Kendini tüketmiş, içsel boşluğunu küfürle makyajlamış, vitrinde parlak ama özünde çürük garip bir halet-i ruhiye ile karşı karşıyayız. Bu anlamda o ‘kutsal’ sandıkları öfkelerinin altındaki acziyeti teşhir etmek her vicdanlı Kürdün görevidir
Serdar Koktay
Modern siyasetin en trajik paradoksu, silahların sustuğu anlarda dahi savaşı sürdürmeye yeminli, ruhunu militarizmin soğuk duvarlarına hapsetmiş bir “ara kuşağın” varlığıdır. Savaşın sürekliliğinden beslenen, toplumsal barışı varoluşsal bir tehdit olarak algılayan statüko gardiyanı diyebileceğimiz bir karakter gerçekliği var ortada. Bunların ulusalcı, ırkçı ve Türk olanı olduğu gibi bir de Kürt tarafı vardır. Burada Kürt kısmına eğileceğim.
Nereden başlanır bu kesime bilmiyorum ama hayattaki en büyük başarısı YouTube ya da X’te yayın açmak olan bu histerikler ordusu; Kürt halkının değerlerini, hukukunu kendi banal-kofti milliyetçilik alanlarına çekmek için her türlü ödünü verirken, her türlü çirkin dile demir atarken durup bir dakika düşünme ihtiyacı hissetmiyorlar. Sefil kişiliğine Kürtlüğü de alet ederek öfke seansları düzenleyen bu habitus, akla gelebilecek her türlü konfor alanlarında mevzilenmiş olarak; sahada, sokakta ölümüne direnenlere, söz kuranlara, protesto edenlere söz ediyorlar.
Bu kesim, her koşulda ‘savaşanlardan daha cesur’ ancak kendi konforlu koltuğundan kalkamayacak kadar da ürkektir. Bugün demokratik bir toplum inşasına, onurlu bir barış sürecine ya da halkların eşitlik temelinde bir araya gelmesine karşı koparılan o büyük gürültünün, o dinmek bilmeyen öfke nöbetlerinin kaynağı ideolojik bir tutarlılık değil; derin bir varoluşsal tükeniştir. Kendini tüketmiş, içsel boşluğunu küfürle makyajlamış, vitrinde parlak ama özünde çürük garip bir halet-i ruhiye ile karşı karşıyayız. Bu anlamda o “kutsal” sandıkları öfkelerinin altındaki acziyeti teşhir etmek her vicdanlı Kürdün görevidir.
Pedagog Paulo Freire’in o sarsıcı tespiti, bugün barış sürecine ve demokratik kazanımlara saldıranların ruh halini tek cümlede özetler: “Baskı altında olanlar, baskı yapanın imgesini içselleştirdiklerinden ve onun çizgisini onayladıklarından ötürü özgürlükten korkarlar.”
Barış sürecine karşı geliştirilen bu histerik düşmanlığın temelinde, işte bu “özgürlük korkusu” yatıyor. Çünkü özgürlük, slogan atmanın ötesinde, her şeyden önce ağır bir sorumluluk meselesidir. Özgür olmak, kendi kararlarının, kendi hatalarının ve kendi geleceğinin sorumluluğunu üstlenmek demektir. Oysa sürekli “ulus devlet”, arkasına sığınarak barışı sabote edenler, sorumluluk almaktan kaçan, erginleşmemiş bir zihniyetin esirleridir. Onlar için efendisiz bir dünya, kaostur. Baskı yapan iktidarın gücüne tapınmak, onunla özdeşleşmek, kendi acizliğini örtmenin en kolay yoludur. Aynı noktada kesiştiklerini asla görmezler. Görseler de umurlarında değildir.
Bu tiplerin sürekli bağımsızlık ve devlet vurgusu yapması, aslında özgürlük adına yapılan bir lafazanlıktan, liberal bir kaçıştan ve oportünist bir tutumdan ibarettir. Kendi ayakları üzerinde duran, kendi meclislerini kuran, kendi kaderini tayin eden bir “Demokratik Toplum” fikri, onları dehşete düşürüyor. Onların zihinsel haritasında yol daima ulus-devlete, onun şahsında da kapitalizme ve hiyerarşiye çıkıyor. Efendi-köle diyalektiğinin dışına çıkmış, yatay ve eşit bir ilişki biçimi (barış), onların dünyasında “otorite boşluğu” olarak yer alıyor. Bu boşluğu acizlikle, hakaretle dolduruyorlar. Bu yüzden en ufak bir sivil örgütlenmeye, en ufak bir direniş nüvesine “yalan dolan” yaftası yapıştırarak, tek bildikleri yoldur.
Dikkat edin sahada bir imkân doğduğunda; hemen “tezgâh” diyorlar. Diplomatik bir kapı aralanır; “teslimiyet” çığlığı atarlar. Tarihsel bir adım atılır; “büyük oyun” diyerek mühürlerler. Çünkü demokratik çözüm ve barış inşası; emek ister, örgütlü bir akıl ve toplumsal bir sabır gerektirir. Oysa bu ekran şövalyelerinin ve şüphe tüccarlarının tek sermayesi, anlık hezeyanlardır. Bu hezeyan, analizin yerini alır; sorumluluğun üzerini örter. “Niçin” sorusunu boğar, “kim yaptı” dedikodusunu köpürtür. Böylece siyaset, bir çözüm olmaktan çıkar; kişisel egoların tatmin edildiği, risk almadan bedel ödeyenlerin yargılandığı bir “teşhir ve linç” ayinine dönüşür.
Bu güruha yakından bakıldığında, politikleşme zannettikleri şeyin aslında egemen zihniyetle “benzeşme” olduğu görülecektir. Bir derinleşme değil, tam aksine bir sığlaşma ve belleksizleşme süreci yaşanıyor. Tarihsel hafızayı diri tutmak, geçmişin acılarından ders çıkarıp barışı örmek yerine; inkâr konforu ve hamasi nutuklarla günü kurtarma eğilimi daha yatkındır. Bu bir tercihtir.
Dijital çağın en zehirli üretimi “manipülatif kanaat”tir. Belge istemez, saha tecrübesi gerektirmez, bedel ödetmez. Ortaya yarı doğru, yarı kurgu bir söylenti atılır, bağlamından koparılmış bir şey üflenir ve ve ardından “işte gerçek” diye pazarlanır. En tahripkâr kelimeleri “Zaten”dir. Zaten demiştik, zaten bilmem ne vs. Çünkü “zaten” dediğin an, mücadeleyi daha başlamadan içeriden çürütürsün. Bu söylem, halkı korumaz; halkı öğrenilmiş çaresizliğe ve dışa bağımlı bir kaderciliğe mahkûm eder. Sonra da bu kaderciliği “politik derinlik” diye yuttururlar. İlla vardır birileri, illa yutturulacak sağda solda çıkar birileri…
Peki, neden bu kadar ısrarla hakikati çarpıtıyorlar? Çünkü çarpıtma, kendi tarihsel ve güncel sorumluluklarından kaçmanın en steril yoludur. “Biz inşa edemedik” demektense “zaten izin vermezler” demek kolaydır. “Halkla bütünleşemedik” demektense “halk kandırılıyor” demek kolaydır.
Gerçeklik adına gerçekliğin reddi tam da burada başlar. Rojava’da, Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir yerinde halkın kendi öz gücüyle yarattığı bir model, bir başarı veya bir direniş gördüklerinde, bunu inkâr etmek için çırpınırlar. Çünkü o başarı, onların “onsuz yapamayız” dedikleri devlet/iktidar mitini yerle bir etmektedir.
Nesnelleşmenin tehlikelerine karşı önlem almak yerine, iktidarın nesnesi olmayı “rasyonel siyaset” zannederler. Bunların yüzüne, sözlerine iyi baktığınızda ortada ne bir yüz ne bir söz olduğunu görürsünüz.
Bu bahsettiğimiz karakterler konforlu evlerinde, Avrupa başkentlerinde veya suya sabuna dokunmadıkları Türkiye’nin herhangi bir yerinde, halkın çocuklarının öleceği bir savaşı kışkırtmaktan, barış masasını devirmekten haz alıyorlar. Çünkü olası bir barış, onların “işlevsiz kalması” demektir. Krizden, kandan ve gerilimden beslenen bir “kariyerizm” inşa edenler başka neyden korkacak? En ufak bir umut ışığı belirdiğinde, “acaba arkada ne pazarlıklar dönüyor”, “devlet tuzağa düşürüyor” ya da “Kürtler satılıyor” gibi zehirli cümlelerle zihinlere kurt düşürürler.
Sürekli çarpıtmaları, gerçeği manipüle etmeleri bir “block” kadardır. Görünüşte muhalif, görünüşte en Kürt ya da görünüşte yurtseverdirler; ama özlerinde sistemin en sadık stratejik yatırımcılarıdır. Hiçbir risk almazlar, bedel ödemezler ama bedel ödeyenlere akıl verir, direnenlere hakaret ederler, dalga geçerler. Mücadele verenin değil, “konuşanın” haklı olduğu, eylemin değil “yorumun” kutsandığı o sahte kültürü beslerler.
Barış karşıtlarının diline dikkat edin. Sürekli negatif bir dil, sürekli bir tehdit dili, daima bir düşmanlık ve hakaret dili. Hakaret etmeden dayanamamaları çok ilginçtir; adeta oksijenleri tükenmiş gibi, nefes almak için Kürt Özgürlük Hareketine saldırmak zorundadırlar. Her kelimelerinde illa bir aşağılama, bir küçümseme var. Böyle bir ruh hali normal olabilir mi?
Bu durum, güçlerinden değil, kendi tükenişlerinden kaynaklanır. İç dünyası çoraklaşmış, kendilik mücadelesi verecek bir değişim-dönüşüm cesareti olmayan insan, ancak başkasını aşağılayarak kendini “var” hissedebilir. Ona tüm çirkin muameleyi reva görenle ortaklaştıkça, kendini kurtaracağını sanır. Bu güruh, gösteri dünyasının milliyetçi, “kofti”, saptırıcı ve simülatif kodlarına sığınıyor. Gerçekten de barış isteyen birine saldırmak, demokratik bir talebi linç etmek, onlar için bir tür “sadakat ayini”dir. Bu sığınma nasıl bir kültür yaratabilir?
Sonuç olarak; demokratik toplum ve barış sürecine karşı duranların bu hezeyanları, politik bir tezden ziyade patolojik bir vakanın semptomlarıdır. Onlar, dar ve dogmatik pencerelerinden başka bir görüş alanı yaratamadıkları için, öz güce ve öz bilince dayalı bir yönetim anlayışına asla sahip olamayacaklar. Bu “Judenratvari” zihniyet, halkın iradesini sistemin çıkarlarına göre eğip bükmeye, barışı bir “teslimiyet” gibi sunmaya, direnişi ise “macera” olarak yaftalamaya, direnenlerin aldıkları kararı da alçaltmaya çalışıyor.
Bugün yapılması gereken; bunların hakaretlerine aynı dille değil, hakikatin, üretimin ve toplumsal inşanın diliyle cevap vermektir. Görünür oldukları alanlarda onların oyunlarına, etkileşim kümelerine girmemek de son derece önemlidir.









