Daha önceki yazılarımızda Trump’ın ikinci gelişini popülist rejimlerin ikinci aşaması olarak tanımlamıştık. İkinci aşama demokrasinin tamamen askıya alındığı hegemonyanın tazelendiği bir aşamadır. Bu aşamada müesses nizam ile uzlaşmış sağ popülist rejimler kaostan çıkışın reçetesi olarak görülüyor. Yeni bir düzen denemesi yapılıyor. Birikim rejimi sıkıştı, meşruiyet zayıfladı. Sistem yeni bir rızaya ihtiyaç duyuyor. Yeni düzen, uluslararası toplumun ve iç kamuoyunun baskısı karşısında meşruiyeti yeniden üretmek zorunda kalıyor. Bu nedenle meşruiyet satın alınıyor. Meşruiyet krizi yaşayan otoriter rejimler için “ödünç meşruiyet” mekanizması işliyor.
Yeni düzenin meşruiyet kalkanı ise entegrasyon ve otoriter barış ritüelleridir. Otoriter barış, ”barış” adı verilen süreçler aracılığıyla hegemonyanın yeniden üretilmesi ve genişletilmesi olarak tanımlanabilir. Eşitler arası uzlaşı ve adalet temelinde çözümü içeren klasik barışlardan farklı olan otoriter barış, şiddetin potansiyelini koruyan, ama doğrudan uygulamayan, hiyerarşik bir entegrasyon ve meşruiyet kazanma aracı olarak işliyor. Barış ritüelleri ve entegrasyon vaatleriyle maskelenmiş hegemonya, otoriter ve hiyerarşik bir küresel düzenin şifrelerini veriyor. Bu aşama, demokrasiyi tamamen askıya alan bir “simülasyon” düzenidir.
Yeni düzende ezilenlere silahsızlanma ve zorunlu entegrasyon dayatılıyor; “savaşımıza da barışımıza da katlanmak zorundasınız” deniliyor; kabul etmezlerse imha ile tehdit ediliyor. Ortadoğu’da Gazze, Şam, Beyrut ve Kamışlo gibi sistem dışı kalmış merkezler depolitize edilerek kapitalist moderniteye eklemleniyor, kapitalizmin imkanları bu merkezlere taşınıyor. Yapısal hiçbir değişimin olmadığı, yoksulluğun giderek derinleştiği, birçok temel sorunun çözümsüz kaldığı bir yerde otoriter barışlar bir süreliğine ölümleri durdurabilse bile büyük başarı olarak kaydedilir.
Türkiye, Arabistan, Mısır gibi devletli partnerlerin entegrasyonu ise kategorik olarak daha üst bir ajandayla güncelleniyor. Entegrasyon eşit partnerler arasında değil şiddetin ve gücün tekelinde, hiyerarşik bir denklemin içinde yapılandırılıyor. Matruşka misali bir sistem işliyor. Yeni düzende ordular dönüşüyor, savunma sanayinin nitelikleri değişiyor. İnsan kaynağına ihtiyaç duymayan bir savunma hattı kuruluyor. Düzenin yük paylaşımı ihmal edilmiyor. ABD, Irak ve Afganistan’da fena toslamıştı. Yeni düzende aynı duruma düşmek istemiyor. Bu nedenle maliyetleri partnerlerin sırtına yüklüyor.
Yaşananlar, NATO’nun genişlemesi ve de İsrail’in güvenlik meselelerini aşan yeni bir dünyanın ayak sesleridir. Bu denklemde kuşkusuz NATO genişliyor, İsrail’in güvenlik sorunları aşılıyor; ancak bununla birlikte dünyaya ve bölgeye yeni bir konsept dayatılıyor. Trump’ın yeni güvenlik belgesi yeni düzenin güvenlik manifestosudur. Zengezur ve Abraham Anlaşmaları partnerleri denkleme dahil etme mutabakatlarıdır.
Yeni düzende kimse asıl hedeflerinden vazgeçmiyor. Partnerler değişime ayak uyduruyor. Taraflar iş birliği üzerinden meselelere bakıyor. Herkes alacağını alıyorsa sorun olmuyor. Özünde bir ganimet rejimi inşa ediliyor. Ortaklar arasında çıkan pürüzler diplomasi ile çözülüyor. Ortak hedefler için taktiksel ittifaklar yapılıyor. Böyle bir denklemin içinde darbenin nereden geleceğini kestiremezsiniz. Partnerler birbirine hiçbir şekilde güvenmiyor. Bu kurtlar sofrasında ne bilindik bir düşmanlık, ne de güvenilir bir dostluk kurulabilir. Kuşkusuz gaddarlığın, hainliğin, adaletsizliğin olduğu bir yerde ne dostluk, ne barış, ne de refah olabilir.
Böyle bir düzende kalıcı çözümler beklemek büyük bir saflık olur. Kürt meselesi, Filistin sorunu, Suriye iç savaşı, Irak meselesi, İran ve Ukrayna sorunu düzenin gücünü konsolide ettiği kesintisiz oyun alanları olarak açık tutulacaktır. Oyalamak, çözümsüz bırakmak; kurumları, kuralları olmayan istisnai rejimlere can simidi olacaktır. Yeni düzen, sorunları dondurarak kitleleri sindirmeye ve geçici düzene itaat etmeye zorluyor; hiçbir beklentiyi karşılamadığı gibi belirsizliği derinleştiriyor. Günün sonunda bu düzenden beklentili olanların büyük hayal kırıklığı yaşaması kaçınılmaz olur.
Düzenin kuşkusuz zayıf halkaları var. Ezilenler bu zayıf halkalardan meseleye bakmalı; kendi ajandaları olmalı. Diplomasi ve müzakere süreçleri kuşkusuz sonuna kadar değerlendirilmeli; ancak ezilenler kendi haysiyetlerini ayaklar altına almaya çalışan hiçbir gücün önünde diz çökmemeli. İbn-i Haldun’nun dediği gibi fazla tevazunun sonu, vasattan nasihat dinlemek olur. Ezilenlerin egemenlerden nasihat dinleyecek tahammülü kalmamıştır. Son kertede ezilenler ve egemenler arasında yürütülen herhangi bir entegrasyon süreci demokratikleşmediği sürece en masumlar, en savunmasızlar bile yeni dizaynın çetesi olmaktan kurtulamayacaktır.









