• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
18 Şubat 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Dünya

Yücel Özdemir, Münih Konferansı’nı değerlendirdi: Kürtler artık denklemin dışında değil

18 Şubat 2026 Çarşamba - 09:16
Kategori: Dünya, Editörün Seçtikleri

Münih Konferansı’na Mazlum Ebdi ve İlham Ehmed’in katılımı dikkat çekerken, konferansta küresel güç dengelerindeki değişim de öne çıktı. Gazeteci Yücel Özdemir, bunun Kürtlerin uluslararası alandaki konumuna dair anlamlı bir karşılığı olduğunu söyledi

Münih Güvenlik Konferansı’nda Suriye başlığı bu yıl yalnızca iç savaş ve bölgesel istikrar tartışmalarıyla değil, Kürt aktörlerin konferanstaki görünürlüğüyle de öne çıktı. Mazlum Ebdi ve İlham Ehmed’in katılımı, Kürtlerin artık yalnızca sahadaki bir unsur değil, uluslararası diplomatik zeminde de muhatap alınan bir aktör olarak görüldüğünü ortaya koydu. Konferansta aynı zamanda dünyada değişen güç dengeleri, ABD-Çin rekabeti ve yeni güvenlik mimarisi tartışmaları belirleyici oldu.

Almanya’da yaşayan gazeteci Yücel Özdemir, Münih Güvenlik Konferansı’nı değerlendirirken özellikle Kürt meselesine dikkat çekti. Yücel Özdemir, Kürtlerin bu konferansta görünür olmasının tesadüf olmadığını, Avrupa’da oluşan siyasi ve toplumsal atmosferin bunun önünü açtığını vurguladı. Kürtlerin Suriye’de elde ettiği kazanımların uluslararası düzeyde yok sayılmadığını belirten Yücel Özdemir, bu durumun gelecekte bölgesel denklemleri etkileyecek bir gelişme olarak görüldüğünü ifade etti.

  • Mazlum Ebdi ve İlham Ehmed’in Münih Konferansı’na davet edilmesi oldukça dikkat çekti. Öncelikle bu katılımın ve davetin önemi neydi?

Özellikle 6 Ocak’tan bu yana Kürtlere karşı Suriye sahasında yapılan saldırılarla, adım adım onların kontrol ettiği ve Rojava olarak bilinen geniş coğrafyanın alanları daraltıldı; Kürtler kentlere sıkıştırıldı. Bu konsept devam ettiği sürece, Kürtlerin hem Suriye’de hem de uluslararası arenada bir aktör olmayacağı düşünülüyordu. Tam da bu sırada, neredeyse bütün güçler Colani ve ekibine, Türkiye’nin de desteğiyle yatırım yaptı. Kürtlerin bundan sonra varlık gösteremeyeceği yönünde hesaplar yapılıyordu.

Ancak Münih Konferansı, bu analizlerin ve değerlendirmelerin yanlış olduğunu gösterdi. Kürtler bir anda, bizim açımızdan da sürpriz sayılabilecek biçimde, çok önemli bir uluslararası platformda görünür hale geldi. Bunun, uluslararası ilişkiler denklemi içinde anlamlı bir karşılığı olduğu görülüyor. Edinilen bilgi ve verilere bakıldığında, Fransa’nın Kürtlerin davet edilmesinde aktif rol oynadığı biliniyor; Fransa özellikle bunu istedi.

Konferans Almanya’daydı ve Fransa’nın bu talebinin tek başına yeterli olmayacağı açıktı; Almanya’nın ikna edilmesi gerekiyordu. Konferansın ev sahibi Almanya’ydı ve finansmanı da Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından sağlanıyordu. Silah tekellerinin sponsorluğu bulunsa da Alman devletinin onay vermediği bir davet bu konferansta gerçekleşmiyor. Nitekim İran, Dışişleri Bakanı düzeyinde talepte bulunmasına rağmen davet edilmedi.

Fransa’nın isteği ve Almanya’nın onayıyla birlikte Türkiye’nin de ikna edilmesi gerekiyordu. Almanya ile Türkiye arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler yakın ve süreklidir; Almanya’nın Kürt politikası da uzun süredir Türkiye tezlerine yakın bir çizgide ilerledi. PKK’nin ilk yasaklandığı ülkenin Almanya olması da bu ülkenin bölgesel çıkarlarının Türkiye ile iyi ilişkileri gerekli kılmasıyla bağlantılıydı.

Bu kez Almanya, Türkiye’yi de ikna ederek Mazlum Ebdi ve İlham Ehmed’i davet etti. Türkiye’nin bu konuda itirazları ve çekinceleri olsa da nihayetinde geniş çerçevede itiraz etmedi ve ziyaret gerçekleşti. Bu nedenle davetin tarihsel bir önemi bulunuyor ve bu önem şu noktaya bağlanıyor.

  • Nedir bu tarihsel önem?

Fransa ve Almanya bunu istedi, Amerika da buna karşı çıkmadı. Uluslararası konferansa Rojava Kürtlerinin gelmesine engel olacak bir tutum sergilenmedi; ABD de bu görüşmeye sıcak baktı. Böylece Fransa ve Almanya ekseninin niyeti daha görünür hale geldi. Suriye sahasında yeniden inşa ve yeniden dizayn sürecinde dayanacakları aktörlere ihtiyaç duyuyorlar.

Bugün sahada büyük ölçüde Amerika’nın Colani üzerinden dizayn etmeye çalıştığı bir Suriye tablosu var. Fransa bazı bölgelerde etkili olsa da belirleyici bir konumda değil. Bu nedenle Avrupa, özellikle de Almanya, Suriye’nin yeniden inşası sürecinde Kürtlerle iyi ilişkiler kurarak onları sahada Colani ve cihatçı grupları dengeleyecek bir unsur olarak görüyor. Bu yaklaşımı daha önce Amerika dile getiriyordu. Ancak Tom Barrack’ın açıklamaları ve “Bu iş birliği burada bitmiştir, artık IŞİD’le mücadele kapsamında Colani de var” sözleriyle yeni bir çerçeve ortaya kondu. Buna rağmen özellikle Avrupa Birliği ve Almanya açısından Rojava Kürtlerine yönelik bir politika değişikliğinin yaşandığı görülüyor. Avrupa, bölgenin yeniden dizaynında etkili olmak istiyor.

  • Etkili olmanın yolları nedir?

Bölgedeki bir güç olan SDG ve Kürtlerle yakın bir ilişki tercih edildi, sahne bu şekilde kuruldu. Bu durum, Kürtler açısından da bir alternatif oluşturdu. Açıkça söylemek gerekir ki, Tom Barrack’ın açıklamalarıyla denklem dışına itilen Kürtlerin Rusya’da ya da başka bir güç nezdinde de karşılığı yoktu. Fransa’nın bu hamlesiyle birlikte Avrupa bir alternatif olarak görüldü. Bu ilişki, en azından kendi konumlarını ifade edebilecekleri bir partner bulma anlamına geldi; sonuçta bir ulusal hareket açısından bu tür arayışlar normaldir. Bu çerçevede alanlarını genişlettiler ve daha görünür hale geldiler.

Bu konuda anlaşılan o ki, Suriye’deki geçici yönetim de ikna edilmiş görünüyor. Paris’teki anlaşmaya Kürtler götürülmedi, davet edilmedi; ancak Münih’te Kürtler, Şeybani ile birlikte özellikle ABD ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarıyla görüşmeler yaptı ve delegasyonlar eşit birer partner gibi muamele gördü. Zaten Şeybani de bunu açıkça ifade etti: “Onlar artık bizim düşmanımız değil, ortaklarımız” dedi. Bu, Suriye’nin yeniden inşası sürecine işaret ediyor.

Colani’nin bu süreçte ne kadar belirleyici olduğu bilinmese de en azından Dışişleri Bakanı üzerinden bir değişim olduğu görülüyor. İkna edilmiş bir sürecin varlığına işaret eden daha uyumlu bir iş birliği tablosu ortaya çıkıyor. Uluslararası güçlerin istediği de bu: İstikrarlı bir Suriye. Çatışmaların asgariye indirildiği ve yeniden inşa için sırada bekleyen çok sayıda şirketin, tekelin ve ülkenin devreye girebileceği bir zemin. Bu istikrar olmadan söz konusu adımların atılması mümkün değil. Şu anda bunun politik altyapısının hazırlanmış olduğu izlenimi var. En azından ortaya çıkan fotoğraf bunu gösteriyor. Ancak bunun sahada ne ölçüde gerçekleşeceği henüz bilinmiyor.

Avrupa’nın Rojava Kürtlerine yakınlaşmasında, özellikle Halep’te başlayan saldırıların ardından Avrupa ülkelerinde gelişen güçlü Kürt dayanışmasının da etkisi oldu. Özellikle Almanya’da yükselen bu toplumsal destek, Avrupa ülkelerinin Rojava’ya yönelik tutumlarını yeniden şekillendirdi. Türkiye’nin de bu tabloyu gördüğü ve buna göre pozisyon aldığı söylenebilir.

  • Peki, biraz genele bakarsak, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nı önceki yıllardan ayıran temel kırılma noktası neydi?

Dünyanın genel gidişatında paylaşım mücadelesi sertleşiyor. Ülkeler, özellikle emperyalist güçler arasındaki kamplaşmalar daha belirgin hale geliyor. Bu konferansın en önemli özelliği, transatlantik ilişkilerin geleceğinin tartışılmasıydı. Konferans öncesinde Grönland üzerinden Avrupa ile ABD arasında ciddi bir gerilim yaşandı. Trump’ın Grönland’ı ele geçirmeye yönelik hamlesine karşı Avrupa tepki gösterdi.

Bu nedenle Avrupa liderleri, özellikle Almanya ve Fransa, konferans öncesinde ABD’ye yönelik söylemlerini hazırladı. Açılış konuşmasını yapan Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD’nin artık eskisi kadar güçlü olmadığını, küresel liderliğinin tartışmalı hale geldiğini ve içe kapanma politikaları izlediğini açık biçimde dile getirdi. Aynı gün akşam saatlerinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron konuşma yaptı. Macron, Avrupa’nın jeostratejik olarak dünyada yeni bir aktör olabilmesi için birlikte hareket etmesi gerektiğini vurguladı. Bu görüşlerini konferanstan dört gün önce, Avrupa’nın beş önemli gazetesine verdiği ortak röportajda da dile getirmişti.

  • Neler söylemişti Macron?

Macron, Avrupa’nın ABD ve Çin karşısında ortak bir birliktelik sağlayamaması halinde beş yıl içinde yok olabileceğini söyledi. Bu ifade, gazetelerin büyük çoğunluğunda başlık oldu. Avrupa’nın yok olmamak için dünyanın yeniden dizayn edildiği bu süreçte güçlü bir emperyalist aktör olarak sahneye çıkması gerektiğini savundu. Bu yaklaşımın Rojava Kürtleriyle kurulan ilişkide de etkili olduğu görülüyor. Avrupa devletleri artık dünyanın farklı sahalarında, kendi çıkarlarını gözeterek, yerel aktörler ve liderlerle ABD’den mümkün olduğunca bağımsız ilişkiler kurmak istiyor. Amaç, ABD’nin himayesi altında bir partner olmak değil; ABD’nin yanında, eşit bir pozisyonda strateji belirlemek. Bunun yansımalarının farklı alanlarda görülmesi muhtemel.

Bu durum, ABD’yi daha agresif bir tutuma da itebilir. Avrupa’nın küresel paylaşım mücadelesinde daha etkili olma isteği, önümüzdeki dönemde ABD’nin Avrupa’ya karşı daha sert bir siyaset izlemesine yol açabilir.

  • Avrupa ve Amerika arasında bir gerilimin olduğu açık. ABD Dışişleri Bakanı Rubio da buna dair bir konuşma yaptı ama Amerikan politikasına kıyasla daha yumuşak bir ton kullandı. Ancak sizin çizdiğiniz tabloda Macron’un açıkça dile getirdiği gibi Avrupa, güvenlik politikalarında somut bir yön değişikliğine mi gidiyor?

Bu istek, en azından Alman–Fransız ekseninin hedefi ve arzusu. Kendi içlerinde çelişkiler var; ancak bu çelişkilere rağmen bir arada durmadıkları takdirde Amerika’ya karşı bir pozisyon alamayacaklarının farkındalar. Merz ve Macron’un konuşmalarından sonra Alman basınındaki analistler, Rubio’nun nasıl bir tepki vereceğini merakla izledi. Geçtiğimiz yıl ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in Avrupa’yı aşağılayan üslubunun tekrarlanıp tekrarlanmayacağı tartışılıyordu. Rubio’nun açıklamaları ise farklı oldu; daha yumuşak bir dil kullandı, “Avrupa bizim partnerimizdir” dedi ve ilişkileri geliştirmek istediklerini vurguladı. Başkan Trump’ın dünya için bir planı olduğunu, Avrupa’nın da bu planın parçası olması gerektiğini söyledi. Ancak bu yaklaşım Avrupa’da inandırıcı bulunmadı.

  • Bu noktada Avrupa’da nasıl bir karşı okuma yapılıyor?

Almanya’da Savunma Bakanı Pistorius başta olmak üzere, basında yer alan analizlerde Rubio’nun bu yumuşak çıkışının Avrupa’yı yanıltmaması ve önümüzdeki dönemde Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durmayı sürdürmesi gerektiği vurgulandı. Dünyadaki genel paylaşım ve çatışmanın esas olarak Amerika ile Çin arasında yaşandığı biliniyor. Nihai kamplaşma büyük ölçüde bu iki güç arasında şekilleniyor; Amerika önde olsa bile tablo bu.

Ancak Avrupa Birliği, bir bütün olarak hareket ettiğinde ekonomik açıdan çok önemli bir güç. Macron’un sık sık vurguladığı 450 milyonluk Pazar, bu açıdan belirleyici. Önümüzdeki dünya mimarisinde Avrupa’yı yanına almayı başaran güç daha avantajlı bir konuma gelecek.

  • Peki, Avrupa küresel dengelerde kendine nasıl bir alan açmaya çalışıyor?

Aynı konferansta Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi de Avrupa’ya, eşit muamele temelinde bir partnerlik teklifi sundu. Almanya Başbakanı Merz ise Amerika’nın hegemonyasına karşı birlikte hareket edilecek ülkeler bulunduğunu söyledi ve bu çerçeveye Türkiye’yi de dahil etti. Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliği’nin; Türkiye, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi bölgesel aktörlerle ilişkilerini geliştirmesi ve bir denge oluşturması bekleniyor.

Sonuçta, bunu ne ölçüde başaracağından bağımsız olarak Avrupa Birliği, ayrı bir askeri güç olma yönünde ciddi bir çaba içinde. Fransa liderliğinde bir nükleer güç koruyuculuğu tartışması gündemde. Almanya nükleer bir güç değil; ancak Avrupa’nın nükleer kapasitesi olarak Fransa’ya destek verilmesi ve bu alanda liderliğin Fransa’da olması gerektiği savunuluyor. Askeri alanda Fransa, ekonomik güç olarak Almanya şeklinde bir rol paylaşımı öngörülüyor. Bu durum iki ülke arasındaki rekabeti derinleştirse de belli alanlarda uzlaşma arayışı devam ediyor.

Macron’un göreve geldiği ilk dönemde, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözleriyle savunduğu Avrupa ordusu fikrinde somut bir ilerleme sağlanamamış olsa da Ukrayna Savaşı’nın etkisiyle Avrupa hızla askerileşti. Askeri bütçeler ciddi biçimde artırıldı ve Avrupa Birliği bütçesi içinde, normalde öngörülmeyen askeri harcamalar için pay ayrıldı. Bu, Avrupa Birliği ülkelerinin önümüzdeki dönemde askeri bir güç olarak sahneye çıkma niyetini gösteriyor.

Bu süreçte Avrupa, NATO şemsiyesi altında Amerika’ya mecbur olmadığını daha açık şekilde dile getirebilir. Ekonomik alanda Amerika’nın korumacı politikalarına karşı atılan adımların yanı sıra, askeri düzeyde de pazarlıkların ve gerilimlerin sertleşmesi bekleniyor.

  • Çin’den de bahsettiniz, Çin’in konferanstaki mesajları Amerika açısından ne anlama geliyor?

Çin Dışişleri Bakanı, açık biçimde mevcut dünya düzeninin ve uluslararası kurumların korunması gerektiğini vurguladı. Bunun başında Birleşmiş Milletler geliyor. Kurumların sorunları olduğunu kabul ediyorlar; ancak bunların düzeltilerek devam etmesi gerektiğini savunuyorlar. Aynı yaklaşımı Avrupa için de dile getiriyorlar. Almanya’ya da mevcut uluslararası kurumların eksiklerine rağmen korunması gerektiği mesajı verildi.

Çin, Amerika’nın adını doğrudan anmadan, Trump yönetiminin ajandasının bu mevcut düzeni değiştirmeye yönelik olduğunu ima etti. Bugün, Birleşmiş Milletler’i bile kendisi için engel olarak gören bir Amerika’dan söz ediyoruz. Mevcut düzen, Trump ve Amerika’yı sınırlayan bazı unsurlar içeriyor ve bunları değiştirmek istiyorlar. Bu noktada Avrupa ile Çin’in, görüş olarak birbirine yaklaştığını görüyoruz. Çin, mümkün olduğunca Amerika ile çatışmayı -özellikle askeri düzlemde- ertelemek, süreci zamana yaymak istiyor. Bu süreyi, yeni müttefikler kazanmak ve askeri kapasitesini artırmak için değerlendirmeyi hedefliyor. Konferansta da bu yumuşak tutumunu sürdürdü; ancak Amerika’ya örtük ama net mesajlar verdi.

  • Konferansın en önemli başlıklarından biri de İran’dı. Davet edilmedi ama özellikle İran’a dair Şah yanlılarının eylemleri oldu. İran meselesi hakkında ne diyeceksiniz?

Konferansın gerçekten önemli gündemlerinden biri İran’dı. Münih Güvenlik Konferansı’nın bir karar alma mekanizması yok; burası bir platformdan çok, ilişki kurmaya yarayan bir alan. Konferans Başkanı Wolfgang Ischinger’in tanımıyla burası, “bozuk ilişkileri tamir etme” yeri. Bunu da “bisiklet atölyesi” metaforuyla anlatıyor: Bozuk bisikletler gelir, tamir edilir ve tekrar yola çıkar.

Bu metafor üzerinden bakarsak, Rojava meselesinde de bazı bozuk ilişkilerin kısmen tamir edildiğini söyleyebiliriz. Merkezi Suriye ile Kürtler arasında bir yakınlaşma ihtimali doğdu. Almanya ile Kürtler arasındaki ilişkiler de önceye kıyasla daha yakın bir noktaya gelmiş olabilir. İran açısından da benzer bir tablo var.

İran davet edilmedi; ancak İran muhalefetinin yurt dışındaki en görünür aktörlerinden biri olarak görülen Rıza Pehlevi’ye bir platform açıldı. Uluslararası sahneye taşındı. Aynı gün Münih’te büyük bir gösteri düzenlendi. Organizasyon öncesinde yüz bin kişi beklenirken, gösteri sonrası Alman polisi ve basına göre katılım iki yüz bine ulaştı. Bu çok önemli bir veri. Bu durum, Münih Konferansı’nın Suriye ve İran muhalefeti açısından bir tür test alanı işlevi gördüğünü gösteriyor. Görünen o ki Münih, bu sınavdan geçmiş durumda.

  • Peki, bu sınavın İran sahasına yansıması ne olur?

Rıza Pehlevi’nin arkasında yurt dışında ciddi bir toplumsal destek olduğu görülüyor. Rejim karşıtı bir güç mevcut. İçeride Şah’ın oğlunun dayanaklarının zayıf olduğu biliniyor; ancak İran toplumunda güçlü bir rejim karşıtı dinamik var. Rejimin bugüne kadar gerçekleştirdiği katliamlar, binlerce insanın öldürülmesi ve Jina Amini sürecinde ortaya çıkan büyük toplumsal hareket bunu gösterdi. İran içeriden kaynıyor; ancak şu an rejimi değiştirecek görünür aktörler yok. Görünür hale gelenlerin çoğu idam ediliyor. Münih Konferansı’nın hemen öncesinde ya da sonrasında Trump’ın açık biçimde “rejim değişikliği” tezini yeniden gündeme getirmesi de bu tabloyla bağlantılı.

Önümüzdeki dönemde İran’da rejim değişikliği ihtimali masada. Burada iki yönlü bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Münih’te oluşan atmosfer ve sinerji, İran rejimi üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılacak. İran’a sunulan dört maddelik bir çerçeve var: İsrail’in varlığını tanımak ve askeri tehdit oluşturmamak; bölgedeki vekil güçlerle, özellikle Hizbullah’la ilişkileri kesmek; nükleer silah programından vazgeçmek, içeride muhalefete yönelik baskıyı sonlandırmak.

Bu başlıklar, Cenevre’de yapılacak pazarlıkların temelini oluşturacak. İran bu talepleri kabul ederse, rejim değişikliği yerine mevcut rejimin Amerika’nın taleplerine uyumlu hale getirilmesi de mümkün. Venezuela örneği bunu gösteriyor: Rejim değişmedi, ancak yer altı kaynakları üzerinden iş birliği yapıldı.

  • İran yönetimi de aynı yöne girer mi? Yani rejimi ya da yönetimi korumak adına Amerika’ya belli tavizler verebilir mi?

Şu ana kadar yapılan açıklamalara bakılırsa, böyle bir eğilim yok; hatta daha sert açıklamalar yapılıyor. Ancak bunu önümüzdeki süreç gösterecek. İran içinde, Amerika’yla kısmi bir uzlaşma bularak süreci geçiştirme, yani zamana yayma eğilimi gelişebilir. Böyle bir durumda Amerika, rejim değişikliğine gitmeden İran’ı kendi eksenine yaklaştırmayı hedefleyebilir.

  • Bu yaklaşım yalnızca İran’la mı sınırlı, yoksa daha geniş bir stratejinin parçası mı?

Burada görünen hedef İran gibi dursa da hem Venezuela hem de İran hamleleri esas olarak Çin’e yöneliktir. Çünkü bu iki ülke, Çin’in önemli pazarları ve aynı zamanda temel enerji tedarikçileri. Çin, sanayisinin gelişimi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi büyük ölçüde bu ülkelerden sağlıyor. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip; İran ise Ortadoğu’da Suudi Arabistan’dan sonra en fazla petrol rezervine ve Rusya’dan sonra en büyük doğal gaz kaynaklarına sahip ülkelerden biri. Enerji açısından İran, Amerika için son derece önemli bir potansiyel pazar.

Eğer Amerika İran’ı kendi eksenine yaklaştırabilirse, rejim değişikliği gündeme gelmeyebilir. Böyle bir eğilim oluşması, Çin’in en önemli damarlarından birinin kesilmesi anlamına gelir. Bu da yılın en kritik gelişmelerinden biri olabilir. İran’daki olası eksen değişikliği ya da rejim değişikliği, önümüzdeki dönemde dünya mimarisini doğrudan etkileyecek başlıklardan biri olarak duruyor.

Bu noktada Amerika’nın stratejisi tek bir ülkeye odaklı değil; daha geniş bir çerçevede, emperyalist rekabet içinde rakipleriyle yürütülen bir mücadeleyi içeriyor. İran’a yönelik sert ya da yumuşak hamleler bu bütünün parçası. Rojava Kürtlerinin muhatap alınması ve konferansa davet edilmesi de İran’a yönelik bu stratejiden bağımsız değil. Bölge yeniden dizayn edilecekse, önce Suriye’nin görece bir istikrara kavuşması gerekiyor. Aynı durum Irak için de geçerli. Irak’ta İran etkisinin zayıflaması hedefleniyor. Ardından İran, çember daraldıkça Amerika’nın planlarını ya siyasi olarak kabullenmeye ya da daha sert bir sürece zorlanabilir. Ancak İran’ın tarihsel dinamikleri ve iç mücadeleleri, bu sürecin tek yönlü işlemesini engelleyebilir.

İran’da uzun süredir baskı altında olan halkların ve toplumsal muhalefetin varlığını biliyoruz. Bu muhalefeti bütünüyle Amerikancı, emperyalizm yanlısı ya da Şah yanlısı olarak tanımlamak doğru değil. Ortak payda, molla rejiminin değişmesi olsa da bunun nasıl gerçekleşeceğine dair beklentiler farklı. Daha liberal ve dünyaya açık bir İran beklentisiyle hareket eden toplumsal dinamikler de var. Bu nedenle bu tabloyu tek bir kategoriye sıkıştırmamak gerekir.

  • Peki, Türkiye neden bu konferansta geri planda kaldı? Katıldı ama sahnede neden görünmedi?

Aslında Türkiye konferansa çok düşük bir profille katılmadı. Evet, Dışişleri Bakanı yoktu; ancak bir önceki konferansta zaten Dışişleri Bakanı katılmış ve konuşmacı olmuştu. Bu kez Maliye Bakanı Mehmet Şimşek davetliydi ve konferanstaydı. Programda bir oturumda konuşmacı olarak yer almasına rağmen konuşma yapmadı. Bunun nedeni kamuoyuna açıklanmadı.

Spekülasyon olarak, Suriye Kürtlerinin davet edilmiş olması nedeniyle aynı platformlarda görünmek istememiş olabileceği düşünülebilir; ancak bu konuda net bir bilgi yok. Konferansta ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar ile Cumhurbaşkanı’nın güvenlik politikalarından sorumlu başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç da yer aldı. Yani temsiliyet tamamen zayıf değildi; ancak Türkiye görünür bir ülke olmayı tercih etmedi. Bu tutum, Türkiye’nin mevcut bölgesel dengeleri gözeten bir pozisyon aldığını düşündürüyor.

  • Neden?

Çünkü Türkiye, Amerika’nın bölgeyi yeniden dizayn etmeye yönelik hamlelerine açık bir karşıtlık sergilemektense, süreci izleyen ve pozisyon alan bir çizgide hareket ediyor. Suriye Kürtlerinin konferansa katılımına açık bir veto koymadığı da buradan anlaşılıyor. Almanya’nın davet sürecinde Türkiye’yi önceden bilgilendirdiği ve Türkiye’nin bu daveti veto etmediği görülüyor. Eğer Türkiye açık bir biçimde bu davete itiraz etseydi ve bunu diplomatik bir kriz başlığına taşısaydı, Almanya’nın bunu dikkate alması muhtemeldi. Ancak böyle bir itiraz gelmedi. Rojava temsilcilerinin açıklamalarında da Türkiye’nin engelleyici bir tutum almadığı görülüyor.

Türkiye açısından bakıldığında, Suriye’de Kürtlerin Güney Kürdistan benzeri otonom bir yapı kurmaması önemli bir kazanım olarak değerlendiriliyor. Mevcut tabloda otonom bir bölgeden ziyade, Suriye devleti içinde entegrasyon hedefi öne çıkıyor.

Türkiye, Kürtlerin 2011–2019 yılları arasında elde ettiği fiili kazanımların tamamen yok sayılamayacağını görüyor ve bu durumu “minimal kazanımlar” çerçevesinde yönetmeyi tercih ediyor. Bunun, Türkiye iç siyasetine ve olası müzakere süreçlerine zarar vermemesi hedefleniyor.

Son olarak, Mithat Sancar’ın “Birinci aşama bitti, entegrasyon süreci başlıyor” yönündeki açıklamaları da bu çerçevede okunabilir. Suriye’de açılan parantezin büyük ölçüde kapandığı ve görece istikrarlı bir döneme girildiği anlaşılıyor. Bunun Türkiye’ye yansıması ise entegrasyon başlığı altında atılacak adımlar olacak. Bundan sonra belirleyici olan, hükümetin bu süreci nasıl yöneteceği.

Kaynak: ANF

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Feti Yıldız: ‘Umut Hakkı’ için yasal düzenleme ve ilgili kanunda iptal gerekir

Sonraki Haber

Dumlu Cezaevine giden aileler anlattı: Çocuklarımız güvende değil

Sonraki Haber

Dumlu Cezaevine giden aileler anlattı: Çocuklarımız güvende değil

SON HABERLER

DEM Parti’den komisyon raporu maddelerine muhalefet şerhi

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

Silêmanî’de bir kadın katledildi

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

İran rejim güçleri Gilan’da bir öğretmeni kaçırdı

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

Rusya, istihbarat servislerinin Telegram’a erişimi olduğunu açıkladı

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

İran’da 40’ıncı gün anmalarına protestolar damga vurdu

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

Osmaniye’de bir kadın katledildi

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

Türbinler arttıkça süt kesildi: Hayvancılık bitme noktasında

Yazar: Yeni Yaşam
18 Şubat 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır