ABD ve İran savaşı maalesef başladı. Bu savaş çürüyen iki sistemin savaşıdır. Her savaş, gencecik insan ölümleri demek; acı, keder, göç, yoksulluk demek. Özellikle çürüyen sistemler arasındaki savaşların nasıl, ne için yapıldığını herkes çok iyi biliyor. Hesaplar büyük. İlla ki kan akıtılacak, güç gösterisi yapılacak. Savaş karşıtlarının uyku hali ise savaştan daha büyük bir tedirginlik yaratıyor. İnsanlığın “bekle gör” durumu dünyanın sonunu getirebilir.
Türkiye bu kirli savaşın başladığı eşikte Kürtlerle yeni bir yüzyılın hazırlığını yapıyor; dibinde yürüyen savaş karşısında Kürt sürecinin verdiği rahatlıkla hareket ediyor. Suriye’de olduğu gibi savaşa bodoslama dalmıyor, dengeleri gözeterek konumlanıyor. Ancak bu rahatlık şimdilik sadece iyi niyete dayalı sürdürülüyor. Devletin ve Kürtler’in bu işi kalıcı olarak çözme kapasitesi ve iradesi bu kadar iyi durumdayken daha fazla oyalanmadan somut adımlara geçmek en doğrusu ama doğrular biraz geç karşılık buluyor.
Çürüyen iki sistemin savaşından sadece bir gün önce sayın Öcalan tarafından kaleme alınan ikinci Demokratik Toplum metni kamuoyu ile paylaşıldı. Son bir yıllık süreçte liderliğin müzakere yeteneği ile örgüt disiplininin buluşması, teorik gücün ve iradenin kongre ve konferanslarla pratikleşmesini sağlayarak yeni bir dönemin kapısını açtı. Bu süreçte “ilkeler bütünlüğü” temelinde irade ve pratik belirleyici oldu. Kürt meselesinde şiddetten arınma atılımı demokratik siyaset stratejisinin önünü açtı. Süreç doğru anlaşılır, somut pratiklerle tahkim edilirse Kürtler’in cumhuriyetle barışması mümkün olabilir.
Bireylerin bu süreçteki rolü çok belirleyiciydi. Güç ve irade, anlamı ve umudu büyüttü. Birbirine zıt anlayışlara köprü olabilen Sırrı Süreyya Önder gibi tarihsel şahsiyetlerin bu süreçteki fedakarlığı her zaman derin bir hüzün ve sahici bir dostlukla hatırlanacaktır.
Kürt meselesi, cumhuriyetin kuruluş sürecinde devlet elitlerinin hatalı müdahaleleriyle derinleşen çok boyutlu bir sorundur. Müdahaleler ortak yaşamı felç etti. 20. yüzyıl ulus devlet tarihi, Türk’ü efendi, Kürd’ü maraba olarak konumlandırdı. Yeni süreç, taraflara tarihte çarpıtılmış konumların yeniden düzenlenmesi imkânı sunuyor. Metinde de geçen ve her iki tarafın karşılıklı ifade ettiği “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” mottosu bu anlamda sürecin stratejik odağıdır. Demokratik Cumhuriyet yıkılan, hiyerarşik hale getirilen Kürt-Türk ilişkisini yeniden kurma potansiyeli taşıyan siyasi modeldir.
Sayın Öcalan metinde Demokratik Entegrasyona cumhuriyetin başlangıcı kadar önem atfedildiğini söylüyor. Bu durumu entegrasyonun cumhuriyetin yüzyıldır bastırdığı zenginlikleri açığa çıkarma gücüne sahip olmasına bağlıyor. Pozitif aşamada barış hukuku bastırılan bu zenginliklerin teminatı olacaktır.
Kürt meselesinde yeni bir dönemdeyiz. Süreç negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçmiştir. O halde kimse pozitif aşamadan korkmamalı. Çünkü kimsenin bir başkasının devletinde, makamında, ekmeğinde gözü yok. Amaç ortak yaşamı birlikte yönetmektir. Ortak yaşam iddiası ise ancak demokratik bir toplumda mümkündür.
Demokratik toplum tahayyülü, derin tarihsel hakikatten referanslarını almaktadır. Kadınlar bu hakikatin öznesidir. Sayın Öcalan metinde bu hakikati bir kez daha teyit etmiştir. Hakeza Demokratik toplumda ezilen kesimler, etnik, dinsel ve kültürel gruplar kendi tarihleriyle özgürce yer alacaktır. Eğer demokratik toplum tezi başarılı olursa asırlardır kendi vatanında parya olarak yaşayan milyonlarca Ortadoğulu’ya da nefes olabilecektir.
Kuşkusuz tüm bu hikayenin kendine has bir dili olmalıdır. Metindeki “dil” vurgusu, Kürt meselesinde konuşmanın biricikliğine gönderme yapmaktadır. Bilindiği üzere üstünlükçü, kibirli, nefret ve düşmanlık yayan dil kamuoyunu her zaman kışkırttı; bu da müzakereye, barış ruhuna, ortak yaşama fazlasıyla zarar verdi. Ortak dünyayı arzulayan dilde ısrar etmek sürecin anlam gücünü pozitif yönde besleyecektir. Hakeza metnin sonundaki “saygı” vurgusu, pozitif aşamaya meşruiyet kazandıracak temel ilkedir. Karşılıklı saygı, sürecin kurucu ruhu olabilir.
“Dil ve saygı” çağrısını herkesten çok devlet elitlerinin üzerine alması gerekiyor. Demokratik toplum sürecini, geleceğin ortak dünyasının sigortası olarak görmek, gidişatı sabote etmeden barışa denk düşen bir dil ve saygı ilkesiyle hareket etmek herkesten önce devletin görevidir.
Sonuç olarak Kürt meselesinde kanlı bir tarih olarak kayda geçen inkâr-isyan savaşı çökmüştür. Çöküş, taraflara iki yüz yıldır manipüle edilen kardeşlik hukukunu onurlu bir barış ile düzeltme şansı vermiştir.
Milyonlarca Kürt ve Türk barış halinde yaşamayı henüz deneyimlemedi. Öfkeli, agresif bir şiddet ikliminin içinden geçerek büyüdü. Tüm zorlu zamanlara rağmen barış umudu hep vardı. Yeni süreç ilk defa onlara 21. yüzyılda barış halinde yaşamayı umut etmenin ötesine gitmeyi öneriyor. Bu öneriye hep beraber sarılırsak 21. yüzyıl, Kürtler ve Türkler için barışın ve ortak yaşamın yüzyılı olabilir.









