76 Kürt aydınının yazdığı mektup hem Kürt siyasi tarihinde hem de Türkiye’nin erken cumhuriyet dönemi Kürt sorununa yaklaşımında önemli bir belge niteliğindedir. Bu belge 1925 Şeyh Said isyanı sonrası Kürt soykırım ideolojisi olarak şekillenen Şark Islahat Planı karşısında Kürt aydınlarının Kürt siyasi itirazı olarak anlam kazanır
Bundan tam bir asır önce, Şeyh Said isyanı sonrası kimi Kürt aydınları TBMM meclisine, aslında hâlâ okunmayı bekleyen bir mektup bırakırlar. Bu mektupla Kürt aydınları henüz kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne şu mahşeri soruları sorarlar: “Kürtler bu ülkede eşit kurucu unsur olarak yaşayabilecek mi? Türk ve Kürt halkları eşit vatandaşlık hakkıyla bu ülkede yaşayabilecek mi?”
İnşa edilmiş Kürt sorununa dair devletin tanımı “güvenlik meselesi” mi, “dış güçlerin oyunu” mu, eşitlik ve varlığın tanınma meselesi mi? Bu sorular etrafında dolanarak iki halkın varlık sorununun nasıl birbirine bağlı olduğunu ortaya koyan bu tavır, güncelde yaşanan devlet sorununu çözme açısından da Kürt stratejisinin anlaşılması açısından da tarihi referanslar sunan bir belge niteliğindedir.
29 Eylül 1926 yılında TBMM başkanlığına 76 Kürt aydınının yazdığı mektup hem Kürt siyasi tarihinde hem de Türkiye’nin erken cumhuriyet dönemi Kürt sorununa yaklaşımında önemli bir belge niteliğindedir. Bu belge 1925 Şeyh Said isyanı sonrası Kürt soykırım ideolojisi olarak şekillenen Şark Islahat Planı karşısında Kürt aydınlarının Kürt siyasi itirazı olarak anlam kazanır. Mektubun içeriği ve ortaya koyduğu çözüm stratejisi Kürt-Türk ittifakının tarihsel önemini ortaya koyar nitelikte olduğu için hafızayı içeren bir yaklaşımı ortaya koyar. Çünkü Kürt siyasi itirazı ayrılıkçılık üzerinden değil de Kürtlerin de Türklerle eşit haklara sahip kurucu unsur olması üzerinden gelişir.
1924 Anayasasıyla beraber şekillenen Türkçülük ideolojisine karşı 1921 Anayasasını hatırlatan metin, devlete kuruluş döneminin çok kültürlü ve eşitlikçi ruhuna geri dönülmesi çağrısını yapar. Birlikte yaşama stratejisini çözüm olarak sunan bu yaklaşım Türkiye devleti içinde eşit kurucu statü talebiyle yola çıkmaktadır. Kürtlerin kurucu unsur olarak tanımlanmasını tarihsel bağlamıyla rasyonel odakta bir siyasetle ortaya koyanlardan biri de Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Beyi’dir. Yusuf Ziya Bey’in Lozan Barış görüşmeleri sürecinde Batılı güçlerin Kürtleri azınlık olarak tanımlamasına koyduğu tepki şöyledir:
“Kürtler hiçbir vakit Türkiye camiasından ayrılamaz, bunu ayırmak için hiçbir kuvvetin tesiri yoktur. …Kürdü Türk’ten ayırmamak gerektiğini, bu iki unsurun birbirinden ayrılmasının ikisinin de akıbetini söndüreceğinden korkarım. Bu meclis, bu devlet Türk kardeşlerle ortak çalışma etmek için kurulmuştur. Kürt ve Türk kütle-i vahdettir.”
Yusuf Ziya, ayrılığın iki halkı da söndüreceği tespiti iki halkın birlikte yaşama stratejisine hatırlatmadır. Bu gerçekliği 1926 yılına kadar yaşanan Kürt soykırım politikaları karşısında büyük bir sağduyuyla yapan Kürt aydınları da Meclis Başkanına şu tarihi hatırlatmayı yaparlar:
“Mevcut politikaların yürütülmesinde ve kalıcılaştırılmasında diretilirse, Kürtlük aleminden vazgeçmiş Türklüğün yalnız bugün için değil yarın da güçlükler ve korkunç durumlar karşısında kalmayacağının güvencesini kim verebilir? Son senelerde, hükümetin Kürtler aleyhine takip ettiği siyaset, bu birleşmeyi kökünden sarsmıştır. Kürtler kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmektedir. Kürtçe konuşmak, Kürtçe gazete çıkarmak yasaklanmış. Bu siyaset Kürtlerde derin bir kırgınlık ve tepki yaratmıştır.”
Devletin Kürt politikasını eleştiren aydınlar Şeyh Said isyanında bu siyasetten kaynaklandığını ve bu hareketin de bir din isyanı değil, Kürt milletinin varlığını koruma mücadelesi olduğunu belirterek tarihi bir çarpıtmanın da önünü almak isterler. Tarihsel hakikati dile getirirken aynı zamanda Kürt varlığının ana dilde eğitim, Kürtlerin kendini yönetmesi ve iki halkın eşit haklara sahip olması taleplerini dile getirirler. Ve şayet bu haklar verilmezse buna karşı varlığın kendi öz savunması olarak direnileceğinin uyarısını da yaparlar.
Bu mektubun Şeyh Said isyanı sonrası devletin Şark Islahat Planıyla Kürdistan’a dair inkâr ve imhaya dayalı ağır güvenlik politikaları başlamışken yazılmış olması, Kürt aklının ortaya çıkan inkâr politikası karşısında nasıl bir çözüm stratejisi geliştirdiğini anlamak açısından önemi vardır. Binlerce yıllık Kürt -Türk İttifakının ardından modern ulus devlet inşasının tekçi zihniyetiyle çok hızlı bir Kürt soykırım planının devreye girmesinin şoku ve güvensizliğine rağmen sağduyu göstererek, bu politikada ısrarın nelere mal olacağının altı çizilerek, devlete uyarılar yapılıyor. Kürdün inkârı üzerinden geliştirilen devlet politikası Türklere de kaybettirecektir; şayet inkâr politikasında ısrar edilirse Kürtler de direnerek varlık savunmasına geçecektir ve bu iki halk için büyük bedellerin ödenmesine mal olacaktır şeklinde beyan edilen uyarılar güncelliğini koruyan bir öngörü olarak akılda tutulmalıdır.
Maalesef devlet aklı “cumhuriyetin” kuruluş felsefesini Kürt inkarında ısrar üzerine kurduğu için bu akıl günümüze kadar bir önceki soruna ilave sorunlar üreterek katlaya katlaya toplumsal krizi derinleştirdi. Bu krizler faşizmin envai halleriyle devamlılık sağladı. Habitus darbesinin devreye girdiği süreçlerde dayatılan “kara faşizm” tamamen toplum düşmanı bir çizgiyken, kendini düşmanına âşık eden “beyaz faşizm”, gelişen direniş mücadeleleri karşısında bireysel haklarla idare etmeyi hedefleyen “yeşil faşizm” dalgaları her dönem farklı formlarda devreye sokuldu. Oysa cumhuriyet gerçek anlamda inşa edilebilseydi her bireyin yasa önünde eşitliğini sağlayarak, toplumsal eşitsizliğe yol açan imtiyazları ortadan kaldırırdı. Vatandaşlık ilişkisini geliştirerek bireylerin devletle bir bağ kurmasını sağlardı. Bu bağ veya ilişki tanımlanırken de devlet aklının, her tür etnik-kültürel kimliğe eşit mesafede durması ve bunun üzerinde eşit vatandaşlık ilişkisini hukuki güvence altına alması gerekiyordu.
Ancak Kürdistan’da son direnişlerin hepsi de müzakere yöntemiyle değil de katliamla bastırıldı. Tüm etnik ve ulusal kesimler tek bir “üst kimlikte” eritildi. Kürdistan’a özgün bir kırım rejimi devreye sokuldu. Öyle ki Kürt kavramını ayakta tutmak için dahi büyük çaba, bilinç ve irade gerekli oldu. Hiçbir şeyin kendi kendine gerçekleşme imkanının olmadığı bir Kürt varlık mücadelesini gerekli kıldı. Hiçbir varlık mücadelesi bu kadar uzun zamana yayılmış bir varlık direnci göstermek zorunda kalmamıştır.
Güvenlik eksenli bir devlet politikası yerine eşit yurttaşlık zemininde demokratik entegrasyonu da tanımlayan 1926 tarihli mektup, ortak siyasal aidiyetlerin merkez ve yerel temsil arasındaki dengeyle kurulabilmesinin formülünü de sunar. Demokratik entegrasyonun Kürt sorunu ekseninde çözüm sunmasının temeli de eşit yurttaşlık, kültürel ve siyasal tanınma, ortak tarih anlatısıyla gelişmekte. Şimdiye kadar denenmemiş bir yöntem olarak müzakere yöntemiyle, inşa edilmiş Kürt sorununa çözüm üretilirse, Türk ve Kürt halkının demokratik ulus paradigmasıyla birlikte nasıl bir gelecek tasavvurunda bulunacağını da tartışacağı bir demokratik Kuvâ-yi Milliye zemini oluşacaktır. Bu da çatışmacı, olayın “terör” ve güvenlik sınırlarında ele alarak çözümsüzlüğü derinleştirmek isteyen zihniyetten; ortak kurucu iradeyle, eşit ortaklık fikriyle demokratik cumhuriyetin inşasına taşınmadır.









