Kürtlerin kendi kimliğiyle, diliyle ve siyasal iradesiyle var olabilmesi, Türklerin ve diğer halkların güvenliğini tehdit eden değil, tam tersine ortak geleceği güçlendiren bir zemindir. Zehirlenmiş faşist zihniyet bu hakikati sürekli çarpıtmaktadır
Tayip Temel
Ortadoğu, uzun süredir alışıldık kriz döngülerinin ötesine geçen bir çözülüş veya bir anlamda çözüm sürecinden geçiyor. İran’da derinleşen toplumsal ve siyasal gerilim, Suriye’de askeri dengelerin ötesine geçemeyen ve hâlâ anayasasız “çözüm” arayışları, Irak’ta sürekli yeniden üretilen kırılganlık ve Türkiye’de bir türlü yol alınmadığı için kapanmayan demokratikleşme tartışmaları, birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Hepsi, yüzyıl önce kurulan siyasal düzenin artık işlememesinin sonuçlarıdır. Bir nevi eski düzenin çatırtı sesleridir.
Bu düzenin temelinde, Ortadoğu’nun tarihsel ve toplumsal gerçekliğiyle uyumsuz bir baskıcı, katı-inkarcı ulus-devlet anlayışı yatmaktadır. Tek kimlik, tek merkez ve güvenlik öncelikli yönetim modeli; kısa vadede kontrol sağlamış olabilir, ancak uzun vadede barış üretmediği artık açık biçimde ortadadır. Bugün yaşanan krizlerin çoğu, bastırılan toplumsal gerçeklerin geri dönüşüdür. Tarihi hakikatler bizi bastırmazsınız buradayız diyor.
İran’daki kriz, yalnızca bir yönetim sorunu olarak adlandırılamaz. Yaşanan kaos farklı kimliklerin siyasal sistem içinde yer bulamamasının yarattığı yapısal bir tıkanmadır. Suriye’de savaşın bitmiş gibi sunulmasına rağmen toplumsal barışın kurulamaması da aynı nedenledir. Irak’ta esnemesine rağmen mezhepçi merkeziyetçilik, ülkeyi bir arada tutamıyor, aksine sürekli pazarlık ve kriz üreten bir yapıya dönüşmüştür.
Türkiye de bu tablonun dışında değildir. Kürt meselesinin uzun yıllar güvenlikçi politikalarla ele alınması, sorunu çözmemiş. Bu ağır sorunu her geçen gün daha karmaşık hale getirmiştir. Bugün gelinen noktada mesele şuraya gelip dayanmıştır artık; Türkiye, birlikte yaşam fikrini demokratik bir zeminde inşa edip yasal zeminde kurabilecek mi, yoksa eski korkuların içinde kalmaya devam mı edecek? Meclis Komisyonu‘nun önündeki cevap bekleyen soru da budur.
Bu soruya dair en kapsamlı ve sistemli yaklaşım, yıllardır Abdullah Öcalan tarafından dile getirilmektedir. Öcalan’ın temel vurgusu nettir. Ona göre Ortadoğu’da ne baskıcı ulus-devlet modeli ne de onun dinci versiyonları çözüm üretmektedir. Çözüm, halkların, inançların varlığını inkâr etmeden, mevcut sınırlar içinde demokratik bir birlikte yaşam modelinin inşa edilmesidir.
Bu yaklaşım, çözüm istemeyen savaş rantçıları tarafından özellikle Türkiye’de bilinçli biçimde çarpıtılmıştır. Oysa Öcalan’ın savunduğu çizgi, savaşı, çatışmayı toplumsal ayrılmayı değil, varlığın her boyutuyla tanındığı gönüllü bir birlikteliği esas almaktadır. Kürtlerin kendi kimliğiyle, diliyle ve siyasal iradesiyle var olabilmesi, Türklerin ve diğer halkların güvenliğini tehdit eden değil, tam tersine ortak geleceği güçlendiren bir zemindir. Zehirlenmiş faşist zihniyet bu hakikati sürekli çarpıtmaktadır.
Bu anlamıyla Kürt kamuoyu açısından bugün önemli bir eşik söz konusudur. On yıllardır inkâr ve imha politikalarına rağmen Kürt varlığı artık tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Kürt kimliği, Ortadoğu’nun merkezinde belirleyici ve kalıcı bir siyasal ve toplumsal gerçeklik haline gelmiştir. Bu, geçici bir kazanım değil, tarihsel bir eşiktir. Bu kazanımları demokratik ulusal birlik ve toplumsal direngenlikle koruyabilirler. Öcalan’ın perspektifi, bu kazanımı kanlı savaş ve çatışmayla değil, demokratik siyaset ve uzlaşıyla kalıcılaştırma iradesini temsil etmektedir.
Suriye’de Kürtlerin yok sayıldığı hiçbir çözümün ayakta kalamayacağı artık sahada da görülmektedir. Irak’ta federal yapı, tüm eksiklerine rağmen inkâr siyasetine göre daha az yıkıcı sonuçlar üretmiştir. İran’da ise Kürtler başta olmak üzere farklı halkların tanınmadığı bir reform sürecinin başarı şansı yoktur. Türkiye’de de aynı gerçeklik geçerlidir. Bu hakikati görmezden gelmek onun olmadığı anlamına gelmemektedir.
Öcalan’ın yıllardır savunduğu demokratik çözüm yaklaşımı, parçalamayı değil, onurlu bir iç barışı güçlendirmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle silahlı yöntemlerden demokratik toplumsal dirilişe yönelme çağrıları yaptı. Bu yüzden Suriye yeni bir iç savaşa yaklaşmış iken başta Kürt siyasi güçlerin tümüne, Şam’a ve Ankara’ya çağrılar yaparak, ‘Kürt halkını tanıyın, inkarı bırakın, müzakere masasına dönün. Aksi durumda yüzyıla yayılacak bir kanlı bir çatışmaya neden olacaksınız. Bu risk var’ diye uyarılar yaptı. Bu nedenle Suriye’den Irak’a sıçrama ihtimali olan bir Kürt – Arap savaşını durdurun diye tüm Kürt liderlerini göreve çağırdı.
Buradan da anladık ki barış, zayıflık değil, toplumsal ve siyasal özgüvenin ifadesidir.
Bugün Ortadoğu’da hem laik hem de dini referanslara dayalı baskıcı devlet modelleri ciddi bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Bu modellerin ürettiği korku dili, artık toplumları ikna edememektedir. Halklar, kimliklerinden vazgeçmeden, kendi özyurtlarında birlikte yaşamanın yollarını aramaktadır.
Açıktır ki Kürt meselesi bu açıdan bir anahtar konumdadır. Kürtlerin özgürlüğü, başkasının kaybı anlamına gelmemektedir. Aksine, Kürtlerin tanındığı bir Ortadoğu; Türkler, Araplar ve Farslar için de daha istikrarlı ve güvenli bir Ortadoğu demektir. Öcalan’ın ısrarla vurguladığı nokta tam da budur.
Ortadoğu bugün bir yol ayrımındadır. Ya çöken ulus-devlet kalıplarında ısrar edilerek krizler derinleşecek ya da halkların eşitliği ve birlikte yaşamı esas alan demokratik bir siyasal anlayışla yeni bir denge kurulacaktır. Bu denge, zorla değil, rıza ile kurulacaktır.
Korku siyaseti tükenmiştir. İnkâr artık sürdürülemez. Bugün barış ve demokratik çözüm, ahlaki bir tercih olduğu kadar tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir. Kürtler için bu, kazanımlarını kalıcılaştırma, tüm bölge halkları ile varlığından bir milim geri adım atmadan, ortak geleceği güvence altına alma yoludur.









