Öcalan, Batı’da bir asırdan fazla süredir gelişen sol siyasal felsefe ve mücadele geleneğinin içinden şekillenmiş bir figürdür. Öcalan’ı oluşturan düşünsel gelenek anlaşılmadan, onu anlamak mümkün değildir. Zaten düşünürün işi de budur: Bizi düşünmeye çağırmak ve mücadeleyi daha çoğulcu hâle getirecek yeni teorik arayışlara yönlendirmek
Bilind Êzidî
1- Yaklaşık yirmi yıldır Ortadoğu’da bir kişi, hapishaneden yazdığı savunmalarla bir dizi kitap yayımlıyor. Bu savunmalar, bir düşünürün siyasal ve antropolojik fikirlerinden oluşuyor. Söz konusu savunmalarında, geleneksel sol düşünceden; antropoloji, etnoloji ve diğer bilim dallarına dayanan derin bir medeniyet tarihi okumasından hareketle kendi entelektüel perspektifini ortaya koyuyor. Bu durum, Öcalan’ı yalnızca bir örgüt lideri olmanın ötesine taşıyor. Serok Apo; siyasetçi, savaşçı, günümüzün en büyük silahlı sol hareketlerinden birinin lideri, siyasi tutsak, ekolojist ve Kürt kimliğiyle öne çıkan bir figürdür. Dolayısıyla Öcalan, günümüzde ve düşünce tarihinde yer alan Byung-Chul Han, David Harvey, Chantal Mouffe, Ernesto Laclau ve diğer birçok düşünür ve siyaset teorisyeniyle birlikte anılabilecek bir isimdir. Sonuç olarak karşımızda; siyasal, toplumsal, ekolojik, etnolojik ve mücadeleci fikirler üreten bir teorisyen bulunmaktadır.
2- Bu teorilerin yayımlanmasından bu yana yaklaşık yirmi yıldır, başta Güney Kürdistan olmak üzere Kürt entelektüel alanı bu düşünür karşısında büyük ölçüde sessiz kalmıştır. Bu düşünürü savunan ve mücadeleyi sürdüren yüzlerce yoldaşımız, aktivistimiz ve çevrecimiz var; ancak aydınlar neden bu kişinin “düşüncesi” karşısında sessiz? Entelektüel alanın önemli eleştirmenlerinden biri olan Antonio Gramsci, hapishane mektuplarında egemen sınıfın aydınlarını eleştirir. Belki de bizim bağlamımızda Gramsci’nin eleştirisi doğrudan medya çalışanlarına yöneltilebilir. Çünkü ona göre, bilgi üretmekle uğraşmayan; bunun yerine mevcut bilgiyi dolaşıma sokan ve gündelik olanla yetinen bir aydın tipi vardır. Gramsci’nin “ara aydın” olarak tanımladığı bu kişiler, zalim ve muktedir cephenin tam ortasında konumlandıkları için iktidarın hegemonyası ve disiplini altındadır. Gramsci’ye göre aydının görevi yalnızca bilgi aktarmak değildir; doğrudan bilgi üretimine katılmak ve zulümle mücadele etmektir. Yani Gramsci, bizzat modern toplumsal faaliyetlere katılan ve yeni düşünce üreten bir aydın tipini aramaktadır.
3- 19. yüzyılın sonlarından günümüze uzanan Kürt entelektüel tarihi, Kürt siyasal hareketinin tarihiyle karmaşık ve iç içe geçmiş bir seyir izler. Aydın kavramı üzerine Antonio Gramsci’den Jean-Paul Sartre’a kadar pek çok farklı bakış açısı geliştirilmiştir. Ancak genel kabul gören anlayışa göre aydın, düşünce üreten ve yeni fikirler ortaya koyan kişidir. Hatta Sartre’ın belirttiği gibi, aydın kendi uzmanlık alanının dışına çıkarak toplumsal meselelere müdahil olandır. Aydının rolü; düşünceyi toplumsal bağlam içinde üretmek, anlamlandırmak ve işlevsel hâle getirmektir. Bu rol aynı zamanda eleştiri alanının bir parçasıdır. Eleştiri alanı; hakaret, saldırı ve iftira alanı değildir. Aksine, yapısöküm, yeniden düşünme ve düşünce için yeni bağlamlar yaratma çabasıdır. Zulme karşı duruşu ve mücadeleci bir karakteri içerir. Ancak Kürt entelektüel tarihinde her zaman büyük bir tehlike var olmuştur: İktidarla bütünleşmek ve bu bütünleşme sonucunda aydın olma niteliğini yitirmek.
4- Güney Kürdistan’ın konumu resmileştikten sonra muktedirler, aydınları ve yazarları düşünmekten ve fikir üretmekten alıkoymanın tek bir yoluna başvurdular: Onları medyanın içinde birer papağana dönüştürmek. Aydınlar kalemi bıraktıkları anda, düşüncenin alanından koparak yalnızca konuşmanın hüküm sürdüğü bir zemine sürüklenirler. Bu zemin, düşüncenin değersizleştiği, dilin çoraklaştığı bir “dil çölü”dür. Aydın karakteri, yerini sadece ses çıkaran bir figüre bırakır; yazma ve düşünme eylemi durur. Dilin çölünde artık fikir üretimi değil, yalnızca ses deneyimi vardır ve bu da giderek bir gürültüye dönüşür. Bu durum, iktidar arzusuyla bağlantılı siyasal bir semptomun göstergesidir. Pek çok kişi, farkında olmadan birer konuşmacıya, seslendiriciye ya da gürültü üreticisine dönüşür. Tartıştıkları siyasal ya da fikrî kavram ne olursa olsun, sözleri sonunda iktidarın hedef ve arzusuna hizmet eden bir mecraya akar. İşte bu, birçok kişinin içine düştüğü aristokratik tuzaktır.
5- Bizim bağlamımızda aydın, her şeyden önce faşizme doğrudan karşı duran kişidir. Ancak unutulmamalıdır ki aydın, düşünen bir insan olarak başka bir sorumluluğa daha sahiptir: Faşizmi üreten eylemlere ve zihniyetlere karşı çıkmak. Bugün ise tablo farklıdır. Düşünce tarihine yeterince vakıf olmayan, okumayan bir grup insan; iktidarın zulmünü meşrulaştırmak ve güçlendirmek adına Rojava bağlamında Isaiah Berlin gibi bazı isimleri araçsallaştırmaktadır. Oysa 20. yüzyılın faşist teorilerinden ve faşizmin yarattığı tarihsel felaketlerden dahi habersiz yeni bir “faşizm yüzü” ile karşı karşıyayız. Bir dönem dünyanın bazı yazarları doğrudan faşizmin fikrî kurucularını savunabiliyordu. Oysa bugün, faşizmin düşünsel kökenlerinden bile haberdar olunmadan savunular yapılmaktadır. Faşizm, Avrupa modernitesinin başlangıcında gelenekçi düşüncenin rahminde şekillenmiştir. Fransız Devrimi döneminde yazılar yayımlayan Joseph de Maistre, modernizmi ve özgürlüğü en başından itibaren reddetmiş; kutsalı savunmuş ve herkesin erişimine açık olmayan “kutsal bilgi” anlayışıyla demokrasiye ve özgürlüğe karşı çıkmıştır. Isaiah Berlin’e göre de Maistre, düşünceleri açısından erken bir figürdür; faşizmin kendi ideolojik zeminini kurabilmesi için tarihsel koşulların olgunlaşması gerekmiştir.
20. yüzyılda ise, bu düşünsel hattın devamını temsil eden figürlerden bazılarıRené Guénonve Julius Evola’dır. Bu isimlerin metinleri okunduğunda, fikirlerin hangi kaynaklardan beslenerek günümüze uzandığı daha net görülebilir. Geçmişte kimi faşist yazarlar doğrudan faşizmi savunurken, bugün ortaya çıkan yeni “aydın yüzü” Bahtiyar Ali’nin de işaret ettiği gibi bu düşünsel köklerin adını dahi bilmemektedir. Eğer geçmişte bazı yazarlar kutsalı savunarak aydına ağır hakaretler yöneltebiliyorsa ve bu dil Güney Kürdistan’da belli ideolojik çevreler tarafından dolaşıma sokulmuşsa, bugün de “özgürlük”, “ifade özgürlüğü” ya da “eleştiri” adı altında faşist düşünceler ve eylemler savunulabilmektedir. Öyle ki, Abdullah Öcalan’ın düşünür kimliği dahi kolayca herkesin diline düşmekte; teorileri okunmadan, düşünsel çerçevesi bilinmeden hakkında hükümler verilebilmektedir.
6- Faruk Refik, uzun yıllardır medyanın bir papağanına dönüşmüş; fikir adına abartı, gürültü ve cehalet üretmektedir. Bugün de birçok kişi gibi “Kürdistan için devlet” ve “sol düşünceye hakaret” söylemleri üzerinden, Öcalan’ın fikrini şekillendiren siyasal geleneği okumadan ve ondan habersiz biçimde düşünceye saldırmakta ve hakaret etmektedir. Öcalan, “halklara, doğaya, kadına vb.” yönelik zulmü besleyen temel fikirleri eleştirmesi açısından ciddi bir “sorun” hâline gelmiştir. Bu durum yalnızca Türkiye devleti gibi belirli faşist çevrelerle sınırlı değildir. Aksine, kökenleri Batı’da ve Doğu’da bulunan; evrensel erkek egemenliği olarak tanımlayabileceğimiz baskıcı geleneğin bütünü açısından bir sorun teşkil etmektedir. Bu nedenle Öcalan, erkek egemen düşüncenin merkezinde bir çatlak olarak durmaktadır. Onu farklı baskı biçimleri için sorun hâline getiren de budur: İslamcılık, ırkçılık, faşizm, küreselci tahakküm biçimleri, devlet merkezcilik, muhafazakârlık, mizojini, totalitarizm, milliyetçilik, teklik anlayışı vb. Öcalan’ın başlattığı mücadele bu zemindedir. (Burada Öcalan adı, temsil ettiği fikirler için kullanılan bir isimdir.)
Öcalan’ın adını anmak ya da onu eleştirmek; bir düşünürün kavramsal çerçevesini bilmeden ve bölgenin tarihsel-toplumsal sorunlarından habersiz biçimde kavramlarla dolu bir alana atılmak değildir. Asıl soru şudur: Öcalan’ı kim, nasıl eleştirebilir? Elbette Öcalan’ın fikirleri onlarca farklı açıdan eleştirilebilir. Ancak bu eleştiri; saldırı ve hakaret biçiminde değil, fikirleri farklı bağlamlara taşımak, genişletmek ya da gerektiğinde reddetmek şeklinde olmalıdır. Örneğin, Michel Foucault ve diğer pek çok düşünürün çalışmalarına hâkim olarak Öcalan’ın sorunlu yönlerini tespit edebilecek olan kimdir? Antropolojinin farklı teorilerini bilen ve insanlık medeniyetinin beş bin yıllık zihniyet yapısına yönelik eleştirileri bu çerçevede değerlendirebilecek olan kimdir? Tarih kuramlarına vakıf olup, Öcalan’ın kimi tarihsel dönemlere örneğin Sümerler’e ilişkin değerlendirmelerinde olası abartı ya da hataları saptayabilecek olan kimdir? Onun düşüncesindeki çoğulcu yapıyı kavrayarak tutarlı bir eleştiri geliştirebilecek olan kimdir? Aradan yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen; milliyetçi toz dumanın, İslamcı söylemlerin, gelenek ve erkeklik savunuculuğunun ötesinde, bu düşünürün fikirlerini teorik düzlemde ele alan kapsamlı bir eleştiri metnine hâlâ sahip değiliz. Elbette, Öcalan’ın düşüncesini başka teorisyenlerle karşılaştırmaya çalışan az sayıda makale ve çalışma mevcuttur. Ancak bunların sayısı ve derinliği yeterli değildir.
7- Fikre yönelik bu nefret ve onu unutturma çabası, sembolik bir duvar inşa etmektir. Fiziksel duvar yalnızca bedeni engeller; ancak bu bilinçli unutkanlık, İmralı’nın etrafına örülen başka bir duvardır. Bu, bilgiyi geriye doğru iterek karanlığa, adeta cehenneme emanet etmektir. Aydının bu fikirler karşısındaki sorumluluğu, Prometheus’un insanlığa taşıdığı aydınlatıcı ateşe karşı duyulan sorumluluk gibidir. Kürt dünyasında da aydınlanmaya yönelik hakaretin ve şiddetin kanlı bir tarihi vardır. Bu bağlamda, büyük Kürt aydını Abdulxaliq Maaruf’un öldürülmesini anmak önemlidir. Kendisi, toplumumuzda İslamcı çevrelerin kanlı saldırıları sonucu yaşamını yitiren aydınlardan biridir. “Kürt Toplumunda İnsanoğlu” adlı kitabının yayımlanmasının ardından hedef alınmış ve öldürülmüştür. Abdulxaliq Maaruf, 20. yüzyılın başlarında Güney Kürdistan’ın öncü aydınlarından biriydi. Din, kadın ve toplum üzerine ileri sürdüğü farklı görüşlerle döneminde tanınmıştı. Aydınlanmacı düşünceleri nedeniyle sürekli hakarete uğramış, baskı görmüş ve nihayet 1985 yılında İslam’a ve geleneksel toplumsal yapıya karşı çıkmakla suçlanarak kurşuna dizilmiştir. Şehit Aram’ın öldürülmesi hâlâ aydınlatılmamış olsa da, o da radikal çevreler tarafından hedef alınan aydınlanmacı karakterlerden biridir. Fikirlere yönelik bu şiddet, aslında yalnızca bireylere değil, düşüncenin kendisine yöneliktir. Faşizm, yalnızca fiziksel olarak öldürme arzusu değildir; aynı zamanda potansiyelleri yok etme iradesidir. Öcalan’ın düşüncelerine yönelik bu bilinçli unutkanlık da entelektüel alanda bilgiyi en karanlık yere sürükleme girişimidir. Bu, düşünceyi susturmayı ve onu cehenneme geri göndermeyi amaçlayan tehlikeli bir unutkanlıktır.
8- Sorularımdan ve eleştirilerimden biri de Apocu hareketteki yoldaşlaradır. Teorik açıdan bu zihniyeti netleştirmek ve geliştirmek konusunda hâlâ yeterince güçlü ve sistematik bir çalışma yürütülemediğini düşünüyorum. Bunun zor ve meşakkatli bir iş olduğunu biliyorum. Ancak benim gibi biri için düşünür Öcalan; lider ve kurucu Öcalan’dan daha büyüktür. Çünkü düşünür Öcalan’daki o fikrî mekanizma olmasaydı, ne Rojava’yı ne de bugün var olan çoğulcu mücadele zeminini görebilirdik. Öcalan’ı yalnızca Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin lideri, kurucusu ya da bir siyasetçi olarak gündeme getirmek eksik ve yanıltıcıdır. Bu yaklaşım, onun düşünsel kişiliğini daha da bulanıklaştırır. Örneğin Rojava: Rojava yalnızca bir toprak parçası ya da Kürdistan’ın bir bölgesi değildir. Orada, onlarca farklı düşünce ve fikirle birlikte hayata geçirilen Öcalanist paradigma, özünde çoğulcu bir paradigmadır ve geliştirilmesi için teorik olarak çalışılması gerekir. Bu da ancak paradigmayı oluşturan temel kavramların sürekli vurgulanması ve tartışılmasıyla mümkündür: çoğulculuk, demokratik ulus, demokratik konfederalizm, ekoloji, eşitlik, öz yönetim, mücadelenin çoğulculuğu, kadına yönelik tarihsel zulüm, cinsellik ve iktidar karşıtlığı gibi başlıklar derinlemesine ele alınmalıdır. Bu paradigmayı açıklamak ve geliştirmek, Öcalan’ın düşüncesine teorik düzeyde eğilmeyi gerektirir. Bu bağlamda Avrupa önemli bir zemindir; çünkü Öcalan, Batı’da bir asırdan fazla süredir gelişen sol siyasal felsefe ve mücadele geleneğinin içinden şekillenmiş bir figürdür. Öcalan’ı oluşturan düşünsel gelenek anlaşılmadan, onu anlamak mümkün değildir. Zaten düşünürün işi de budur: Bizi düşünmeye çağırmak ve mücadeleyi daha çoğulcu hâle getirecek yeni teorik arayışlara yönlendirmek.









