Başkan Öcalan’ın geçtiğimiz gün DEM Parti Eşgenel Başkanı Bakırhan tarafından okunan “ikinci Şubat Manifestosu”nun keskin aktüel önemi ABD ve İsrail’in bir gün sonra İran’a savaş açması ve Ayetullah Hamaney’i haydutça öldürmesi, savaşın tüm Şii coğrafyasına yayılma ihtimaliyle dramatik bir şekilde gözler önüne serildi.
Türkiye’de hiçbir politik gelişme, “barış ve demokratik toplum süreci” de içinde uluslararası ve bölgesel gelişmelerin dışında, tecrit edilerek ele alınamaz. 27 Şubat 2026 tarihinde açıklanan Başkan Öcalan’ın mesajı, 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan İran Savaşı’nın fonunda ele alınmadıkça, mesaj hakkında hiçbir yorumun anlamı yoktur.
Bir yıl önce Öcalan’ın inisiyatifi ile başlayan süreç Üçüncü Dünya Savaşı’nın yeni aşamasında, genel olarak dünyayı, özel olarak ve ilk hedef olarak Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi ve bu devletlerin kalbinde yer alan dört parça Kürdistan’ı bekleyen kaostan “çıkış” sürecidir. 1993 yılından beri dile getirilen strateji, özünde demokrasiyi inşa etmek iken, bu stratejinin 2025 yılında silahlı mücadeleye son vererek ve PKK’yi feshederek uygulamaya konmasının temel sebebi Üçüncü Dünya Savaşı’nın yeni aşamasında ortaya çıkan işte bu “kaos” tehlikesi, onu önleme ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye halklarını yıkıma karşı savunma zorunluğudur.
1993’ten beri Türkiye’de barışın ön koşulu olarak demokrasi hedefi konmuştur, 2025 yılıyla birlikte ise “demokrasinin ön koşulu bölgesel barış” olarak ele alınmıştır.
Çok basit bir nedenle: Şu anda başlayan İran Savaşı, eğer kısa zamanda durdurulamazsa Türkiye de içinde tüm bölge devletlerinde demokrasinin son kırıntısını da öldürecektir. Halklar hem hasım devletin bombalarıyla, hem de kendi devlet iktidarlarının eş zamanlı zulmüyle yıkıma uğrayacaklardır. Saray rejimi böyle bir gidişin işaretlerini veriyor.
Başkan Apo tarafından çizilen strateji, içeride barış ve demokrasiyi, bölgeyi Üçüncü Dünya Savaşının dışına çıkarmanın ön koşulu olarak amaçlamıştır. Eğer Türk devleti son bir yıl içinde ülkede barış ve demokrasi yolunda ciddi adımlar atsaydı, komşu Kürdistan parçalarıyla, onlarla eşit haklılık temelinde demokratik entegrasyona girseydi, ne Suriye rejimi, ne Irak rejimi ve ne de İran rejimi Kürt, Türk, Arap ve Fars halklarının kardeşliği karşısında demokratikleşmeyi önleyemezdi ve demokratik Türkiye ile ittifak mümkün olurdu, olunca da bu muazzam güce karşı ABD ve İsrail saldırıya yeltenemezdi.
İktidar bir yıllık oyalama sonucunda Türk devletini Suriye, Irak ve İran devletlerini savaşın dışında tutma şansını ya kaçırmıştır ya da son anda gerekli önlemleri almadığı takdirde kaçıracaktır.
Norm içi devlet, bölgenin kaosa doğru sürüklendiği yıllardan beri ayan beyan ortadayken Başkan Öcalan’la demokratik müzakereye girmekte gecikmiştir. Öcalan’ın duruma son bir yıl içinde müdahale etmesi, ne yazık ki, bölgede sonuç almaya yetmemiştir. Tekraren yazayım, Türk devleti ABD ve İsrail’in bölgede hegemonya kurmasından önce İmralı kapısını çalsaydı, bölgedeki güç dengesinden yararlanarak Türk devleti içeride barış ve demokrasiyi sağlayabilir, diğer Kürdistan parçalarıyla demokratik entegrasyona girebilir, Türkiye’nin ve dört parça Kürdistan’ın etkileri altında Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da barış ve demokratikleşme gerçekleşebilirdi.
Bu da gösteriyor ki, Apocu strateji, yalnız “norm dışı devlet” tarafından değil, ABD, İngiltere ve İsrail tarafından, bir başka ifadeyle söylersem, vaktiyle “uluslararası komployu” yapanlar tarafından darbelenmiştir. Darbelenin amacı dünya savaşını İran’a karşı yeni bir aşamaya tırmandırmaktan başka bir şey değildir. Saray rejimi komplocu güçlerle yalnızca kendi iktidar çıkarları adına işbirliği yaparak kaostan çıkış programına büyük bir zarar vermiştir.
Başkan Öcalan’ın teorik görüşlerine “savaş açanlar”, silahlı mücadeleyi sona erdirmeyi utanmazca “teslimiyet” diye karalayanlar, ABD ve İsrail’in İran’a savaş açtığı şu günlerde, Apocu politik stratejiye bu emperyalist ve Siyonist güçlerin kuyruğunda saldırdıklarını ve sol güçlerin bu strateji etrafında birliğini baltaladıklarını görmelidirler.
Ancak iş işten geçmiş değildir. Eğer Erdoğan, Türk devletini ve halkları İran savaşına bulaştırmak istemiyorsa birinci olarak TBMM komisyon raporunu rutin yasal süreçlerle oyalamaktan vazgeçmeli, raporun gereklerini elindeki yetkilerle yerine getirmelidir. İkincisi adına isterse “milli birlik ve kardeşlik” diyerek, başta Öcalan ve İmamoğlu olmak üzere bütün siyasi tutsaklar için Anayasal hukukun gereği olan “Genel Siyasi Af” ilan etmelidir. Üçüncüsü, İran savaşında “tarafsızlığını” ilan etmeli, hava sahasını yabancı savaş uçaklarına kapatmalıdır. Dördüncüsü, İran’ın değil, ABD’nin saldırı durumunda olduğundan hareketle, İran’ın meşru savunma nedeniyle saldırıya karşılık vermesinin ABD’ye karşı saldırı anlamına gelmediğini ve bu nedenle NATO’nun 5’ınci maddesine Türk devletinin uyma sorumluluğu olmadığını ilan etmelidir.
Beşincisi Türk ordusu ile Rojava’da, Başur’da ve Rojhilat’da var olan Kürt özgürlük hareketinin ve Peşmerge silahlı güçlerinin öz savunma amaçlı ittifakını sağlamalıdır.
Bu adımlar yalnızca Türkiye’de “iç cepheyi” güçlendirmekle kalmaz, Türkiye’yi kaosa sürüklenmekte olan Ortadoğu’da bir “barış etkeni”ne dönüştürür.
Herkes, en başta da Erdoğan ve partisi Başkan Apo’nun ikinci Şubat Manifestosunu dikkatle okumalı, bu Manifestonun Türkiye’de ve bölgede barışa, demokrasiye, halkların refahına giden yol haritası olduğunu, bu yolun dışında bütün yolların felakete götüreceğini görmelidir.
Bu yol haritasına uygun adımları atacağına inanmasam da, hani derler ya, çıkmamış candan umut kesilmez, o hesap, eğer Erdoğan bu adımları atarsa, Trump’ın almak için binbir numara yaptığı Nobel Barış Ödülünü alır ve insanlık tarafından ismi hayırla anılır.
Böyle olursa, ben Erdoğan’la ilgili yazılacak kitabın adını şöyle koyardım:
“Tarihin en büyük özeleştirisi.”
Tüm günahları o gün affa uğrardı.









