Halk buluşmasında konuşan Tuncer Bakırhan, İran’daki saldırılara dikkat çekerek, ‘En büyük güvenlik nedir bilir misin? Halktır, demokrasidir, özgürlüklerdir. Özgür olan demokrasi tam işleyen hiçbir ülkeye ne emperyal güçlerin ne bölgesel güçlerin hiçbir mühendislik çalışmasıyla gücü yetmez’ dedi
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Antalya İl Örgütü, “Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları” kapsamında Antalya’nın Kepez ilçesinde bulunan Erdem Bayazıt Kültür Merkezi’nde halk buluşması düzenledi. Buluşmaya DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Tuncer Bakırhan ile çok sayıda kişi katıldı. Tuncer Bakırhan, buluşmada bir konuşma yaptı.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne işaret eden Tuncer Bakırhan, “Bir yıllık süreci çok uzun anlatmaya gerek yok ama Hakkari’den Tekirdağ’a kadar bir gerçek var. Biraz önce bir arkadaşımız barış barış diye haykırdı ya emin olun 2000’in üzerinde toplantı yaptık. Bu toplantıların tamamında Kürt’ü Türk’ü Arap’ı Karadenizlisi Trakyalısı fark etmiyor. Gittiğimiz toplantıların temel taleplerinden biri barış olsun idi. Bu toplantıların özeti onurlu bir barış olsun talebidir. Biz de onların onurlu barış sesini her yerde dile getirmeye çalışıyoruz. Onurlu bir Bir barış için Türklerin, Kürtlerin, emekçilerin, ezilenlerin birlikte sesini daha gür yükseltmesi gerekiyor” diye konuştu.
Meclis raporuna eleştiri
Sürece dair Meclis’te kurulan komisyonuna ve açıkladığı rapora değinen Tuncer Bakırhan, rapor hem eleştiri hem de önerilerinin olduğuna işaret ederek, “İtiraz ettiğimiz, çekince koyduğumuz bölümler vardı. Bu kısacası bu itiraz ettiğimiz en temel konularından birisi 100 yıllık Kürt meselesini terör ve güvenlik parantezine alamazsınız dedik. Kürt meselesi bir terör ve güvenlik meselesi değil, aksine özgürlükler ve demokrasi meselesidir dedik. Bu itirazımızı büyük harflerle o raporun altına yazdırdık. Ama o raporda bizim önümüzü açacak çok önemli maddeler de vardı. Raporun 6. ve 7. maddeleri aslında EMEP’in de CHP’ye bizim bileşen partilerimize kadar hepimizin yıllardır dile getirmiş olduğu talepler de girdi. AİHM kararları, AYM kararları doğuştan insanın hakkı olan hakları ve işte halkların haklarını gasp eden kayyımcı anlaşılan son bulmasından bir çok meseleye kadar orada çok önemli başlıklar da vardı. Meclis raporunda bizim dikkat etmemiz gereken şudur. Bir Meclis’in raporu 100 yıllık meseleyi bir an da çözemez.
‘100 yıllık mesele rapora sıkıştırılamaz’
Meclis komisyonunun buna gücü de yetmez. 100 yıllık bir meseleyi bir rapora sıkıştıramayız. Ama 100 yıllık meselenin demokratik bir şekilde çözülmesi için rapor katkı sunabilir. İşte o rapor 100 yıllık bir meselenin çözümünde aslında bir bir basamaktır. O basamağı açtık. Şimdi meclisin raporunda belirtilen demokratik hak ve özgürlüklerin hayata geçmesi gerekiyor. Bir an önce geçmesi gerekiyor. Hep birlikte onun takipçisi olacağız. Bakacağız Figenler, Leyla’lar, Ayşeler, Selahattinler, cezaevindeki sizin kardeşleriniz, yoldaşlarınız bir an önce çıkıyor mu? Bakacağız bugüne kadar devletin antidemokratik uygulamalarından kaynaklı dışarıda sürgünde olan kardeşlerimiz, yoldaşlarımız ülkelerine dönebilecekler mi? Demokratik bir ortamda siyaset yapıp yaşayabilecekler mi? Bakacağız. PKK ve bütün sonuçlarını ortadan kaldıran özel bir yasanın içeriği, kapsamı ve genişliği ne kadar olacak? Sadece bakmayacağız. En kapsamlı, en geniş sürgündekinin, içeridekinin, elinde silah olanın aynı zamanda demokratik yaşama ve siyasete dahil olmasını en kapsayıcı şekilde de hayata geçmesini yine Meclis’te mücadelesini yürüteceğiz.
Savaş bütçesi
Yani rapor bizim de muhalefet partilerinin de aslında bugüne kadar dile getirmiş olduğu birçok talebi de içeriyor. Onun için raporu yok saymak, küçümsemek doğru değil. Aksine orada belirtilen başlıkların hayata geçmesinin birlikte mücadelesinin yürütmemiz gerekiyor. Ama raporda çok önemli bir başlık vardı. Kimsenin dikkatini çekmedi. Bakın düşünün Meclis’in resmi raporunda diyor ki: Yıllık Türkiye’de 140 ile 240 milyar dolar savaşa, silaha ve savunmaya harcanıyor. Yani bu yıllardır devam eden bu çatışma ve şiddet ortamında neredeyse 10 trilyon doları buruyor. 10 trilyon dolar Türkiye’yi sil baştan yeniden refah içerisinde yaşatabilecek bir rakamdır, değerli arkadaşlar. 1 milyar dolar, 2 milyar dolardan bahsetmiyorum. 10 trilyon dolara aşkın bir paradan bahsediyorum. İşte eğer barış olsa, eğer çatışma ve şiddet zemini ortadan kalksa ki inşallah kalkacak. Emekli de hakkını alacak, asgari ücretli de alacak, emekçi de alacak. Öğrenci de barınabilecek, okulunu dondurmadan eğitimine devam edecek. Belki de bu ülkedeki 86 milyon insan refah içerisinde yaşayacak” ifadelerini kullandı.
‘Demokrasiyi 86 milyona istiyoruz’
“Onun için barış sadece Kürtlerin meselesi değil. Barış sadece bölgenin meselesi değil. Barış Türkiye’nin meselesidir” diyen Tuncer Bakırhan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Barış sağlanması halinde rantçı ekonomik politikalar son bulacak. Talan son bulacak. Çevre kıyımı son bulacak. Düşüncesini ifade ettiği için insanlar gözaltına alınıyor, alınmayacak, cezaevine atılmayacak. 12’nci partiyi şu anda biz devam ettiriyoruz. 11 partimiz kapatıldı. Partiler kapatılmayacak. Partilerin eş genel başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları cezaevine ya da sürgüne gitmeyecek. En önemlisi Kürt’ün ve Türk’ün genci yaşamını yitirmeyecek. Bu her şeyden daha değerli ve kıymetli bir şeydir. Onun için barışı desteklemeliyiz. Onun için bu sürece destek vermeliyiz. Toptancı bir şekilde bu sürece yaklaşmamalıyız. Demokratik siyasetin alanının açılması, Cumhuriyet Halk Partisi’nin de alanının açılmasını sağlayacak. İşte Antalya Belediye Başkanı şu anda tutuklu. Dün önceki gün Amed’te Belediye İş Başkanlarımızla bir toplantı yaptık. Bakın o kadar adil, kapsayıcı ve vicdanlı bir partiyiz ki Diyarbakır’da şunu dedik. Bir an önce kayyum atanan 13 belediyenin belediye başkanları ve iş başkanları serbest bırakılmalı ve görevlerinin başına dönmelidir dedik. Yani Ahmet Türk dönsün ama Sayın Böcek de dönsün dedik. İşte biz öyle bir partiyiz. Biz demokrasiyi sadece Kürt’e değil 86 milyona istiyoruz. Dil özgürlüğünü sadece Kürtlere değil, Türkiye’de yaşayan diğer etnik kimliklerine de istiyoruz. İnanç özgürlüğünü Alevilerle birlikte bu ülkede farklı din ve inançlı olan herkese istiyoruz.
‘Ekonomide adalet mücadelesi yürütüyoruz’
Biz sadece dil kimlik ve demokrasi mücadelesi yürütmüyoruz. Aynı zamanda ekonomide adalet mücadelesi yürütüyoruz. Eğer komşumuz açsa eğer komşumuzun bu ramazan ayında kazanı kaynamıyorsa bu sorun da bizim sorunumuzdur dedik. Bu konuda il ilçe belediyelerimiz parti örgütlerimiz acilen göreve koşmalıdır dedik. Komşumuzun çocuğu yatağa aç girmemeli. Komşumuzun elektriği kesildiğinde kendi elektiğimiz doğalgazımız kesilmiş gibi davranmalıyız. Biz öyle bir partiyiz bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok.
‘Eşiğin başındayız’
Dün tarihi bir açıklama yapıldı, hepimizi beraber izledik. 27 Şubat’ın birinci yıl dönümü. Sayın Öcalan’ın bir yıl önce çatışmasız şiddetsiz bir süreçle başlattığı ama altına da büyük harflerle şunu dediği bu sürecin aynı zamanda hukuki siyasi bir altyapısının olması gerekiyor dediği süreç bir yılını doldurdu. Bu süreç içinde insanlar yaşamını yitirmedi, daha temkinli ve dikkatli bir dil kullanıldı ama bu bir yılda ciddi bir yol kat ettiğimiz söylenemez. Hala o eşiğin başındayız. O barışa giden demokrasi ve özgürlüklere giden yolun henüz başındayız. İkinci yılda da çok kıymetli bir açıklama yaptı. Tarihin kilidini açan yarayı inkarla değil hukukla saran, siyasetin gölgesi yerine adaleti ve ışığıyla zemini aydınlatan bir süreci sayın Öcalan tarif etti. 100 yıllık açıların kayıpların yorgunlukların ardından bu toprakların yeni bir toplumsal sözleşmenin yapılması gerektiğini belirtti.
Bin yıllık bir kader ortaklığımız var. Bin yıldır çeşitli acılarla, çeşitli işte zorluklarla karşılaştık ama bugüne kadar yaşadık diyor. Ama diyor ki bu bin yıllık tarihsel birlikteliğe artık bir hukuk bulalım. Bin yıldır birlikte yaşıyorsak o zaman diğer beraber yaşadığımız halkın hakkını, hukukunu, dilini, kimliğini de tanımamız gerekiyor diyor. Yine ikinci olarak bu yapılan açıklamadan şunu okuyabiliriz. Barışa sarılalım, el sıkışalım. Bitti denilen bir şey değil. Sadece iyi niyetle tarif edilecek bir şey değil. Barış bir hukukla ve adaletle ancak sağlanabilir. 40 yıldır Kürt neyin mücadelesini veriyor? Bir hukuk adalet mücadelesi veriyor. Barış Kürt’ün hukukunu da adil bir şekilde tanımamız gerektiğini belirtiyor. Üçüncü olarak yeni dönemin dilini tarif ediyor. O buyurgan, otoriter dili reddediyor. Dikkat ederseniz bu bir yıl içerisinde biz çok naif çok kapsayıcı bir dil kullandık.
‘Barış kapsayıcı bir dille oluşur’
Ama bir yıl içerisinde sanki barışmıyoruz, kavgaya gidiyormuşuz gibi habire bize parmak sallanıyordu. Haklı olarak Bugün Antalya’da olduğu gibi toplantı yaptığımız her yerde de insanlar bize şunu soruyordu. Ya böyle buyurgan bir dille parmak sallayan bir dille barış mı olur diyordu. İşte Sayın Öcalan bu son açıklamasıyla oraya da işaret çekiyor. Barış kapsayıcı bir dille olur.Barış karşıdakini dikkate alan, esas alan, onun onurunu, gururunu kırmayan sözlerle sağlanabilir diyor. Dolayısıyla başlıklardan birisi de buydu. Sayın Öcalan çok önemli üç şey söylüyor bu konuşmasında. Bir diyor ki bir hukuk olmalı. Kimliği, dili, inancı reddedilenlerin bir hukuku olmalı.
Demokratik bir şekilde entegrasyon yani entegre edilmeleri gerekiyor. Bir de demokrasi olmalı diyor. Zaten Türkiye’nin en temel üç sorunu da bu değil mi? Kürtler 40 yıldır neyi arıyor? Bir hukuk arıyor. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı niye içeride Ahmet Türk’ün yerine niye kayyım atanıyor? Demokrasi olmadığı için öyle değil mi? İnsanlar düşüncelerini ifade ettikleri için gözaltına alınıyor. Niye? Demokrasi olmadığı için. Hukuk, demokratik entegrasyon ve demokrasi. Sayın Öcalan’ın dün yapmış olduğu açıklamaların temel başlıkları bunlardır. Bu ülkede inşallah hep birlikte herkesin hukukunu tanıyan bir demokrasiye ve doğru bir şekilde entegre edildiği demokratik bir cumhuriyete kavuşacağız. Biz bunun mücadelesini yürütüyoruz. Bakın mesele artık öfkeyle dile gelecek bir mesele değil. Kavga yerine konuşalım diyoruz. Ve konuşmaya çalışıyoruz. Bastırarak değil, karşıdakini anlayarak ancak yol alabiliriz.
Anadilde eğitim vurgusu
Şimdi biz ana dil deyince kıyamet kopuyor. Sanki ana dil bir başkasının işte ekonomisinden, dükkanından, tarlasından birkaç metrekare almak gibi bir şey ola olarak anlaşılıyor. Anadil Meclis’in raporunda da belirttiği gibi insanların doğuştan elde etmiş olduğu bir haktır. Dolayısıyla Kürtlerin ana dilinde öğrenim görmesi, eğitim görmesi resmi dilin yok sayılması, resmi dilin dikkate alınmaması değil. Dünyanın her yerinde resmi diller var. Ama onun yanında 110 ülkede ana dilde eğitim veriliyor. Türkiye’de her ne hikmetse anadili ülkeyi böler diyorlar. 110 ülke bölünmedi. Fransa’da ana dil Fransızcadır ama Korsika halkının yaşadığı bölgede Fransızların yanında Korsika’da eğitim veriliyor. Valla Fransa öyle 3 kuruşa muhtaç bir ülke değil. Eğer bölseydi, eğer yoksullaştırsaydı, eğer kavgaya bir sebebiyet verseydi Şu anda Fransa’da halklar birbiriyle boğazlaşır. Ya da İspanya’da ya da dünyanın başka yerlerinde. Beğenmediğiniz Irak’taki ana dile yaklaşım bile 1 milyon defa buranın daha ilerisindedir.
‘Toplum somut adım bekliyor’
Dolayısıyla bu ana dil meselesinin, bu inanç meselesinin, bu düşünceleri ifade etme meselesinin bu iradeye kayyım atanma meselesinin artık çözülmesi gerekiyor. Bir rapor çıktı. Şimdi o rapordaki başlıkların hayata geçmesi gereken bir süreçteyiz. Siyasete burada çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Siyaset artık günübirlik tartışmaları bir kenara bırakarak Türkiye’nin tarihsel, toplumsal sorunlarını çözecek bir pratik ve bir dil içerisinde ol olmalıdır. Biz 100 yıllık meseleyi konuşuyoruz. Birileri üç beş oy uğruna başka şeyler anlatıyorlar. Toplumun duygularıyla oynuyorlar. Dolayısıyla siyaset sağdan sola her anlamda artık bu sürece uygun, yapıcı, kapsayıcı, bir asırlık meselenin çözüldüğü bir pratik içerisinde olmalıdır. Değerli arkadaşlar, Toplum çok açık söylüyor. Muhtemelen size mikrofonu uzattığımızda siz de diyeceksiniz. Toplumun beklentisi artık bir yıldır yeterince bir zaman geçti. Bir yıldır çok cesur ve önemli açıklamalar yapıldı. Artık bu bir yıl içerisinde somut adımlar atılsın diyor. Yasa gerektirmeyen adımlar var. AYM karar vermiş. Selahattin Demirtaş ve Kobani Kumpas Davasındaki tutukluları haksız yerde içeride tutuyorsun. Bunun için bir yasaya gerek yok. Biz burada konuştuğumuz bu saatlerde bile ülkenin adalet bakanı istese bir kararla arkadaşlarımızın bir gün sonra ailelerinin yanında olmasını sağlayabilir. 13 belediye kayyum atanmış. Ve iki aylık geçici görevlendirmelerle bu süreç uzatılıyor. Bu ülkenin İçişleri Bakanı bir kararname ile bir kararla birlikte 13 belediye başkanının kendi görevlilerinin başına dönmesini sağlayabilir. Dolayısıyla tek taraflı adımlar atılmış. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş biçimde Sayın Öcalan en başta örgütünü, partisini feshetmiş, silahı bıraktırmış, demokrasi demiş, diyalog demiş, müzakere demiş ve 27 Şubat’ın 2’nci yılında da aslında bu düşüncelerini daha geniş bir şekilde yorumlayarak dün bir açıklama yapmış. Şimdi bunun gereklerinin yerine getirilmesi gereken bir süreçteyiz. Ama tabii bu arada bize de büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Devlet ve yürütmenin görevlerini söyledik. Bir an önce geciktirmeden artık adımların atılması gereken bir süreçteyiz.
‘Hakkını arayanın yanında durmalıyız’
Tabii buradaki bulunan siz değerli halkımıza, kadın arkadaşlarımıza, demokratik kitle örgütlerine, siyasi partilere de büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Çünkü bizim eşit, onurlu yaşam iddiamız var ve bunun mücadelesini yürütüyoruz. Bize de daha çok mücadele görevi düşüyor. Kürtler din, kimlik, demokrasi sorunlarını, Alevi inanç, Alevilerin inanç sorunlarını, emekçiler emeğinin hakkını, çevreciler bu katledilen çevre karşısındaki taleplerini, her gün katledilen kadınlar bu katiamlara karşısındaki tepkilerini güçlü bir şekilde ortaya koyabilirlerse emin olun bu süreç istediğimizden daha hızlı bir şekilde çünkü de yol alabilir. Çünkü haklıyız. Çünkü Türkiye’nin Türkiye’de yaşayan toplumun böyle sorunları var. Yine kadın ve gençler bu meselenin en kurucu, en dinamik en büyük özneleridir. Tam da bu barış süreçlerinde en çok kadına ve gençlere büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Sahada ademokratik hak ve özgürlüklerin en başat ve de temsilcileri olabilmeliyiz. Salonları tıka basa doldurabilmeliyiz. Hakkını arayanın yanında daha güçlü durabilmeliyiz. Barışı daha güçlü bir şekilde aykırmalıyız. Biz barışıyoruz. Biz bir şeyden vazgeçmiyoruz. Barışmak demek ki oturmak değil. Barışmak demek bir şeyden vazgeçmek değil. Barışmak demek iddialarından vazgeçmek değil.
‘Demokratik Türkiye mücadelesi’
Bizim en büyük iddialarından 86 milyonun eşit yaşadı. Özgürce yaşadı. Onurluca yaşadıkları bir demokratik Türkiye mücadelesidir. Daha buna hala uzun bir yol var. Bu yolun yolcuları olarak bu uzun yol için şimdiden demokratik zemini hazırlamamız ve demokratik zemini büyütmemiz gerektiğini belirtmek istiyorum. Kapı hepimize açık. İstersek bu açılan kapıdan demokratik bir Türkiye’ye de yürüyebiliriz. Ama istemezsek bu sürecin de daha önceki süreçler gibi puç olmasını boşa çıkmasını da sağlayabiliriz. Biz kendi görevlerimizi yerine getireceğiz. Merak etmeyin sizin arkadaşlarınız, yoldaşlarınız olarak bizler de hem meclis zemininde hem sahada hem bu toplantılarda kendi görev ve sorumluluklarımızı size, mücadelenize layık bir şekilde yerine getirmeye çalışacağız. Bu konuda bir kuşkunuz olmasın. Bakın bu zemin öylesine inatlı öylesine inançlı bir zemindir ki cezaevine de giriyor vazgeçmiyor, sürgüne de gidiyor vazgeçmiyor. Yaşamın bütün alanlarında inançlı iradeli bir şekilde sizin yanınızda durmaya devam ediyor. Dünyanın hiçbir yerinde bir siyasi partinin 3800 tane tutsağı olmaz. Demokratik siyaset yapan bir partinin 3.000 4.000’e yakın şu anda mensubu cezaevlerinde bulunuyor.
‘İran halkının yanındayız’
Bakın biz buraya gelirken İran’da tekrar bombalar patladı. Tekrar bir aslında çatışmanın, savaşın fitili yakıldı. İşte İran bombalanıyordu. Şimdi ya bazı şeyler var çok açık bir şekilde kendisini belli ediyor. Ya İran’ın o tekçi rejiminin daha kapsayıcı olması gerekmiyor mu? Kürt’ü idam eden bir ceberrut sistemin de yanında değiliz. Emperyal müdahalelerin de yanında değiliz. Biz isteriz ki İran demokrasiyle buluşsun. Kürt’ü idam etmekten vazgeçsin. Hiçbir emperyal bölgesel güç de oraya müdahale etmesin. Demokrasi yoksa dışarıdan müdahale var. Demokrasi yoksa dışarıdan mühendislik çalışmalarıyla o ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının bir biçimiyle aşırılıp başka yerlere kaçırılma durumu söz konusu. Demokrasi her şeyin ilacıdır. En büyük güvenlik top, tüfek değil, tank değil. Ortadoğu’da tankı, tüfeği, topu olan ama halkını bir gecede bırakıp başka ülkelere kaçan devlet başkanları da gördük. En büyük güvenlik nedir bilir misin? Halktır, demokrasidir, özgürlüklerdir. Özgür olan demokrasi tam işleyen hiçbir ülkeye ne emperyal güçlerin ne bölgesel güçlerin hiçbir mühendislik çalışmasıyla gücü yetmez. Onun için yanı başımızda bir çatışma var, bir gerginlik var. Neredeyse bir savaşa dönüşecek bir durum var. Biz DEM Parti olarak ne bu hegemonik emperyal saldırıları destekliyoruz ne de o ceberrut tekçi kendi ülkesindeki bütün hakları, farklılıkları, renkleri renklikleri solduran İran’ın mevcut çürümüş sistemini destekliyoruz. Biz İran’da ben Kürt’üm, ben Belucum, ben Şii’yim, ben Sünni’yim, ben kadınım diyen o direnenlerin yanındayız. İran halklarının yanındayız ve yanında olmaya devam edeceğiz.”
Kaynak: MA








