Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun yaklaşık altı aylık çalışmasının ardından hazırladığı ortak rapor oy çokluğuyla kabul edildi ve Komisyon görevini tamamlamış oldu. Komisyon’un kuruluşunda ve çalışmalarının her aşamasında olduğu gibi açıkladığı rapor da eleştiriye ve tartışmalara konu oldu. 100 yıldan bu yana gelen ve özellikle son 40 yılda insani, toplumsal ve ekonomik bedeli son derece ağır olan çatışmalara yol açan bir sorunu çözme beklentisi yaratan bir sürecin her adımının tartışılması son derece doğaldır.
Raporun ayrıntılarına girmeden geneli üzerinden bir kaç noktaya değinmek gerekirse… Her şeyden önce 18 Şubat’ta açıklanan rapor ile 27 Şubat 2025’te kamuoyuna açıklanan Öcalan’ın “barışa çağrı” metni arasında önemli çelişkiler bulunmadığını belirtmek gerekir. Raporda eksik görülen ve eleştirilere konu olan mesele, 27 Şubat’ta mesajın okunmasının hemen sonrasında Sırrı Süreyya Önder’in “Öcalan size iletmemizi istedi” diyerek aktardığı “Şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” notunda belirtilen konuları içermektedir.
27 Şubat açıklamasının ardından bu köşede şu yorumu yapmıştık: “Belli ki hükümet, barışın sağlanması için kendisinden beklenenleri ifade eden -Önder’in aktardığı- bu sözlerin metinde yer almasını istememiş. Oysa Önder’in şifahen aktarmak durumunda kaldığı bu sözler, demokratik barışın sağlanması için yerine getirilmesi gereken zaruri bir koşula işaret ettiği gibi, sürece kaygıyla bakanların birçoğunun aklında olan “Demokrasiden, hukuki alt yapıdan yoksun bir süreçten barış çıkar mı?” sorusuna da yanıt olmaktadır.”
27 Şubat’tan bu yana aradan geçen yaklaşık bir yılda Öcalan’ın mesajı doğrultusunda PKK üzerine düşeni yaparak kendisini feshetti. Ne var ki iktidar kanadı kalıcı ve demokratik barışı sağlayacak adımları atmadı. 18 Şubat’ta açıklanan raporda da 27 Şubat metnine alınmayan ve Önder’in şifahen aktarmak durumunda kaldığı yasal altyapı ve demokratikleşme konusu son derece muğlak ifadelerle yer aldı. Dolayısıyla rapor, sürece yönelik kaygıları gidermedi. Zaten DEM Parti’nin rapora koyduğu şerhin de EMEP ve TİP’in rapora red oyu vermesinin gerekçesi de önemli ölçüde bu kaygılara dayanıyor.
Bundan bir yıl öncesinde var olan kaygılar halen devam ettiğine göre “Demokrasiden, hukuki alt yapıdan yoksun bir süreçten barış çıkar mı?” sorusunun da güncelliğini muhafaza ettiğini söyleyebiliriz.
Nüfusunun dörtte birinden fazlasını oluşturan bir halkın siyasi ve kültürel haklarının inkâr edilmesinden kaynaklanan Kürt sorunu, Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük bariyerdir! Devlet elitleri içerisinde geniş bir kesim bu bariyerin kaldırılarak eşit yurttaşlık temelinde bir yasal zeminin oluşturulmasını, kendisini Türk-Sünni kimliğinin egemenliği üzerinden tanımlamış bir devletin kendini inkâr anlamına geleceğini düşünmektedir. Kaldı ki 100 yıldır siyasi iktidarlar, Kürt sorununu çözümsüz bırakarak ve Kürtlere yönelik düşmanlığı körükleyerek milliyetçiliği, ırkçılığı diri tutmuş ve bunu güvenlikçi politikaların demokrasinin, hukukun, insan haklarının önüne geçmesinin gerekçesi olarak sunmuştur.
AKP, tüm Cumhuriyet hükümetleri içinde Kürt sorununda çözümsüzlüğünü iktidarının bekâsı için en etkili kullanan partilerden olmuş ve demokrasinin önündeki bu bariyeri daha da güçlendirmiştir. İçinde bulunduğumuz süreçte AKP’nin çözümsüzlükten iki temel beklentisi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi 2024 yerel seçimlerinde başarısızlığa uğramasının sorumlusu olarak gördüğü DEM Parti ile CHP arasında yeni bir seçim uzlaşısını engellemek ve giderek yoğunlaşan yargı operasyonları karşısında CHP’yi yalnızlaştırmaktır. İkincisi ise Kürt sorununun demokratik çözümüne ve toplumsal barışa değinmeden meseleyi “terör sorunu” çerçevesinde ele alarak halklar arasında düşmanlaştırma siyasetini sürdürmektir. Böylece açlığa, sefalete sürüklediği; doğasını katlettiği kesimler ile körüklediği -kadınlara, Alevilere vb. yönelik ayrımcılığa karşı ortaya çıkabilecek mücadeleleri engelleyerek inşa ettiği otokratik rejimin bekâsını korumayı amaçlamaktadır.
Demokrasinin önündeki devasa bariyerin kalkması sadece Kürt halkının ve siyasetçilerinin mücadelesiyle gerçekleştirilebilecek bir durum değildir! Bu bariyerin kaldırılabilmesi, ancak Türkiye’de barışa, demokrasiye, refaha, huzura kavuşmak isteyen her kesimin demokratik bir barışın tesisine sahip çıkmasıyla ve bunun için mücadele etmesiyle gerçekleşebilir. Bu bağlamda siyasi iktidarın tüm engelleyici tutumuna rağmen Meclis’te bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun demokratikleşmeden uzak, yasal alt yapıdan yoksun da olsa hazırladığı raporla bir tartışma zemini oluşturması önemlidir. Bu sürecin sonucundan barışın ve demokrasinin çıkıp çıkmayacağını ise Kürt ve Türk halklarının bu tartışma zeminini ne ölçüde ortak bir mücadele zeminine çevirebileceği gösterecektir!









