ve eylemsizliği kınanmalı. Binlerce Kürt, Arap, Süryani, Ermeni ve enternasyonalist savaşçı, yalnızca bölge halklarını değil, küresel güvenliği de korumak uğruna yaşamını yitirdi. Bu ortak geçmişe ve açık sorumluluğa rağmen Koalisyon, bugün Özerk Yönetim saldırı altındayken sessiz kalıyor. Bu sessizlik, tarafsızlık değildir. Saldırganları cesaretlendiriyor, güçlükle sağlanmış istikrarı aşındırıyor ve DAİŞ’e karşı savaşanlara kötü bir mesaj veriyor. Jeopolitik öncelikler değiştiğinde, onların yaşamlarının ve fedakârlıklarının gözden çıkarılabileceği söyleniyor. Bunun sonucunda, Şam’daki yönetim, QSD ve Özerk Yyönetim’e savaş ilan etti. Bu aklı veren Türkiye, destekçi rolünü de üstlendi. Türk devleti, Türkiye’de kamuoyuna barış ve uzlaşma söylemleri sunarken Kürt halkına ve onun siyasal kazanımlarına karşı doğrudan askeri müdahale, vekil güçler, siyasi baskı ve diplomatik manevralar yoluyla savaş politikasını sürdürüyor. Söylemde barış dile getirilirken, pratikte savaş yürütülüyor. Uluslararası toplumun bu ikiyüzlülük karşısındaki ısrarlı sessizliği ise fiilî bir suç ortaklığı anlamına geliyor.
YPG ve YPJ’nin silahlı direnişi ve kararlılığı sayesinde DAİŞ askeri olarak yenilgiye uğratılmış olsa da örgütsel olarak ortadan kalkmış değildir. DAİŞ bugün hâlâ yeraltı ağları biçiminde varlığını sürdürüyor; istikrarsızlık ve kaostan beslenerek yeniden örgütlenip militan devşiriyor. Özerk Yönetim’e yönelik devam eden saldırılar, doğrudan DAİŞ’in yeniden güç kazanmasına hizmet ediyor. Bölge dışı için de son derece ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturuyor.
Cihatçılar iktidarla ödüllendiriliyorlar
El Kaide kökenli bir yapının bugün meşru bir yönetim aktörü olarak sunulması; buna karşılık Kürtlerin öncülük ettiği, çok etnisiteli ve demokratik ilkelere dayanan bir yönetimin “yasa dışı” ilan edilmesi son derece kaygı vericidir. Bu gerçekliğin tersine çevrilmesi, uluslararası siyasetin kendi ilan ettiği ilke ve değerlerden ne ölçüde vazgeçtiğini açıkça ortaya koyuyor. Demokrasiye, kadın özgürlüğüne ve çoğulculuğa sahip çıkanlar yalnızlaştırılırken; baskıyı, infazları ve dışlamayı temsil edenler tanınma ve iktidarla ödüllendirilmektedir.
Model, kusursuz değil ama gerçektir
Kuzey ve Doğu Suriye halkları, hayal edilebilecek en ağır koşullar altında dahi, başka bir Suriye’nin ve başka bir Ortadoğu’nun mümkün olduğunu gösterdi. Araplar, Kürtler, Süryaniler, Asuriler, Ermeniler, Türkmenler, Êzîdîler, Hristiyanlar, Müslümanlar ve diğer topluluklar; halkın doğrudan katılımına dayanan meclisler ve konseyler aracılığıyla birlikte yaşadı ve birlikte yönetti. Kadınlar siyasal, toplumsal ve askeri yaşamda öncü roller üstlendi. Bu model kusursuz değildir; ancak gerçektir, canlıdır, gelişmektedir ve halkların yaşanmış deneyimleri ile özlemlerinden doğmuştur.
Rojava ile dayanışmanın önemi
Uluslararası toplumu, sivil toplumu, sendikaları, feminist hareketleri, insan hakları örgütlerini ve dünya genelindeki demokratik güçleri sessizliği bozmaya; Rojava’ya yönelik saldırıların derhal sona erdirilmesi ve bu yapının meşru bir siyasal aktör olarak tanınması için birlikte harekete geçmeye çağırıyoruz.
Rojava ile dayanışma, yalnızca Kürtlerle dayanışma değildir. Bu, otoriterliğe ve dinci aşırıcılığa karşı demokrasi, onur ve kendi kaderini tayin hakkı için mücadele eden herkesle dayanışmadır. Rojava’nın savunulması, tarih boyunca çok fazla savaş, ihanet ve sessizlik görmüş bir bölgede umudun savunulmasıdır.
Gelin Rojava/Kuzey ve Doğu Suriye’nin yanında birlikte duralım; aynı zamanda halklarını ve topraklarını savunurken yaşamını yitirenleri saygıyla analım. Teröre karşı savaşanların terk edildiği, buna karşılık düşmanlarının “küresel siyasal çıkarlar” adına güçlendirildiği bir geleceği kabul etmiyoruz.
* Prof. Dr. Kariane Westrheim, EUTCC Başkanı, Bergen Üniversitesi, Norveç / Yeni Özgür Politika









