ABD-İsrail blokunun İran’a dönük rahatsızlıklarının kaynağında bu ülkenin bölgede kurduğu siyasi-ekonomik denge bulunmaktadır. İran bu güçlere rağmen Ortadoğu’da önemli bir siyasi-ekonomik gücü elinde bulundurduğu için hedeflenmektedir
Ali Sinemilli
‘12 Gün savaşı’ olarak kayıtlara geçen muharebede İran’ın durumunu test eden, askeri kabiliyetini ölçen ABD-İsrail tarafı nihayet ikinci saldırıyı başlattılar. Malum! Diğer seferde saldırıların odağında öncelikle üst düzey yöneticiler vardı ve daha ilk anda güvenlik bürokrasinin üst yönetimi tasfiye edilmişti. Bu defa da benzer bir yolun izlendiği hatta onu da aşar bir biçimde İran’ı şok edecek bir saldırının devreye konulduğu görülüyor.
İran’ın en üst düzey yöneticisi, dini lider Ali Hamaney’in hedeflenmesi ve tasfiyesi sıradan bir savaşa tanık olmadığımızı daha ilk anda belli etti, ediyor. ABD-İsrail bloku Hamaney’in hedeflenmesi ardından İran’dan gelişebilecek tepkileri az çok tahmin etmiş, aylardır bunun hazırlığına girişmişlerdir. Öyle olmasa birinci savaş olarak adlandırılan 12 günlük muharebede Hamaney’in hedeflenmesi mümkündü. Ki, Trump zaten bunları dillendirdi. Fakat o dönemde yönelmemeleri İran’ın kapasitesine tam manasıyla hâkim olmama, öngörememeden kaynaklanıyordu. Aradan geçen zamanda, bu konudaki soru işaretlerinin cevabını bulduğu anlaşılıyor.
ABD-İsrail bloku uzun bir süredir İran’daki mevcut yönetimden rahatsız olduklarını ve değiştirmek istediklerini dile getiriyorlardı. Buna gerekçe olarak da rejimin ideolojik alt yapısını ve elindeki silahları gerekçe gösteriyorlardı. Fakat gerçekliğin böyle olmadığı, böyle bir gerekçe olsa, aynı güçlerin Afganistan’da yönetime Taliban’ı, Suriye’de yönetime DAİŞ artığı HTŞ militanını getirmeyecekleri aşikâr. Nükleer silaha sahip Pakistan ve Hindistan ile en fazla ilişkileri olan, bunları ayakta tutan güçlerin başında ABD ve İsrail bulunuyor. Dolayısıyla kamuoyuna dönük dile gelen bu gerekçelerin herhangi bir inandırıcılığı yoktur.
ABD-İsrail blokunun İran’a dönük rahatsızlıklarının kaynağında bu ülkenin bölgede kurduğu siyasi-ekonomik denge bulunmaktadır. İran bu güçlere rağmen Ortadoğu’da önemli bir siyasi-ekonomik gücü elinde bulundurduğu için hedeflenmektedir.
Bu nedenle saldıran güçler için öncelikli hedef bellidir; İran’ı bölge üzerinde söz söyler pozisyondan çıkarmak. Bunu gerçekleştirmek için İran’ın askeri-bürokratik alt yapısının hedeflendiği, bir nevi Esad rejimi yıkıldıktan sonra Suriye’de izlenen yönteme benzer bir yöntemin burada da devreye konulduğu görülüyor. Dikkat edilirse, İran’ın belli başlı askeri tesisleri, orduya ait karargahlar, savaşta kullanılan temel araçlar vb. öncelikli hedef durumundadır. Başta Tahran olmak üzere, ülkenin hemen her yerindeki askeri alt yapı ortadan kaldırılıyor. Bu biçimde savunmasız bir İran’ın zemini oluşturuluyor.
Kuşkusuz, İran’ın da karşı saldırıları gelişiyor. İran’ın İsrail başta olmak üzere başlıca Arap ülkelerindeki ABD üslerine saldırıları, Kıbrıs’ta bulunan İngiliz üssüne saldırıları önemli bir etki yaratmış görünüyor. Hatta bazıları ‘İran önemli bir performans gösterdi, bir anda savaşı bölgeye yaydı’ bile diyor.
Fakat gerçeklik öyle değildir. İran gizlemeye çalışsa da, psikolojik savaş odaklı haberlerle üzerini örtmeye çalışsa da liderini kaybetmiş, komuta kademesini ikinci defadır kurban veren bir ülke durumundadır. ABD-İsrail bloku ikinci seferde de İran’ın üst yönetimini tasfiye etmiş, İran buna karşı kendisini savunamamış, tedbir alamamıştır. İran aksini iddia etse de, bu yıkımdan yeni kahramanlık destanları -güya Hamaney bilinçli olarak bu akıbeti tercih etmiştir- çıkarmak istese de, sahadan yansıyan görüntüler rejimin can çekiştiğini, yürüttüğü dezenformasyon faaliyetinin de kendisine döndüğünü göstermektedir.
Elbette İran’ın füzelerle yaptığı saldırılar karşıt güçleri zorlamaktadır. Fakat bunun da bir sınırının olacağı, devam eden savaşın buna da imkân verip vermeyeceği tartışma konusudur. Öyle ki, daha savaşın ilk birkaç günündeyiz. Trump şimdiden kamuoyunu uzun vadeli bir savaş için hazırlayan konuşmalar yapmaktadır. Elde edilen fırsatı kaçırmayacaklarına dair çok fazla emare vardır. Haliyle uzun vadeli bir savaşın İran’a etkileri oldukça farklı olabilir.
Hiç kuşku yok ki, bu aşamada en çok merak edilen husus, savaşın halklar lehine yaratacağı sonuçlardır. Malum! Hamaney’in öldürülmesinin ardından Tahran başta olmak üzere İran’da halklar sokaklara çıkarak kutlamalar yaptılar. Özellikle Rojhilat Kürdistan’ından gelen görüntüler halkın büyük sevincine işaret etti.
Biliyoruz ki, hegemonik güçlerin bu çıkar çatışmasının yanında İrani halkların eşitlik, özgürlük demokrasi gündemiyle aylar hatta yıllardır yürüttüğü bir mücadele söz konusudur. Jin Jiyan Azadî Serhıldanı’ndan bu yana Rojhilat Kürdistan-İran halklarının rejimle esaslı bir kavgaya tutuştuğu aşikardır. Esasında gelişen bu dış müdahalenin de tabanda gelişen bu halk hareketine yaslandığı, bundan faydalanmak istediği anlaşılmaktadır.
Fakat bilinen bazı gerçekler de vardır. Çözüm askeri zora dayanan dış müdahale ile gelişmeyecektir. Ya da birilerinin bugünlerde çokça yapmaya çalıştığı gibi Kürtleri öne sürerek erkenden hedef haline getirmekle de gelişmeyecektir.
Yakın örneklerden de fazlasıyla görüldüğü üzere, çözüm halkın yerelden demokratik eylemine -ki önümüzdeki günlerde bu tarz büyük halk protestolarına tanık olacağımız açıktır- dayanan demokratik toplum örgütlülüğü ile hayat bulacaktır. Eşit -özgür- demokratik İran ancak ve ancak yerelden gelişen demokratik halk Serhıldanları ile hakikat haline gelecektir.
Dikkat edilirse, Rojhilat Kürdistan örgütlerinin birlik kararı sadece Kürdistan bölgesinde değil tüm İran’da heyecanla karşılanmış, ilgiyle izlenmiştir. O halde yol haritası netleşmektedir; Rojhilat Kürdistan’ında ortaya çıkan birlik perspektifini tüm İran’a yaymak, etnik ve inanç ayrımı yapmadan tüm İran’da ortak bir mücadeleyi örgütleyerek Özgür İran’ı hep birlikte kurmak.









