Bugün emperyalist güçler hibrid savaş taktiklerini yurt içinde ve dışında birbirlerine paralel olarak uygulamaktadırlar. İçerisinde yaşadığımız ve 1990 sonrası ivme kazanmış olan küresel karşı devrim süreci hibrid savaş taktikleriyle ilerlemektedir. Artık eli kolu bağlanmış olan BM ve paçavraya dönüşmüş uluslararası hukuka devredilecek bir iş kalmamıştır. Avrupa Birliği’ne veya ulusal hükümetlere güvenenler fena halde yanılmaktadırlar. Medyaya sızdırılan Eppstein belgelerinin kanıtladığı gibi, egemen sınıfların rezilliği ve pervasızlığı artık sınır tanımamaktadır. Bu pisliği devrimden başka bir şey temizleyemeyecektir!
Murat Çakır
Son aylarda İran ve Venezüella’daki gelişmeler bundan itibaren savaşların nasıl yürütüleceğine dair bazı ipuçları veriyor. Gerçi İran’daki Molla rejiminin ardından gözyaşı dökecek pek fazla insan olmayacaktır, am İran’a yönelik girişimlerin irdelenmesi, başta ABD ve İsrail olmak üzere emperyalist güçlerin stratejilerini bir nebze anlamamıza yardımcı olacaktır.
Bugün asıl soru ABD ve İsrail ordularının İran’a saldırıp saldırmayacakları değil, ne zaman saldıracakları sorusudur. Henüz başvurdukları yöntemler, yani iktisadi yaptırımlar, altyapıya ve nükleer tesislere hedefli askeri vuruşlar, siber saldırılar, huzursuzluğun ve halkın haklı tepkisinin ayaklanmaya dönüşmesinin teşvik edilmesi ve dezenformasyon kampanyaları kombinasyonu tam anlamıyla hibrid savaş taktikleridir. Nitekim İran’daki gelişmeler ve Molla rejiminin haklı isyanlara karşı uyguladığı devlet terörü, bu kombinasyon stratejisinin başarılı olduğunu göstermektedir.
Benzer bir kombinasyon stratejisinin Venezüella’da da uygulamaya sokulduğunun söyleyebiliriz. Latin Amerika’yı müttefiklerini ve rakiplerini dışarda tutacağı arka bahçesi olarak gören ABD güncel olarak Venezüella’da iki hedef peşinde: Hem devasa petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek hem de 1999’dan bu yana iktidarda olan Bolivarcı hükümeti devirmek. Anımsanacağı gibi 2002’de Başkan Chavez’i devirmek için başlatılan darbe girişimini CIA finanse etmiş, darbe başarısız olunca ekonomik yaptırımlar, ambargolar, dolar rezervlerine el koyma, petrol üretimi ve satışının aksatılması gibi taktikler devreye sokulmuştu. Nihayetinde ABD deniz ablukası başlatıp, Caracas’ı bombalayıp, Başkan Maduro’yu esir alarak, başta Küba olmak üzere tüm Latin Amerika ülkelerini tehdit etmeye başladı. Avrupa ve Çin’in bölgedeki etkinliğinin kısıtlanması da işin cabası oldu.
Tekrar İran’a baktığımızda ABD ve İsrail’in, aslında 1950’li yıllardan bu yana yürüttükleri hibrid savaş taktiklerine ivme kazandırdıklarını görebiliriz. ABD ve İsrail’in İran’ı ekonomik açıdan istikrarsızlaştırmak, diplomatik açıdan izole etmek ve ülke içerisindeki huzursuzluğun artmasını teşvik ederek rejim değişikliğini sağlamak istedikleri çok açık. Molla rejiminin savunulacak bir yanı yok elbette, ancak ABD ve İsrail’in rejisi altında kurulacak olan bir rejimin de İran’daki halkların ve çalışan sınıfların yararına olmayacağı çok açık. Açık olan başka bir gerçek de yürütülen hibrid savaşın bölgeyi yangın yerine çevirme potansiyeli taşıdığıdır. Bunun ise dünya çapında nelere yol açabileceğini düşünmek dahi istemiyoruz.
Açık ve gizli kullanılan düzenli ve düzensiz, simetrik ve asimetrik, askeri ve askeri olmayan çatışma araçlarının esnek bir karışımı olan hibrid savaşın unsurlarını şöyle sıralayabiliriz: Birincisi bilgi savaşıdır, yani dezenformasyon ve propaganda kampanyaları. İkincisi, düşman olarak görülen devletin karar alma mekanizmalarını dünyayı algılama biçimini manipüle ederek etkilemek, ki buna “refleksif kontrol” deniyor. Üçüncüsü düşman devletin iç politikasına, seçimlere ve siyasi süreçlere farklı biçimlerde müdahale etmek ve dördüncü olarak ekonomik baskıların, yaptırımların ve siber saldırıların artırılarak, düşman devletin kritik altyapılarının zarara uğramasını sağlamak, ticaret olanaklarını kısıtlamak, dolayısıyla yaşam koşullarının kötüleşmesine neden olup, sivil halkı düşman devletin yönetimine karşı galeyana getirmek.
Nihayetinde bugün emperyalist güçler hibrid savaş taktiklerini yurt içinde ve dışında birbirlerine paralel olarak uygulamaktadırlar. İçerisinde yaşadığımız ve 1990 sonrası ivme kazanmış olan küresel karşı devrim süreci hibrid savaş taktikleriyle ilerlemektedir. Artık eli kolu bağlanmış olan BM ve paçavraya dönüşmüş uluslararası hukuka devredilecek bir iş kalmamıştır. Avrupa Birliği’ne veya ulusal hükümetlere güvenenler fena halde yanılmaktadırlar. Medyaya sızdırılan Eppstein belgelerinin kanıtladığı gibi, egemen sınıfların rezilliği ve pervasızlığı artık sınır tanımamaktadır. Bu pisliği devrimden başka bir şey temizleyemeyecektir!









