İran’daki mezarlıkların artık parklardan daha büyük olduğunu söyleyen tiyatrocu Rojan Kelhur, ‘İran’da yaşamlar rakamlara dönüştü’ dedi
İran’da protestolar 50 günden fazla bir süredir devam ediyor. Her kesimden, her meslekten, her yaştan insanların katıldığı eylemler eski şiddetini geride bıraksa da yer yer devam ediyor. Resmi kaynaklar 6 binden fazla kişinin öldüğünü kabul ederken İranlılar ise on binlerce ölümden bahsediyor. İletişimin kısıtlı olduğu, gerçeğin yalan içinde bu kadar kolay silindiği bir dönemde, onların gerçeğine “öteki” olanlar ise gerçeği ve acıyı ancak tahmin edebiliyor. İran’daki eylemlerde yer alanlar arasında tiyatrocu Rojan Kelhur de var.
Hala İran’da yaşadığı için adını Rojan Kelhur olarak değiştiren tiyatrocunun “Kan name” adını verdiği notları ise şöyle:
“Kar yağıyor; ama kan lekelerinin yamalı izleri, sokakların yaralı bedeninde hâlâ görünür. Sokaklar beyaza bürünmüş; fakat o yamalar kanlı suya dönüyor. Akıyorlar; sokakların oluklarının boğazını dolduruyorlar. Tıpkı ağlayış ve feryatla dolu çığlıklar gibi… Kurşunla vurulmuş evlatlarının başları için inleyen annelerin haykırışları gibi… Yanmış saçlarla, çizilmiş yüzlerle, ağıt yakarak, sızlanarak, ağlayarak; kurşun saçmalarıyla dolu gözleri usulca kapatıyorlar, canlarının parçalarının. Ve onlara ninni söylüyorlar:
Uyu… uyu yavrum, canım, uyu.
Huzur içinde uyu; artık ne ekmek kaygın var, ne işsizlik acın, ne yalnızlığın.
Uyu bu mezarlıkta; her gün ağzını daha da geniş açan, daha çok ve daha çok yutan bu yerde… Başsız bedenleri, bedensiz başları, kurşunla parçalanmış gençleri yutan bu yerde…
Mezarlıklar parklardan daha büyük
Bu mezarlığın genişliği artık şehrin parklarından daha büyük. Bu sessiz, kapısız penceresiz cennet; hurisiz, gılmansız, ne bir şarap nehri ne de bir damla su barındırıyor. Kupkuru… Çöl gibi. O çöller ki, istibdadın sözde zirveleri fethedildikten sonra ‘imar edilmiş’ sayılıyor şimdi. İmar edilmiş; darağacının kıyısında bir ayağı duran, diğer ayağı hücrelerde kuruyan mahkûmlar için hazır mezarlarla. Ağızları zorla alınmış itirafların kanıyla dolu…
Kar yağıyor; ama her an daha da yoğunlaşıyor kan kokusu. Bu yıkılmış şehrin kirli ve düğüm düğüm olmuş havasında kanın kokusu dolaşıyor. Acı, zehirli bir buhar gibi sarıyor her yanı; kan dökenleri sarhoş ediyor. Öyle ki zulme ve haksızlığa karşı kanı kaynayan herkesin kanını, tek bir kurşunla anında akıtıyorlar. Ya da onu siyah copların ve kirli postalların altında eziyorlar; kanlı bedenini bir esir gibi sürükleyip zindan köşelerine atıyorlar.
Hangi zindan mı? Ne soruyorsun ey habersiz haberciler!
Bu topraklarda artık her şehrin, her kasabanın birkaç zindanı var. Her zindanda binlerce mahkûm ve yüzlerce, mahkûmlardan daha tutsak gardiyan…
Suyu olmayan, insanları yoksulluktan perişan düşmüş nice köy var; ama zindanları dimdik ayakta — hem de ne zindan! Hücre hücre doldurulmuş korku, keder ve hasretle. İsimsiz, kimliksiz, kayıtsız, değersiz bırakılmış mahkûmlarla… Burada insanın adı silinir; yalnızca gölgesi kalır.
Öfkeli ve aç halka karşı
Eskiden kar yağdığında herkes sevinirdi; insanlar sokaklara dökülür, karın üzerinde dans ederdi. Bugün de kar yağıyor ama bu, unutmanın ve suskunluğun karı. Sanki durmadan yağıyor, yağıyor; halkı ezmekten gurur duyan postalların izlerini örtmek ister gibi… Kendilerini bir kez daha savaşın galipleri sananların izlerini. Kendi halkına karşı kazanılmış bir savaşın galipleri! Öfkeli ve aç bir halka karşı… Eski bir yurtta itibarsız bırakılmış, harap edilmiş bir halk. Haritalar üzerinde var ama tarihsiz ve yalnız kalmış bir toprak.
Bu halkın bir kısmı kendini kaybetmiş; kültürünü küflenmiş bir ekmek parçasına değişmiş. Çoğu, yaşayan ölüler gibi dudaklarında bir gülümsemeyle dolaşıyor; birlikte gülüyorlar ama içlerinde yalnız, yapayalnız ağlıyorlar.
Yurt artık bu zulümden ve Bidadgahlardan (adaletsiz mahkemeler) yorulmuş insanlar için belirsiz, mitolojik bir kavram. Bu insanlar yıllardır kendi topraklarında sürgündeler. Bu vatan artık bir sürgün yeri; oysa çok da uzak olmayan bir geçmişte uzak ve yakın diyarlardan insanların sığındığı bir cennetti. İnsanlar, görkemli dağlarını, gür ormanlarını, coşkun nehirlerini görmek için gelirdi. İhtişamlı tarihinden kalan anıtları ziyaret ederdi.
Bir zamanlar bu topraklar abattı (Farsçada yeşil, gelişmiş, refah içindeki anlamında), Abadan (gelişmiş imkanlara sahip şehir), mamurdu; ama şimdi dağılmış, yıkılmış, sahipsiz kalmış bir Mahabat (sis, karanlık, belirsizlik).
Darağaçları hazır bekler
İran, bir zamanlar bir umut saraydı;*
şimdi ise yıkılmış bir viranedir!
Bu toprakların kadim adı artık
ilk harfi ‘elif’ düşmüş bir kelimedir; yerine ‘vav’ yerleşmiştir!**
Kar yağıyor ve kanlı bir buhar, kara bulutlar gibi bu ülkenin göğünü kaplamış. Bir zamanlar altın bir kadehti bu toprak; kültürden medeniyete, bilgiden bilime ve sanata dek mücevherlerle dolu. Ama şimdi çatlamış bir kadeh; boş ve kof! Aldatmacanın cilasıyla kaplı… Yalan mürekkepleriyle boyanmış, başına gece renginde bir örtü geçirilmiş; uydurma bir dinle süslenmiş bir kadeh!
Bu ülke şimdi yalanın, düşmanlığın ve kuraklığın girdabında. Bir avuç utanmaz ve onursuz kimselerin elinde; birbirlerini bir avuç fazla ekmek uğruna satan kimselerin. Beyinleri bir yıkanmış, düşünceleri yok edilmiş, sözleri, kendilerine buyruk verenlerin sözleri olmuş:
‘Yakalan ve her kim olursa olsun, düşüncesi yeşil, sözü kırmızı olanın kanını saçın!’
Bu günlerde kızıl dil, düşüncesi iyi olan her kimsenin yeşilbaşını darağacında keser! Darağaçları kurulmuş, hazır bekler; davranışı doğru olan ve gasp edilmiş hakkını, bu mazlum halkın çiğnenmiş hakkını geri almak isteyen herkes için!
Kan rengine bulanmış petrolün altında
Keşke bilinebilse bu günlerde kaç Arash, kaç Kaveh haykırdıktan sonra kana bulandı ve öldürüldü! Keşke bu yılların ölü sayısı ortaya çıksa! Keşke kaçırılan, kolsuz bacaksız, başsız bedensiz toprağa gömülen isimsiz cesetler bulunabilse… Petrol kokan bu toprağın altında; kan rengine bulanmış petrolün altında!
Hepsi Kaveh, hepsi Arash olan gençlerin kanından artık ne bir lale filizlenir, ne uzun boylu servilerin yasından bir servi… Ne çiçek kalmış ne bülbül! Elbiseler kan içinde; gözlerden damla damla akan yaşlar kanlıdır; bu kederli ülkenin yaslı annelerinin üzerine yağar.
Kar yağıyor; ağır bir kar yağışının ardından şimdi korkunç bir don çökmüş. Yığın yığın donmuş cesetler, kanlı buz adacıkları gibi, bir kan denizinin üzerinde yüzeye çıkmış; ürpertici. Bazıları donmadan önce kara ceset torbalarının altında inliyordu; yaşıyorlardı, ama bir ‘son kurşun’la inlemeleri ağır bir sessizliğin altına gömüldü. Hastane yataklarında, kolunda serumları, bedeni ve yüzü yaralı olanlardan kimilerini yarı canlı hâlde kaçırdılar; kara ceset torbalarına attılar, sayısız cesedin arasına fırlattılar… Sayısız ve sayısız cesetlerin arasına.
Bunların dışında, uzak ve yakın şehirlerin morglarına ulaşan cesetlerden ayrı olarak, pek çok kişi sevdiklerinin bedenlerini kimlik tespiti korkusuyla gizli saklı yerlere kendi elleriyle gömdü.
Halkı sokaklarda kurşuna dizdiklerinde..
Ve bu toprakların bazı insanları ne kadar safmış… On sekiz Dey (8 ocak) perşembe akşamı gözlerimiz kapatıldığında ve artık hiçbir iletişim yolu kalmadığında, çocuk katillerinin diyarından gelen birtakım yabancıların, kendini satmış işbirlikçilerle birlikte, sözde ‘ölü üretmek’ amacıyla gençleri, kadınları, kızları, erkekleri hatta çocukları kanlı satırlarla boğazladıklarına inandılar. Ellerinde silah olmayan, yalnızca haykırış ve birlikle donanmış halkı sokaklarda kurşuna dizdiklerine; savaş mermileri ve saçmalarla bedenlerini parça parça ettiklerine; camileri, kütüphaneleri, daireleri ve araçları ateşe verdiklerine inandılar…
Bazı saf ve çabuk kanan insanlar gerçekten düşmanın saldırdığına inandı. Ama… belgeler ortaya çıktığında… Görüntüler ve tanıklıklar gün yüzüne çıktığında herkes anladı ki bütün bu anlatılar bir kara oyundu! Bu önceden hazırlanmış cinayetler ve orayı burayı ateşe verme eylemleri bir kez daha bir hileydi. Önceden yazılmış bir senaryoyla sahnelenen bir tiyatronun tekrarıydı; perde arkasındaki komutanların yönetmenliğinde ve beyni yıkanmış, düşman kılığına sokulmuş kiralık oyuncularla…
Özgürlüğün düşüncenin insanlığın düşmanları
Fakat bir anda perde aralandı; herkes gördü ki satır taşıyanlar ve yüzleri örtülü silahlı adamlar, görünüşte ‘milletin koruyucusu’ olan güçlerle işbirliği içindeydi! Aynı satırlı adamlar, bu kanlı oyundan sonra kanlı elleriyle başka bir oyunda, yalan üretim merkezi olan devlet televizyonu kameralarının karşısına çıkıp yabancılara bağlı olduklarını ‘itiraf’ ettiler! Düşmana satıldıklarını söylediler!
Bu bağırıp çağıran, bıçaklı, satırlı güruh; yüz yıl önce Meşrutiyet’i kana bulayan Şaban’ın (Şaban Caferi ) ve kiralık, kan dökücü, sorumsuz ve akılsız adamların soyundan gelen figüranlardır. Bunlar düşüncenin, toplanmanın, her türlü özgürlüğün, özgür düşüncenin, aklın, demokrasinin ve hatta insanlığın düşmanıdır. Bir avuç darı tanesine kendilerini de, çocuklarını da, eşlerini de ve dilediğiniz herkesi de satarlar; siyasetle zehirlenmiş bir kumarın içinde.
Bazen dost kılığında, bazen düşman; bazen tarafsız ya da protesto saflarında görünürler; ama ellerindeki satırlarla protestoyu kargaşaya dönüştürürler. Kendini satmış ‘yabancılar’ rolünde eşsiz oyunculardır. Bu ülkenin tarihinde her defasında yeni bir surette çoğalan figüranlardır; sessiz suçlar çoğalsın diye yeniden ve yeniden türeyen karanlık kalabalıklar.
Gençler artık yoklar
Kar yağıyor… ve şimdi güneş vurduktan sonra — ah, ah — hepimiz ah doluyuz. Bu kanlı Ocak günlerinde ölülerin sayısı her gün artıyor, ah dostum! Gelecekte bir ‘biri’ olmak isteyen ne gençler vardı… Seçkin bir sanatçı, eşsiz bir sporcu ya da… ya da… Sanata gönül vermişlerdi, başarılı birer öğrenciydiler; bir adları, bir kimlikleri vardı. Ama ah, ah ki şimdi isimleri yok. Toplu bir kıyımda, tarihî bir katliamda ne adları belli ne kim oldukları…
Şimdi kara ceset torbalarına hapsedilmiş bedenleriyle birer rakama dönüştüler.
Altı… ya da yirmi sekiz… ya da beş yüz yetmiş yedi…
Bin sekiz yüz yirmi bir… dört bin beş yüz otuz altı…
Beş bin… altı bin… yedi bin… sekiz bin…
On iki bin… yirmi bin…
Ah dostum, ah…
Sıra ne zaman bize gelecek?
Ah ve ah ki ah doluyuz; ve bilmiyoruz sıra ne zaman bize gelecek. Hangi gün, hangi gece, hangi ay biz de bir rakama dönüşeceğiz? Oysa şimdi de yanmış bir ülkenin sınırları kadar geniş bir hapishanede yaşıyoruz; kiralık evlerin hücrelerinde, birer kimlik numarasıyla mahpusuz.
Dört yüz elli üç… sıfır yetmiş dokuz iki yüz otuz altı… sıfır… sıfır…
Bugün çoğumuz ya sıfırız ya sıfırın altında… Sayısız eksi, sıfırın altında; borç ve yoksulluk yüküyle. Ve çaresizlikle.
Masum çocuklara karşı mahcubuz; ne evde, ne okulda, ne sokakta, ne parkta huzur bulabiliyorlar. Bir aylık gecikmiş kirayı ödeyebilmek için vicdansız ev sahiplerine boyun eğmek zorunda kalan kadınlar ve kızlar var; insanlığını unutmuş adamlara… Tokluklarından şehvet ve zalimliğe yönelen, utanmaz, merhametsiz erkekler…
Ah dostum, ah doluyuz; sanki susmaktan ve bir mucize beklemekten başka çaremiz yok. Bir ‘mucize’ — belki yabancıların saldırısı… Bizi kuşatan bu yabancıları ortadan kaldırsınlar diye… Sonra gelecek yabancıların daha iyi mi daha kötü mü olacağını düşünmeden…
Çünkü elin, yüreğin ve canın daraldığında artık yarının güneşli mi bulutlu mu olacağı önemli değildir. Önemli olan aç olmamaktır. Masum çocuğuna karşı mahcup olmamaktır. Bin bir minnetle önüne birkaç kuruş atan bir devlete el açmak zorunda kalmamaktır.
Ah dostum… ah doluyuz. Ah, ah ve yine ah…”
*Bu ifade, 1979 Devrimi sonrasında besteci Muhammed Rıza Lotfi tarafından bestelenip Muhammed Rıza Şeceryan tarafından seslendirilen ve İran’da son derece ünlü olan ‘İran ey serây-e omid’ (‘İran, ey umut yurdu’) adlı şarkıya gönderme yapmaktadır. Bu eser, İranlıların kolektif hafızasında sembolik bir yere sahiptir ve İran’ı umut, aydınlık ve yeni bir geleceğin ülkesi olarak tasvir eder. Yazar, bu ifadeyi tersine çevirerek ‘umut yurdu’nu ‘viran yurt’a dönüştürür; böylece o idealize edilmiş vatan imgesinin, kendi bakışında artık yıkılmış ve umuttan yoksun bir mekâna dönüştüğünü eleştirel ve sembolik bir biçimde dile getirir.
** Metindeki ‘ilk harfi ‘elif’ düşmüş, yerine ‘vav’ yerleşmiş bir kelime’ ifadesi, Farsçada ‘İran’ kelimesinin ‘Viran’ kelimesine dönüşmesine yapılan sembolik bir göndermedir. Fars alfabesinde ‘İran’ kelimesi ‘elif’ harfiyle başlar. Eğer bu ilk harf çıkarılır ve yerine ‘vav’ konulursa, kelime ‘viran’ hâline gelir; bu da ‘yıkılmış, harap olmuş’ anlamına gelir.
Yazar bu harf değişimini bir kelime oyunu ve güçlü bir metafor olarak kullanır. Böylece ‘İran’ın, yani bir ülkenin adının, küçük bir harf değişimiyle ‘viran’a dönüşmesini; ülkenin umut ve bayındırlık hâlinden yıkım ve çöküş hâline sürüklenişini simgesel bir biçimde ifade eder. Bu, dil üzerinden kurulan şiirsel ve politik bir eleştiridir.
DIŞ HABERLER









