Kürtlerin yaşadığı bir coğrafyaya yönelik saldırının, kimi çevrelerde açık bir memnuniyetle, hatta coşkuyla karşılanması; anlık bir sevinme hali değil, uzun yıllara yayılan bir algı inşasının sonucudur
Cihan Ekinci
20. yüzyılın başında, adı bugün geniş kitlelerce pek bilinmeyen bir adam, modern dünyada kitlelerin nasıl yönlendirileceğini sistematik hale getirdi. Edward Bernays. Sigmund Freud’un yeğeni olması bir biyografi detayı değil, bir zihniyet anahtarıydı. Çünkü Bernays, Freud’un bireyin bilinçdışı arzularına dair tespitlerini alıp, bunu toplum ölçeğinde uygulanabilir bir yönlendirme tekniğine dönüştüren ilk isimdi.
Bernays kendisine “propagandacı” denmesinden rahatsız olmazdı. Aksine, bunu modern demokrasilerin kaçınılmaz mesleği olarak görürdü. Ona göre demokrasi, halkın bilinçli tercihler yaptığı bir rejim değil; bilinçli azınlıkların, bilinçsiz çoğunluğu yönettiği bir sistemdi. Kitleler düşünmezdi, hissederdi. Bu yüzden gerçekler değil imgeler; hakikat değil çağrışımlar; mantık değil korku, gurur, aidiyet ve nefret belirleyiciydi.
Bu yöntem önce ticarette denendi. Tüketim bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp kimlik olarak pazarlandı. Ardından siyaset geldi. Bernays’in Propaganda kitabı, Nazi Almanyası’nda Joseph Goebbels tarafından dikkatle okundu. Goebbels bu yöntemleri aldı, sertleştirdi ve totaliter bir devlet aygıtının merkezine yerleştirdi. Sonrası, düşman üreten, şiddeti meşrulaştıran, kitleleri duygular üzerinden harekete geçiren bir siyasal dil oldu.
Savaş sonrası dönemde propaganda kelimesi kötü bir şöhret kazandı. Ama yöntemler terk edilmedi, yalnızca isim değiştirdi: “Halkla ilişkiler”, “siyasal iletişim”, “kamu diplomasisi”. Bugün neredeyse bütün devletler, modern demokrasiler dahil, Bernays’in temel varsayımını kabul eder: Halk ikna edilmezse yönetilemez. Türkiye de bu tarihin dışında değil.
Bir saldırı ve yükselen sevinç
Rojava’ya yönelik HTŞ saldırıları sonrası Türkiye’de özellikle sosyal medyada ortaya çıkan tablo, basit bir askeri gelişmenin çok ötesine işaret ediyor. Kürtlerin yaşadığı bir coğrafyaya yönelik saldırının, kimi çevrelerde açık bir memnuniyetle, hatta coşkuyla karşılanması; anlık bir sevinme hali değil, uzun yıllara yayılan bir algı inşasının sonucudur.
Bernays’in tarif ettiği anlamda burada işleyen şey, önceden kurulmuş bir çerçevedir. Kürt meselesi Türkiye’de artık bir hak, eşit yurttaşlık ya da siyasal temsil sorunu olarak değil; bir güvenlik anlatısının vazgeçilmez unsuru olarak sunulmaktadır. Bu anlatıda Kürt bir özne değil, bir tehdittir. Rojava ise bir toplum değil, “sorunlu bir alan”dır.
Bu çerçeve yerleştiğinde saldırının kim tarafından yapıldığı önemsizleşir. HTŞ’nin selefi-cihatçı karakteri, sivil katliam sicili, kadın düşmanı ve teokratik yapısı tali hale gelir. Çünkü Bernays’in dünyasında gerçeklik, duygusal çerçevenin gerisinde kalır. Asıl soru şudur: Kürt zarar görüyor mu? Eğer zarar görüyorsa, saldırganın kimliği ayrıntıya dönüşür.
Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında Türkiye’nin batısında gözlenen sevinç hali, ne anlıktır ne de sadece milliyetçi refleksle açıklanabilir. Bu coşkunun kökleri derindedir. Yüzyılı aşan bir algı inşasının, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilinçaltının ürünüdür.
Batıda Kürt algısı doğrudan nefret üzerinden kurulmaz. Daha inceliklidir. Kürt yıllar boyunca şu imgelerle kodlanmıştır: Devlete borçlu, geri kalmış, kolay provoke edilen, yanlış yönlendirilen; potansiyel tehlike ama kendi başına fail olmayan bir unsur.
Bu dil açık düşmanlık üretmez; üstten bir merhamet üretir. Ama bu merhametin içinde eşitlik yoktur. Kürt burada bir yurttaş değil, bir “mesele”dir. Bu yüzden batıdaki sıradan yurttaş kendisini ırkçı olarak görmez. Kürt insanlıktan çıkarılmamıştır, sadece eksik kabul edilmiştir. Eksik olanın başına gelenler ise trajedi değil, kaçınılmaz sonuç gibi algılanır.
Rojava’ya bomba düştüğünde yükselen sevinç tam burada devreye girer. Bilinçaltı şunu fısıldar: “Zaten sorunluydular. Zaten başlarına bu gelecekti.”
Seküler aklın askıya alındığı yer
Bu noktada en çarpıcı çelişki ortaya çıkar. Rojava’ya saldırılar karşısında yükselen sevinç yalnızca iktidar tabanıyla sınırlı değildir. Kendini seküler, laik, Kemalist olarak tanımlayan; siyasal İslam’a mesafeli olduğunu söyleyen kesimlerin de bu saldırıyı örtük bir memnuniyetle ya da açıkça sevinçle karşılaması dikkat çekicidir.
Saldırıya uğrayan yer çok etnisiteli, çok inançlı, seküler siyasal deneyimlere açık bir coğrafyadır. Saldırıyı yapan yapı ise radikal selefi, cihatçı ve açıkça teokratik bir örgüttür. Normal şartlarda bu tablo, Türkiye’deki seküler refleksle taban tabana zıt olmalıydı. Ama olmadı. Çünkü “normal şartlar” çoktan askıya alınmıştı.
Bernays’in en sinsi başarısı tam da burada ortaya çıkar: Propaganda yalnızca dindarları ya da muhafazakârları değil, kendini rasyonel ve seküler sananları da aynı ölçüde yönlendirebilir. İnsanlar ideolojileriyle değil, öncelik sıralarıyla manipüle edilir.
Türkiye’de bu sıralama yıllardır şöyle kuruldu: Devletin bölünmezliği, ulusal bütünlük, güvenlik ve geri kalan her şey.
Bu hiyerarşi yerleştiğinde laiklik, kadın hakları, modernlik ve hatta anti-sekülerlik bile ikincil hale gelir. Seküler akıl, ilkesel davranmaz; stratejik davrandığını sanır. Bu yüzden HTŞ gibi bir yapının Kürtlere saldırması, şu cümleyle meşrulaşır: “Bırak birbirlerini zayıflatsınlar.”
Bu cümle bir ahlaki çöküştür. Ama aynı zamanda kusursuz bir Bernays ürünüdür. Çünkü kişi hâlâ kendini laik, ilerici ve tutarlı hisseder. Askıya alınan ilke değil, vicdandır.
Bernays’in zaferi: İlkesiz tutarlılık
Söz konusu Kürdün statüsü ve hakları olunca ortaya, çıkan tablo şudur: İslamcılar, ümmet söylemini askıya alır. Sekülerler, laiklik ilkesini askıya alır. İki taraf da aynı noktada buluşur: Kürtlerin zayıflatılması.
Bu, Bernays açısından kusursuz bir başarıdır. Çünkü farklı ideolojik kamplar, aynı duygusal tepkiyi verir. Sevinç. Rahatlama. Sessiz onay. Ve herkes kendini hâlâ “haklı” sanır.
Yıllarca yanıtsız kalan bir çağrı: “Bir muhatap arıyorum”
Sayın Öcalan, yıllarca “bir muhatap arıyorum” çağrısına rağmen çözümü isteyen bir muhatap bulamadı. Çünkü bir sorunu çözersen, onu yönetemezsin. Ama çözümsüz bırakırsan, sürekli mobilize edebilirsin.
Kürt meselesi, Türkiye’de tam da bu işlevi gördü. Sürekli diri tutulan bir tehdit algısı, milliyetçiliğin yakıtı oldu. Ne zaman ekonomik kriz derinleşse, ne zaman siyasal meşruiyet sarsılsa, Kürt meselesi yeniden ısıtıldı.
Bu yüzden Kürt sorunu hiçbir dönemde sadece Kürtlerle ilgili olmadı. Bu sorun, merkez için bir yönetme aracına dönüştürüldü. Bernays’in deyimiyle, kamuoyunu bir arada tutan “ortak kaygı” olarak işlev gördü.
Sonuç: Alkışlanan şiddet
Bu coşkunun asıl tehlikesi yalnızca Kürtlere yönelmiş olması değildir. Asıl tehlike, bir toplumun başka bir halkın acısını izlerken ahlaki bir eşik kaybetmesi, bunu meşru ve hatta hak edilmiş görmeye başlamasıdır. Bernays’in en karanlık başarısı tam da budur: İnsanlara, kendi vicdanlarını devre dışı bırakıp alkışlatmak.
Çünkü bir toplum, başka bir halkın acısına sevinmeyi öğrendiği anda yalnızca evrensel insani değerleri terk etmez; vicdanını askıya alır, aklını susturur ve duygularını iktidarın hizmetine veren itaatkâr bir makineye dönüşür.
Ve acı gerçek şudur: Sorun yalnızca iktidar değildir; başkasının acısına alkış tutmayı öğrenmiş, ikna edilmiş ve buna alışmış bir toplumdur asıl mesele.









