İran, demokrasi ile güvenlik arasında bir tercih yapmıyor; güvenliği demokrasinin önüne koyuyor. Oysa kalıcı istikrar yalnızca askerî güçle değil; hukukun üstünlüğü, kapsayıcı vatandaşlık anlayışı ve çoğulcu bir siyasal düzenle sağlanabilir
Remzi Coşkun
İran, son yüzyılda büyük kırılmalar yaşamış bir ülke. Monarşiden devrime, modernleşmeden teokratik yönetime uzanan bu dalgalı tarih, bugün hâlâ ülkenin siyasal karakterini belirliyor. İran’ın neden demokratikleşemediği sorusu ise yalnızca iç politikaya değil; bölgesel savaşlara, güvenlik anlayışına ve etnik kimlik meselesine de bakmayı gerektiriyor.
Aslında bu sorun yalnızca İran’a özgü değil; dünya tarihinde otoriter rejimlerin kalıcılığı her zaman tartışmalı olmuştur. Bugüne kadar hiçbir diktatörlük uzun vadede istikrarlı ve sürdürülebilir bir düzen kuramamıştır. Ya halk hareketleriyle sarsılmış ya da içerideki baskı ortamı nedeniyle dış müdahalelere açık hâle gelmiştir. Francisco Franco’dan Adolf Hitler’e, Benito Mussolini’den Saddam Hussein’e kadar birçok örnekte görüldüğü gibi, mutlak güç arayışı çoğu zaman rejimlerin sonunu hazırlamıştır. Aşırı güç yoğunlaşması ve siyasal çoğulculuğun bastırılması, yalnızca iç istikrarsızlık üretmekle kalmaz; bölgesel çatışmaları da tetikleyebilir.
Bugün Ortadoğu’daki pek çok krizin temelinde demokratik temsil mekanizmalarının zayıflığı yatmaktadır. İran da insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu siyasal yapı konularında sınırlı bir çerçevede kaldığı için benzer bir gerilim alanı içinde bulunuyor. Farklılıkları tehdit olarak algılayan bir güvenlik anlayışı sürdüğü sürece, toplumsal gerilimlerin tamamen sona ermesi zor görünüyor.
Kaçırılan demokratik fırsatlar
İran’da demokratik arayışlar yeni değil. 1906 Meşrutiyet Devrimi ile başlayan anayasal düzen çabası, dış müdahaleler ve güçlü merkezi otorite geleneği nedeniyle kalıcı olamadı.
Reza Shah Pahlavi ve ardından Mohammad Reza Pahlavi döneminde modernleşme hızlandı; ancak bu süreç siyasal çoğulculuğu değil, merkezi kontrolü güçlendirdi. 1953’te demokratik yollarla seçilmiş başbakan Mohammad Mosaddegh’in devrilmesi, İran toplumunda hem demokrasiye hem de dış dünyaya yönelik derin bir güvensizlik yarattı.
1979’daki Iranian Revolution monarşiyi sona erdirdi; ancak liberal bir demokrasi getirmedi. Devrimin lideri Ruhollah Khomeini öncülüğünde kurulan sistem, dini otoriteyi siyasal yapının merkezine yerleştirdi. Bugün nihai yetki, 1989’dan bu yana dini lider olan Ali Khamenei’in makamında toplanmış durumda.
Seçimler var; ancak adayları denetleyen bir yapı da var. Parlamenter kurumlar mevcut; fakat son söz dini lidere ait. Bu sistem, demokratik görünüm ile sınırlı çoğulculuk arasında bir denge kurduğunu iddia ediyor.
Güvenlik devleti ve savaşın gölgesi
İran’da siyasal alanı daraltan en önemli aktörlerden biri Islamic Revolutionary Guard Corps. Bu yapı yalnızca askerî değil; ekonomik ve siyasal olarak da güçlü. Devletin güvenlik refleksi, reform taleplerinin önüne geçebiliyor.
İran kendisini uzun süredir bir kuşatma altında görüyor. United States ile devam eden gerilim, yaptırımlar ve bölgesel krizler bu algıyı besliyor.
Tahran doğrudan büyük çaplı bir savaş yürütmese de Syrian Civil War, Irak’taki milis yapılar ve Lübnan üzerinden bölgesel nüfuz kurmaya çalıştı. Ancak Israel ile yaşanan gerilimler ve karşılıklı müdahaleler, bu etki alanını zaman zaman daralttı.
Savaş ve dış tehdit algısı, otoriter rejimler için güçlü bir meşruiyet aracıdır. “Ulusal birlik” ve “direniş” söylemi, içerdeki muhalefeti bastırmanın etkili araçlarından biri hâline gelir. Güvenlik devleti güçlendikçe, sivil siyaset alanı daralır.
Petrol ve rant düzeni
İran’ın enerjiye dayalı ekonomisi de demokratikleşmenin önünde yapısal bir engel oluşturuyor. Petrol gelirleri, devleti vatandaşın vergisine bağımlı olmaktan kurtarıyor. Vergiye dayalı bir toplumsal sözleşme zayıf olduğunda, hesap sorma mekanizmaları da sınırlı kalabiliyor. Bu durum siyasal temsil taleplerinin kurumsallaşmasını zorlaştırıyor.
Etnik kimlikler: Görünmeyen fay hattı
İran yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda çok etnikli bir toplum. Pers çoğunluğun yanı sıra Azeriler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler ülkede önemli nüfuslara sahip. Özellikle Huzistan gibi stratejik bölgelerde etnik kimlik ile ekonomik kaynaklar iç içe geçmiş durumda.
Anayasa eşit yurttaşlık ilkesini kabul etse de uygulamada ana dilde eğitim, kültürel haklar, ekonomik kalkınma ve siyasal temsil konularında tartışmalar sürüyor. Sınır bölgelerinde güvenlik politikalarının daha sert uygulanması, merkez ile çevre arasındaki mesafeyi artırabiliyor.
Uluslararası insan hakları raporlarında, bazı etnik azınlıkların protestolarda daha sert müdahalelerle karşılaştığına dair değerlendirmeler yer alıyor. Güvenlik eksenli yaklaşım, kimlik taleplerini çoğu zaman siyasal tehdit olarak algılıyor.
Demokrasi neden gelmiyor?
İran örneği şunu gösteriyor: Demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Güçler ayrılığı, hesap verebilirlik, ifade özgürlüğü ve sivil toplumun serbestçe örgütlenebilmesi gerekir. İran’da ise tarihsel travmalar, devrim sonrası kurulan teokratik anayasal düzen, güçlü güvenlik aygıtı, petrol ekonomisi ve sürekli kriz hâli demokratik açılımları sınırlıyor.
Bölgesel çatışmalar ve dış tehdit söylemi sürdükçe, reform taleplerinin “güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi kolaylaşıyor. Kimlik talepleri bastırıldıkça toplumsal gerilim birikiyor.
Sonuç olarak İran, demokrasi ile güvenlik arasında bir tercih yapmıyor; güvenliği demokrasinin önüne koyuyor. Oysa kalıcı istikrar yalnızca askerî güçle değil; hukukun üstünlüğü, kapsayıcı vatandaşlık anlayışı ve çoğulcu bir siyasal düzenle sağlanabilir.
İran’ın geleceği, bu dengeyi kurup kuramayacağına bağlı. Füze kapasitesi kısa vadeli caydırıcılık sağlayabilir; ancak uzun vadeli istikrar, demokratik ve kapsayıcı bir toplumsal düzen inşa etmekten geçer.









