İran, uzun süredir tarihin bir eşiğinde bekliyor. Ama bu eşik, ne klasik anlamıyla bir devrim eşiği ne de medeniyetler arası bir çatışmanın sınırı. Daha çok, İbn-i Haldun’un yüzyıllar önce tarif ettiği döngüsel tarih anlayışının içinden konuşan bir bekleyiş bu: Çökmüş bir düzen, içi boşalmış bir iktidar ve ülkenin kapılarına dayanmış “barbarlar”.
2009’dan bu yana, artık periyodik bir hâl almış ayaklanmalar yaşanıyor. Seçim hilelerine karşı sokaklara çıkan kitleler, ekonomik çöküşe isyan eden yoksullar, kadınların zorunlu örtünmeye ve sistematik şiddete karşı başkaldırıları… Her biri kitle katliamlarıyla bastırıldı. Her biri, ardında daha derin bir toplumsal travma bıraktı.
Son büyük sarsıntı Tahran esnafının da isyan bayrağını çekmesiyle patladı ve İslam Cumhuriyeti tarihinin en sert bastırma dalgasına tanık olundu. Rejim, birkaç gün zarfında, internet karartması eşliğinde, resmi ve bağımsız kaynaklara göre 3 ila 30 bin arasında değişen sayıda muhalifi katletti. Vahşetten sağ kurtulan protestocuların hastane ve ev baskınlarında öldürüldüğü ya da toplanarak hapsedildiği söyleniyor. Devlet, bir kez daha kendi şiddet ve barbarlık sınırlarını zorlayarak halk isyanını bastırmış gibi görünüyor.
Molla rejimiyle İran halkları arasındaki kopuş, isyan dönemlerinde açık bir antagonizmaya dönüşüyor. Periyodik halk ayaklanmaları, her seferinde kanla bastırılmakta, her kanlı müdahale de yeni bir ayaklanmanın tohumlarını atmaktadır.
Teokratik barbarlık
İran rejimini bugün bir “medeniyet” olarak değil, kadın ve halk düşmanı bir teokratik diktatörlük olarak adlandırmak yerinde olur. Kadim bir medeniyetin kaynakları üzerine, halkını doyurmaktan aciz bir zümre uzun süredir çökmüş bulunuyor. Kürtler ve Beluciler başta olmak üzere bütün etnik bileşenler sistematik baskı altında.
Milli gelirin büyük kısmı askeri harcamalara, Şii Hilali’ni oluşturan vekalet güçlerine ve içeride toplumsal muhalefeti bastırma aygıtlarına ayrılıyor. Devrim Muhafızları ve onun paramiliter kolu Besiç, iç şiddet mekanizmasının merkezindedir. Besiç’in protestoculara yönelik silahlı saldırıları, kadınlara yönelik sistematik işkence ve “ıslah” uygulamaları, 2022’de Mahsa Amini’nin ölümüyle devlet barbarlığının sembolü haline gelmişti.
Şiddet açmazı ve “barbarlar”
İran’daki periyodik isyanlardan ne bir sosyal devrim ne de laik-demokratik bir politik devrim çıkmamaktadır. Bu bir çıkmazdır. Ve İbn-i Haldun’a göre tarih, bu tür çıkmazlarda genellikle içeriden değil, dışarıdan gelen bir kırılmayla ilerler. Tam da bu noktada manzaraya ABD dahil oluyor: İran açıklarına demirleyen donanma, savaş tehditleri ve talepler. Yozlaşmış bir düzen, meşru olmayan bir iktidar ve onu yıkma tehdidiyle kuşatma altına alan “barbarlar”.
İbn-i Haldun, barbarlığı yalnızca yıkıcılıkla özdeşleştirmez. Ona göre barbarlar, yozlaşmış medeniyetleri yıkan ama aynı zamanda tarihin ilerlemesini mümkün kılan dış güçlerdir. Medeniyetler, iç dinamizmlerini yitirip kendi içlerinden yenilenemez hâle geldiklerinde, barbar müdahaleleriyle çözülür ve yeniden kurulur. Dr. Hikmet Kıvılcımlı da bu fikri modern tarih okumasına taşımıştı: Tarihsel devrimler, kör dövüşüne dönüşmüş sınıf mücadelelerinin içinden değil, barbar enerjinin dış müdahalesiyle mümkün olur.
Bugünün İran’ı böyle bir momenti yaşıyor olabilir.
Pozitif barbar?
Ama Amerikan taleplerinin merkezinde demokratikleşme, siyasi tutsakların serbest bırakılması ya da protestoculara yönelik baskının sona erdirilmesi bulunmuyor. Asıl mesele, İran’ın nükleer güç olmasının engellenmesi ve İsrail’in güvenliğidir. Barbarca müdahaleler gündemdedir ama devrim amacıyla değil.
Trump’ın stratejik hedefi belli: İran’ı Avrasya kampından kopararak kendi jeopolitik cephesine dahil etmek. Bu bağlamda, çok konuşulan “rejim değişikliği” yerine bir rejim tadilatı bile yeterli görülebilir: Suriye’de Baas devletinin yapısı korunurken Sünni İslamcı bir kabuk yenileme operasyonuyla kamp değiştirmesi; Venezuela’da Maduro’nun kaçırılıp yardımcısıyla yola devam edilmesi gibi “cerrahi” bir tadilat. Bu günlerde Beyaz Saray’da Hamaney’i kaçırma planlarının da masada olduğu söyleniyor.
Yine de bu tür müdahaleler, niyetinden bağımsız olarak köklü dönüşüm potansiyeli taşıyor olabilir. İbn-i Haldun’un tarif ettiği gibi: Barbar, ahlaki ya da medeni olarak üstün olduğu için değil; dışsal bir şok yarattığı için tarihsel bir rol oynar.
“Medeniyet dediğin…”
Ne var ki sorun şudur: Vietnam’dan Latin Amerika’ya, Afganistan’dan Irak’a kadar sicili ortadayken ABD’nin barbarlığını, kelimenin “pozitif” tanımı içinde telaffuz etmek oldukça zor. İsrail’inse en son Gazze’de sahnelemekte olduğu soykırım, tam bir barbarlık örneğidir.
Dahası, Amerika’da tırmanan içe dönük devlet şiddeti ve barbarlaşma eğilimleri de dikkat çekicidir. Trump, Ulusal Muhafızları Kaliforniya’ya göndererek başlattığı huzursuzluğu ICE adlı teşkilat üzerinden yürüyen mülteci avıyla tırmandırdı. Minnesota eyaleti, ICE’ın arka arkaya iki sivil ABD yurttaşını sokak ortasında öldürmesinin şoku içinde. Trump’ın, Ayetullah’ın Besiç’i misali, doğrudan kendine bağlı ICE gibi paralel şiddet aygıtları inşa etme çabası içinde olduğu iddiaları var.
Bütün bunların üzerine patlayan Epstein rezaleti, yalnızca ABD’nin değil, bütün o “aydınlık” Batı medeniyetinin olabildiğince barbar “karanlık” yüzünü ifşa etmektedir.
Barbarlar savaşı
İran, tarihsel bir eşikte barbarları bekliyor. Ama adım adım yaklaşmakta olan bu savaşta medeniyetler çatışmasına tanık olmayacağız. Ne İran devleti kadim bir medeniyetin son temsilcisi ne de ABD ya da İsrail modern medeni değerlerin taşıyıcısı.
Barbarlar, barbarlarla savaşacaktır.









