“Rab Tanrı, yerdeki bütün hayvanları ve gökteki bütün kuşları yarattı ve onlara ne ad vereceğini görmek için Âdem’e getirdi; Âdem her canlıya ne ad verdiyse, onun adı o oldu.”
Tevrat ve İncil’deki bu “Tekvin/Yaratılış” anlatısı, dil ve bilgi, adlandırma ve anlama arasındaki ilişkinin bilinen en eski sembolik ifadelerinden biri.
Bu öyküde Âdem kendi dışındaki canlılara ad verirken, aslında onları ayırt edip tanır, sınıflandırır ve yaratılış dünyayı adlandırılabilir varlıklar halinde düzenlemekle başlar.
Kutsal kitapların böyle bir yararı var: İnsanların zihnini bugün de meşgul eden büyük meselelerin esasen yepyeni olmayıp bin yıllardır süregiden ilişkilerin eseri olduğuna dair kayıtlar oluştururlar. Görüldüğü gibi adlandırma en başta geliyor.
Gerçi zamanla telakkiler de değişiyor: Antik kültürlerde adlandırma çoğu zaman adlandıranın adlandırılan üzerinde hak veya güç sahibi kıldığına işaret sayılırdı. Orta Çağ’da ad ile varlık arasında doğal bir bağ olduğu kanaati egemendi; doğru adların şeylerin özünü yansıttığı düşünülürdü. Modern dil düşüncesi bu yorumların ötesine geçeli çok oldu. Günümüzde dilbilimcilerin üzerinde genellikle birleştiği paradigmaya göre adlar çoğu zaman rastlantısal ve keyfidir; anlamları onların işlev ve bağlamlarından doğar.
Gerçi, sonuçta varlıkların onların nasıl adlandırıldıklarından bağımsız olduklarında birleşilse de insanlar dünyayı adlar olmadan düşünemez. Düşünmek ve bilmek ve sonunda anlamak adlandırmakla başlar, ama adlandırma düşüncenin sürekli sorgulaması gereken, orada duramayacağı sınırdır, aslolan onun imlediği hakikatin kendisidir.
Ad ve varlık arasındaki ilişki bahsinin önümüze dikilmesi sebepsiz değil. Grup Başkan Vekilimiz de buna katıldığına göre, “Partimizin yeni adı ne olsun?” tartışması DEM Parti Kongre gündeminde yer alacak. Bundan kaçınmak söz konusu değil.
Önceki günkü haberler arasında DEM Parti Grup Başkan Vekili Sezai Temelli’nin şu ifadeleri yer alıyordu: Habere göre, “Demokratik Cumhuriyet Partisi adı konuşuluyor” sözü üzerine Temelli “Adı değişebilir zaten. Demokratik Cumhuriyet Partisi olabilir, Demokratik Halk Partisi olabilir. Birçok şey olabilir” demiş ve “DEM Parti adının da geçmişteki parti kapatma süreci ve seçim stratejileri nedeniyle ortaya çıktığını” hatırlatmıştı.
Temelli’nin, DEM Parti’nin adını ilk kez değiştirmeyeceğini hatırlatmış olması yerinde. Türkiye tarihinde adını değiştirecek ilk parti de DEM Parti olmayacak. Cumhuriyeti kuran partinin bile adıyla kendisi arasına devletin girebildiği, 12 Eylül’de kapatılan ve mal varlıklarına el koyulan partilerin adıyla bir daha parti açılamayacağı yasağının egemen olabildiği bir diktatörlükler ülkesinde ad değişiklikleri esasen bir bakıma rejim değişikliklerinin de göstergesi sayılabilir.
Ancak iradi değişiklikler de var: Örneğin, Halkların Demokratik Partisi (HDP) böyle bir adlandırmaydı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en özgün siyasal atılımlarından biriyle Kürt Özgürlük Hareketiyle Türkiye Devrimci hareketinin dinamiklerinin yasallığın sınırlarında adlarıyla varlıklarını birbirlerine en yakın kılabildikleri bir siyasal kimliği imliyordu.
Politik arka plan ve adlandırmanın uyumlulaştırılmasına dair bir başka örnek de Bolşevikler’in Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nden, Komünist Partisine geçişlerinin Lenin tarafından gerekçelendirilmesine ilişkindi.
Lenin 1918’deki 7. Kongre’de şöyle demişti: “Merkez Komite, partimizin adının parantez içinde ‘Bolşevikler’ kelimesi eklenerek Rusya Komünist Partisi olarak değiştirilmesini öneriyor. ‘Bolşevik’ kelimesi korunmalıdır, çünkü bu kelime tesadüfen ortaya çıkmış ve ilk başta oldukça garip görünmüş olsa da, devrimci Marksizmi temsil eden bir akımın adı haline gelmiş, sadece Rusya’da değil, uluslararası alanda da kesin bir siyasi anlam kazanmıştır. Basınımızda zaten ‘Sosyal Demokrat Parti’ adının bilimsel olarak yanlış olduğu açıklandı. İşçiler kendi devletlerini kurduklarında, eski demokrasi anlayışının -burjuva demokrasisinin- devrimimizin gelişme sürecinde aşıldığını fark ettiler. Batı Avrupa’da hiçbir yerde var olmamış bir demokrasi türüne ulaştık. Bunun prototipi yalnızca Paris Komünü’nde vardır ve Engels, Paris Komünü’nün kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet olmadığını söylemişti.
Böylece Partinin adı, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nde Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)’e dönüşmüştü.
Doğrusu, beni ilgilendiren, partinin “yeni adı”ndan çok -Halkların Demokratik Partisinin (HDP) hiçbir mücbir sebep olmaksızın, yedek parçası bulunamayan bir otomobil gibi garaja terk edilmesi sonrasında- siyasetimizin onun programı, birikimi, kısa zamanda oluşturduğu teamülleri, kendisini besleyen halk heyecanına yanıt veren tarzı siyasetiyle oluşturduğu emsale, hangi adı takınmış olursa olsun bir kez daha erişememiş olması: Yani mühim olan adın kendisi değil, onun imlediği hayat ve hakikat.
Bu tartışmanın kapısı açılırken Bolşeviklerin, tarihe kazıdıkları kimliklerini muhafaza ederek, mücadelenin nihai hedefine işaret eden yeni bir adlandırmayla yeni bir yerel ve uluslararası yörüngeye yerleşmeye yönelişleri, ya da Halkların Demokratik Partisi’nin kendisini Türkiye ve Kürdistan’ın iki devrimci dinamiğinin bir politik projede birleştirilmesini ifade eden, kısacası programını özetleyen bir adla çağırmasını, ad değişikliğinin mahiyetçe yükselişe tekabül eden örnekleri olarak akılda tutmak önemli: Varlık adı önceler.
Ada gelinceye kadar, tartışıp sonuca bağlamamız gereken asıl mesele DEM Parti kurulurken açılmış olan parantezi nasıl kapatacağımız: DEM Parti’nin kapının önünde bırakmış olduğu HDP programının neresinde olduğumuz. Adımız ne olursa olsun bu programın çerçevelediği gelecek ufkunun gerisine düşemeyiz.









