‘Umut ilkesi’nin sürecin ana zeminini teşkil ettiğini vurgulayan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, zaman kaybetmeden bu hakkın yerine getirilmesi gerektiğini söyledi
Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ederken, önce Halep’te ardından da Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik, HTŞ ve Türkiye destekli paramiliter grupların saldırıları başladı. Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) saldırıları püskürtmesinin ardından 29 Ocak’ta Geçici Şam Hükümeti ile anlaşmaya varıldı.
Saldırılar devam ederken, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la bir görüşme gerçekleştirdi. Abdullah Öcalan görüşmede, saldırıların süreci baltaladığını vurguladı. Daha sonra İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, Şam ve DSG arasında imzalanan anlaşmada Abdullah Öcalan’ın çabasının önemli katkı sunduğunu kaydetti.
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Rezan Sarıca, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Umut İlkesi”, tecrit ve sürece dair soruları yanıtladı.

- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yıllardır avukatlarıyla görüşemiyor, tecrit devam ediyor. Abdullah Öcalan daha önce ısrarla avukatlarının gelmesi gerektiğini belirtti. Böylesi bir süreçte tecridin devam etmesi ve Abdullah Öcalan’ın avukatları ile görüşmemesini nasıl yorumluyorsunuz?
Bir süredir görüş trafiğinin azaldığı, tecridin yoğunlaştığı bir süreci yaşıyoruz. İmralı tarihinde tecrit her daim varlığını sistematik olarak sürdürmeye devam etti. Fakat süreçle birlikte kimi görüşmeler yaşandı. İmralı’da öncesinde mutlak bir haber alamama hali vardı. Fakat bazı aile ve heyet görüşmeleri gerçekleşti. Bizim avukatlar olarak da 2025’te iki defa da olsa bir görüşme imkânımız oldu. Ancak onunla sınırlı kaldı. Eylül 2025 itibarıyla İmralı’daki koşulların tecrit boyutuyla ağırlaştığını, yeniden aile ve avukat görüşlerinin kesildiğini ve bugüne kadar halen gerçekleşmediğini yeniden ifade etmek lazım. Bizler avukatları ve aileleri olarak Sayın Öcalan’la görüşmek istiyoruz. Ancak buna yönelik olumlu ya da olumsuz bir geri dönüş alamıyoruz. Bu da İmralı’daki koşulların halen tecrit zemininde devam ettiğini ortaya koyuyor. Bu, süreçle uyumlu bir yaklaşım değil. Bunun nedeni Sayın Öcalan’ı sınırlamak, potansiyel etkisini düşürmek hatta yeri geldiğinde özellikle keyfî bir şekilde toplumu yanıltabilmek ve yönlendirebilmek amaçlıdır. Tabii bu tür yaklaşımlar hukukun ve demokrasinin de önünü tıkama işlevini görmekte.
Süreç, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Süreciyle başlatıldı. Bunun akabinde ciddi gelişmeler ve adımlar atıldı. Ancak bunlara denk bir şekilde İmralı’da koşullar değişmedi. Buna uyumlu, hukukun tamamen kendisini orada yaşatabildiği veya siyasal bir zeminin ya da demokratik bir ortamın oluşması açısından bir değişimi göremiyoruz. Tam tersine Sayın Öcalan’ın kendisini ifade etme kanallarının çok sınırlı tutulduğunu belirtmek lazım. Ancak bu durum ne mevcut hukukla izah edilebilir ne de bu sürecin karakteriyle ve amacıyla uyumlu olduğunu söylemek mümkün. Bunun bir an önce değişmesi gerektiğini ifade ediyoruz.
- “Umut İlkesi” 10 yıldır gündemde olmasına rağmen çözülmedi. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, yasal değişiklikler için Türkiye’ye 2026 Haziran ayına kadar süre tanıdı ancak henüz somut bir adım atılmadı. Hukuki bir hak olan bu konunun siyasi bir malzeme haline getirilmesine dair ne söylemek istersiniz?
Umut İlkesi, bu sürecin ana zeminini teşkil ediyor. Bu sürecin başlangıcında yapılan çağrıların odağında da Umut İlkesi’nın sonuna kadar yaşam bulmasına dair taahhütler ve ifadeler söz konusuydu. Ancak siyasal boyutuyla dahi bunun yerine getirilmediğini, buna dair uyumlu adımlar atılmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2014 yılında “ihlal” kararı verdi. Şimdiye kadar uluslararası hukuk bağlamında ve Türkiye’nin anayasal sorumluluğu bağlamında bunun yerine getirilmesi gerekirdi. Ancak belirsizliğe ve negatif bir zamana bırakılmış durumda.
Şimdiye kadar Türkiye, Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi’ne (BK) bu konuda adım atılmayacağına dair bildirimlerde bulundu. Türkiye bunun istisna olduğunu ifade etse de AİHM bunun yapısal, sistematik bir sorun olduğunu ve “derhal” Türkiye’nin buna uygun adımlar atması gerektiğini ifade etti. Fakat Türkiye ne AİHM kararına uygun adım attı ne de Bakanlar Komitesinin çağrılarına uyumlu adımlar attı. Çünkü Bakanlar Komitesi bazı yol ve yöntemlere işaret etti. Türkiye’nin karara uygun çözüm modeli getirmemesindeki ısrarına karşı kendi takip sistemini ileri seviyeye taşımasa da Türkiye’ye aslında Meclis’te verilen yasa tekliflerini değerlendirebileceğini, hatta bu süreçte Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun da bu konuya eğilebileceğini ve çalışma yapabileceğini işaret etti. Ancak ne Meclis ne de Meclis komisyonu bu konuda herhangi bir adım atmadı. Ayrıca şu an geçiş hukukunu işaret edecek ortak rapor sürecinden geçiyoruz. O raporlarda Umut İlkesi’nın yer almamasına dair kimi demeçler verildiğini görüyoruz. Hem Anayasa ve Avrupa hukukuna göre atılması gereken bir adımken hem de Türkiye’deki siyasi koşulların, yani Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin gerektirdiği bir çalışmayken buna dair hiçbir işaretin verilmemesi kabul edilebilir bir durum değil.
Bu konuda şöyle bilinçli bir şekilde yanlış bir bilgi de dolaştırılıyor. İktidar kanadında Sayın Öcalan’ın bu konuda bir talebinin olmadığı söyleniyor. Fakat bu doğru değil. Çünkü doğrudan Sayın Öcalan’la yaptığımız avukat görüşmesinde bize, “Umut İlkesi’nın gereğinin yerine getirilmesi gerekiyor” dedi. Hukuk, demokrasi ve adalet açısından baktığımızda Umut İlkesi’nın uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu ifade ediyordu. Devletin böyle bir sorumluluğu var. Devletin artık buna çözüm üretmesi gerektiğini ifade ediyordu. Bunun daha gerisine gittiğimizde; 2021 yılında Sayın Öcalan adına biz mahkemelere özgürlük başvurularında bulunduk. Sayın Öcalan’ın artık özgür bir yaşama kavuşması gerektiğini, hukuki ve siyasi altyapısıyla bu özgürlük talebinde bulunduk. Yine bu talebi Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdık. Fakat AYM, Umut İlkesi başvurusunu sessizliğe terk etmiş durumda. Sayın Öcalan’ın geçmişten bu yana Umut İlkesi’nın yaşama geçmesi için iradesi, talebi ve başvurusu var. Israrla iktidarın buna dair talebinin olmadığını söylemesi kamuoyunu yanıltmayla ilgili bir durum. Bu konuda adım atmamanın gerekçesinin üretildiğini görüyoruz. Bunu da kesinlikle kabul etmiyoruz. Sayın Öcalan’a dair zaman kaybetmeden Umut İlkesi’nın yerine getirilmesi gerekiyor.
- Abdullah Öcalan son mesajında Suriye’deki saldırıların süreci baltaladığını söyledi. Türkiye tarafı neden süreci bu kadar açıktan hedef alıyor?
Dünden bugüne Rojava, kapladığı alandan çok daha büyük bir anlama kavuşmuşken bunun ortadan kaldırılması girişimleri de o büyüklükte sorunlar doğurma potansiyeli taşır. Sürece rağmen devletin yıllardan bu yana Kürt meselesine yaklaşımını çok değiştirmediğini görüyoruz. Tarihi gelişmeler yaşandı, yaşanıyor. Ben Halep’ten önce ve Halep’ten sonra diye tüm gelişmeleri yeniden okumak gerektiğini düşünüyorum. Bir yılı aşkın bir süre boyunca devletin süreçte tam olarak ne tür adımlar atacağına, nasıl gelişmeler yapacağına dair kimi endişeler söz konusuydu. Son Rojava meselesinde yapılan açıklamalar ve atılan kimi adımlar konumlanmanın bu süreç aralığında belirginleştiğini gösterdi. Yeniden eski kodlara benzer yaklaşımların, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünü sürdürebilecek yaklaşımların ortaya konulduğunu gördük. Bunun Türkiye halklarına ve Kürt halkına demokratik bir gelecek sağlayamayacağını peşinen söylemek lazım. Dolayısıyla devletin ve hükümetin yapması gereken, Kürt meselesine yaklaşımını stratejik düzeyde değiştirmesi ve demokratik yönden dönüşmesidir.
Rojava’da 30 Ocak’ta ilan edilen mutabakatın bu değişim ve dönüşüm için dönüm noktası olmasını bekliyoruz. Fakat bu aşamaya kadar yaşanan birçok gelişme ve söylem, devlet politikasında değişimin ciddi zaman alacağına işaret ediyor. Örneğin Kürt sorununu tanımama, süreçle birlikte sorunun ortadan kalktığına dair kurgusal yaklaşımlar ve değerlendirmeler oluşuyor. Kürdü kabul etmede görece ilerleme var fakat bu, sorunun gerçek bir tanımı karşısında anlam ifade eder. Aksi takdirde her zaman söylemlerden geri dönüş yaşanır ki Halep’te bunun işaretleri görüldü. Kürtlerin varlığının kabul edilmesi, Kürt sorununun çözüldüğü şeklinde kurgulanıyor. Süreci de bu tarihi meselenin üzerini kapatma aracına dönüştürme gayreti olduğunu görüyoruz. Oysaki tam da siyasal ve hukuksal zeminde hakikati konuşma zamanıdır.
Barış ve Demokratik Toplum sürecinin üzerinden epey bir zaman geçti. Bu süre zarfında Kürtlerin ilk kolektif refleksinde, yani Rojava’ya yönelik uluslararası komploda Kürtlerin gösterdiği siyasi ve demokratik reflekse yönelik devlet eski kodlardan çok uzaklaşmadı. İfade ve gösteri hakları yasaklandı; yüzlerce gözaltı, çok sayıda tutuklama, kötü muamele ve işkence vakaları gelişti. Oysaki sürecin temel karakterine uygun şekilde şiddetin ortadan kalkması ve siyasal mücadele alanının özgürleşmesi gerekmektedir. Bunların bir çözüm getirmediğini gördük ve umuyoruz ki devlet de bunu görür. Dolayısıyla son gelişmelerin Kürtlerin, Türkiye ve Suriye halklarının birlikte kazanacağı bir sürece vesile olması gerektiğini ifade edebiliriz.
- Rojava’ya yönelik saldırıları “yeni bir uluslararası komplo” olarak nitelendiren Abdullah Öcalan, bu kaotik süreçten çıkış için nasıl bir model öngörüyor ve bu çözümün önündeki temel engeller nelerdir?
Yeniden 15 Şubat tarihine geliyoruz. 1999 yılında Kürtlerin nezdinde uluslararası bir iş birliğinin gerçekleştirildiğini gördük. Sayın Öcalan şahsında Kürtlere yönelik uluslararası bir komplo gerçekleştirildi. Sayın Öcalan bu son yaşananları “yeni bir 15 Şubat komplosu” olarak ifade etti. Gerçekten yaşananların derinliği ve kapsamına baktığımız zaman kıtalar arası bir iş birliğinin; dünya egemen güçlerinin, bölgesel güçler dahil farklı coğrafyalardaki birçok gücün Kürtlerin tasfiyesine yönelik bir ortaklaşmaya gittiğini, böyle bir tehlikenin doğduğunu gördük. Kürtler böyle bir bilinçle bugüne geldiğinden nelerle karşılaşabileceklerini fark edip hızlı bir şekilde refleks ortaya koydu. Şimdilik bu planlar durdurulmuş oldu. Ciddi anlamda bir kırılma yarattığını gördük. Ancak bunun neye evrileceğinin garantisi yok. Bizler çözümsüzlük politikalarının bu coğrafyadaki halklara hiçbir getirisinin olmayacağını, bir arada yaşamın ve ortak yaşamın inşa edilmesi gerektiğini, devletlerin bunun üzerine çözümler üretmesi gerektiğini ifade ediyoruz.
Ancak savaş ve şiddet dışında bu güçlerin halklara getirdiği bir çözüm modelinin olmadığını da görüyoruz. Bunun karşısında alternatif olarak tek çözüm modelinin Sayın Öcalan’ın demokratik ulus paradigması ile bir çıkış yaptığını görüyoruz. 27 Şubat hamlesiyle bunu uygulamaya dökecek bir süreç de başlattı. Bunun görülmesi gerekiyor. Kürt halkı bunun farkında, diğer halklar da bunu görmüş olmalı ki Kürtlerle ciddi bir dayanışma ve destek mücadelesi içerisine girdiler. Lakin bunun hayata geçmesinin önünde engeller var. Bunun başında Sayın Öcalan’ın koşulları geliyor. Bu koşulların bir an önce değişmesi, bölgede savaş ve şiddet dışı demokratik bir geleceğin inşasında Sayın Öcalan’ın rolünü oynaması gerektiğini ifade edebiliriz.
Böyle bir süreçte Sayın Öcalan diyalog ve uzlaşı yönteminin geliştirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Yani şiddetin asla kabul görmeyeceği, savaşın olmadığı, katliamların, ölümlerin, gözyaşının ve kanın dökülmediği bir yöntemin esas alınması gerektiğini belirtiyor. Bütün farklılıkların, kültürlerin ve inançların siyasal özne olarak kendi yaşamlarını demokratik temelde yürütebilecekleri ve bir arada yaşayabilecekleri bir model sunmaktadır. Bunun Kürtler özelinde bütün halklar tarafından Rojava’da 10 yıldan fazla bir süredir yaşama geçirildiğini görüyoruz. Bugün Rojava’da yaşananlar buna yönelik bir müdahale ve saldırı özelliğini de elbette taşıyor. Fakat şu aşamada halkların birlikte dayanışma içerisinde gösterdiği mücadelenin bir gelecek vadettiğini söyleyebiliriz.
Son heyet görüşmesi net şekilde gösterdi ki Halep’te yaşananlar dışında Sayın Öcalan’ın öncelediği hiçbir şey yoktu. İlk Halep saldırıları geliştiğinde Sayın Öcalan bu tehlikenin büyüklüğünü tarif etmiş, başka hiçbir gündemin önemli olmadığını dile getirmiş ve güncel uluslararası komployu durdurma gayreti içerisine girmiştir. Varsa yoksa o meselenin bir an önce savaş ve şiddet dışında bir çözüme kavuşması amacıyla bir mücadele içerisine girdiğini ve başka hiçbir konunun tartışılmaması gerektiğini belirtti. Sayın Öcalan’ın her zaman güncel olarak nasıl bir düşüncede olduğu, nasıl bir tutum ve duruş içerisinde olduğu, ne söylediği önemlidir. Fakat bu sorunları doğuran bir tecrit zemini var maalesef.
Sayın Öcalan’ın şeffaf ve objektif olarak neler söylediği kayda geçirilmelidir. Bunun doğrudan kamuoyuna yansıtılması gerekiyor. Ancak avukat görüşmeleri yok, Sayın Öcalan’ın doğrudan düşünceleri kamuoyuyla paylaşılmıyor. Her türlü saldırı ve manipülasyonu ortadan kaldıracak tek şey, Sayın Öcalan’ın doğrudan kamuoyuna seslenmesidir. Bu yüzden işte ‘Umut İlkesi’ sürecinin geleceğin en önemli zemini olduğunu söylüyoruz.
Haber: Ömer İbrahimoğlu \ MA









