bu mecranın okurlarının gayet iyi bildiği bir gerçeği hatırlatarak başlamak istiyorum. kürt halkının kökleri dört ayrı devletin sınırları içinde; kökleri diyorum çünkü bugün dünyanın her yerinde doğup büyümüş, o devletlerin vatandaşı olanlar da var. kürtler bu dört devletin her birinde farklı mücadeleler yürüttü, yürütüyor. bugün türkiye’deki hareket kimlik siyaseti olarak anlaşılabilecek bir çerçevenin içinde tanımlanabilir. suriye’de gerçekleşense, bu halkın üstünde yaşadığı toprağı, ve emek de dahil olmak üzere tüm kaynaklarını kendi yönetme mücadelesi olması anlamında, geçen yüzyıldan da tanıdığımız ve tarihin en önemli dinamiklerinden biri olan ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir örneği. suriye’de 2011’den sonra oluşan konjonktür bu mücadelenin önünü açan bazı imkânlar ortaya çıkarttı. bu konjonktürde verilen mücadelenin başarılı olup olmadığını, ittifakların isabetli olup olmadığını -belki başka bir dönemde- tartışabiliriz ama daha önce de yazıp söylediğim bir noktayı tekrar edeceğim; kürt özgürlük hareketi hata yaptığında dahi, yukarıda aktarmaya çalıştığım sebeplerle tarihsel olarak haklıdır; yol açtığı toplumsal dönüşümler, bölgede ortaya çıkarttığı dinamikler başta olmak üzere birçok sebeple -yine, hata yaptığında dahi- etkili ve başarılıdır.
kürtlerin, türklerin, arapların, aynı toprakları paylaşan tüm halkların geleceği birbirine bağlı. benzer şekilde türkiye’deki özgürlük ve eşitlik hareketleriyle kürt özgürlük hareketinin kaderi de birbirine bağlı. kürtler yenilirse, tartışmada haklı çıkmayı önceleyenler de dahil, herkes yenilmiş olacak, zarar görecek.
daha önce yazıp söylediğim bir şeyi tekrar edeceğim; rojava 21. yüzyılın “1936 ispanya”sıdır. sadece dünyanın pek çok yerinden gelen ideolojik ve fiili destek sebebiyle değil, en az bunun kadar önemlisi, marksizm dışı arayışlar bağlamında da. ve muhakkak altını çizmeliyiz ki, kürtlerin kendi topraklarında tercih ettikleri paradigmaya uygun bir yapı kurmaya hakları var ancak kimsenin o kader ortaklığını unutmaya hakkı yok.
kürt özgürlük hareketi’ni şeytanlaştıran propagandalar maalesef geniş bir etki alanına sahip ve en azından türkiye’de, bununla ilgili “demokrat kamuoyunu”, “kanaat önderlerini” falan değil, evine ekmek götürme derdinde olanları da ikna edecek politikalar geliştirme konusunda biraz geç kalındı bence. o etki, yine maalesef sol güçlerin belli bir kesiminin de, kürt hareketiyle yakın durmanın kendilerini güçsüzleştireceği fikrini benimsemesine sebep oluyor, gözlemlediğim kadarıyla. bu güçlerin de aralarında bulunduğu ve laikliğe sahip çıkmayı temel önceliği sayan genişçe bir kesim, cumhuriyet ve kemalizmi savunmanın ötesinde bir hat görmüyor, bölgede tekfirci hareketlerin güçlenmesinin sonuçlarını tahayyül edemiyor, etmek istemiyor. oysa daha bir ay önce türkiye, yalova’da ışid’le çatışmada ölen polisler için yas tuttu. (aynı ışid ankara’da yüz küsur insanı katlettiğinde yas ilan edilmediğini hatırlatarak devam edeyim.)
türkiye’nin laikliği önceleyen güçleri, kürt kadınların örgütlenmelerinin, iradeleşmelerinin, öncüleşmelerinin laiklikle bağını görmüyor ama tekfirci güçler bu gücün anlamını gayet iyi kavrıyor. suriye’de kadınlara yönelik insanlıkdışı saldırılarının temelinde bu yatıyor.
başına neler geldiğini düşünmekte bile zorlandığımız bir kadına ait saç örgüsü bütün bunların simgesi ve her şeyden önce bir savaş suçuna işaret eder. savaş suçunun karşılığı muharebe alanında verilir. ancak yapılabileceklerin hepsi bu değil. artık ne kadar kaldıysa, uluslararası hukuk nezdinde hesap sorma ama bundan çok daha önemlisi teşhir bence çok önemli.
o örgüyle poz veren rami el-daş, yaptığını inkâr eden bir video yayınlamak zorunda kaldıysa, ardından tutuklandığına ilişkin haberler çıktıysa bu türkiye’den ve dünyanın her yerinden yükselen protestolar sayesinde. ama işimiz daha bitmedi. o örgünün sahibinin yasını tutmak, bu vahşetin hesabını sormak sadece kürt kadınların değil, bu bölgede ve dünyadaki tüm kadın özgürlük hareketlerinin sorumluluğu.









