Gelecek, milliyetçi hezeyanlarda değil, farklılıkların hukukunu koruyan, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplumsal sözleşmededir. Halklar için temel görev, bu küçük burjuva eğilimlere teslim olmak değil, demokratik birliği ve ortak yaşam iradesini savunmaktır. Ortadoğu’nun bu krizden çıkışı, milliyetçiliğin kör karanlığında değil, halkların iradesiyle örülen demokratik modernitededir
Erdal Ceylan
Dünya ve Ortadoğu’da özelde de Kuzey ve Doğu Suriye’de derinleşen kriz ve bölgesel denklemlerin yeniden kurulduğu bu sancılı süreç, sadece yerel bir askeri hareketliliği değil, modernite krizinin en derin fay hatlarını da açığa çıkarmaktadır. Bu kaos ortamında, halkların tarihsel bir arada yaşama iradesini temsil eden “halkların kardeşliği” tezine saldıran milliyetçi odakların argümanları, aslında Ortadoğu’yu ucu bucağı olmayan bir iç savaş sarmalına hapsetme niyetindedir.
Öncelikle şunu söylemek gerekir. Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanan gelişmeler halkların kardeşliği stratejisinin öldüğü anlamına gelmemektedir. Geçmiş ve günümüzün pratiğinin analizi yapıldığında görünen şey halkların kardeşliği ve demokratik ulus tezinin tüm toplumda yeterli derecede örgütlü kılınmamış olmasıdır. Bölge aşiret yapıları demokratikleştirilememiş, tüm halk tabanında bunu sağlayabilecek bir demokrasi bilinci yaratılamamıştır. Bölge aşiretleri demokratik ulus felsefesiyle örgütlenmemiş olması ve özgüce dayanma konusunda yaşanan yetersizlikler mevcut duruma neden olmuştur.
Muğlaklaştırılmış bir kavram altındaki gerçek
Milliyetçiliği tanımlamak çok kolay değildir, çünkü bu kavram tek başına işlev görmez. Bu kavram: “yurttaşlık, yurtseverlik, etnizm, yabancı düşmanlığı, şovenizm, emperyalizm…” gibi terimlerle zenginleşmekle kalmamış; millet, milliyet, etnisite, kültür, ırk, ırkçılık, halk, yurtseverlik vb. diğer terimlerle de iç içe geçmiş ve bir müphemliğe bürünmüştür. Her ne kadar konu ile ilgili çalışma yapanların neredeyse tümü kavram ile ilgili var olan müphemliği kabul etmiş ve onu açıklığa kavuşturmaya çalışmışsa da, bu amacın tam olarak gerçekleştirilebilmiş olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü egemenler kendi amaçlarını bu kavramı muğlaklaştırarak gerçekleştirirler. Milliyetçilik ulus devletin dini ve ideolojik zırhıdır. Ulus devlet milliyetçilik yoluyla halklar arasında düşmanlık, karşıtlık tohumları ekerek sürekli bir kaos ortamı yaratmakta ve bu kaos ortamından yararlanarak kendini vazgeçilmez kılmaktadır.
Son yüzyılda Ortadoğu’da yaşanan milliyetçiliğin en büyük kaybedenlerinden biri Kürtler olmuştur. Egemen ulus devletler tarafından asimilasyon ve soykırım politikalarının kurbanı olmuştur. Buna cevaben geçmişte ve günümüzde de Kürtlerde gelişen İlkel milliyetçi eğilimler de aşiret yapısına dayanan bir siyasi programla dış güçlerin müdahale ve kullanımını meşrulaştıran bir rol oynamışlardır.
Geçtiğimiz yüzyıla ana hatlarıyla bir baktığımızda dünya savaşları ve soykırımların temel ideolojik gıdasının milliyetçilik olduğunu görürüz. Özelde de Ortadoğu’da binlerce yıldır ortak bir yurdu paylaşmış farklı renk ve kültürler arasında ortak yaşam iradesini parçalayan ve onları birer maşa veya kobay haline getiren emperyalist bir araç haline getirmeye çalışmıştır.
Bugün Avrupa’nın konforlu ortamında veya büyük metropollerin güvenli bölgelerinde konumlanmış, sahadaki gerçeklikten kopuk küçük burjuva çevreler, “halkların kardeşliği öldü” hükmünü verirken aslında kendi entelektüel çoraklıklarını sergilemektedirler. Bu çevrelerin tuzu kuru yaklaşımı, klavye başında üretilen ve hiçbir bedeli ödemeye yanaşmayanların teorileridir. Ne yazık ki, bu psikolojik-siyasi ortamda kitleler de söz konusu söylemlerden etkilenmektedir. Halkların bu söylemlerin arkasındaki gerçekleri görmesi gelecekleri açısından hayati önemdedir.
Sahadaki son durum bize şunu göstermiştir kadın öncülüğünde dil, din renk ayrımı gözetmeksizin birleşen halk bu saldırıların önündeki en büyük demokratik barikat olmuştur. Bunu görmeyenler “Hobbesçu bir herkesin herkesle savaşı” durumunu dayatmaktadırlar. Oysa milliyetçi bir saikle savunulan bu görüşler, bölgeyi sadece daha fazla dış müdahaleye ve totaliter karanlığa açık hale getirmektedir.
Milliyetçilik kazanırsa: Bir çöküş senaryosu
Milliyetçi antagonizmaların zaferi, bölge halkları için bir “kurtuluş” değil, küresel güçlerin hegemonyasını pekiştiren bir araçtır. Eğer bu tekçi ve dışlayıcı zihniyet kazanırsa, yaşanacak tablo şudur:
- Sürekli Savaş Hali: Ortadoğu, yüzyıllık bir kaos döngüsüne mahkûm edilir.
- İnsani Yıkım: Milliyetçi saldırganlığın sonuçları; daha fazla göç, daha fazla yıkım ve telafisi imkânsız bir insan hakları enkazıdır.
- Diplomatik Felaket: Farklılıkların hukukunu koruyan toplumsal sözleşmelerin yerini, sürekli sınır çatışmaları ve etnik temizlik girişimleri alır.
Kuzey ve Doğu Suriye’deki mevcut durum, sadece yerel güçlerin değil, küresel aktörlerin de stratejik çıkarlarının çarpıştığı bir merkezdir. Bu noktada demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigma, romantik bir söylem değil, aksine rasyonel bir çözüm modelidir.
Sahadaki somut dayanışma ve ortak yönetim mekanizmaları, milliyetçiliğin yarattığı parçalanmaya karşı tek barikatı oluşturmaktadır. Milliyetçilik, bölge halklarını birbirine kırdırarak küresel güçlerin müdahale alanını genişletmektedir. “Halkların kardeşliği” fikrine saldıranlar, bilerek ya da bilmeyerek bu statükonun sözcülüğünü yapmaktadırlar.
Sonuç: Geleceğin inşası
Gelecek, milliyetçi hezeyanlarda değil, farklılıkların hukukunu koruyan, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplumsal sözleşmededir. Halklar için temel görev, bu küçük burjuva eğilimlere teslim olmak değil, demokratik birliği ve ortak yaşam iradesini savunmaktır. Ortadoğu’nun bu krizden çıkışı, milliyetçiliğin kör karanlığında değil, halkların iradesiyle örülen demokratik modernitededir.









