Ortadoğu Uzmanı İslam Özkan, ‘İran halkı açısından çözüm, ABD müdahalesi değil; demokratik konfederalizm temelinde üçüncü bir yol olabilir’ dedi
Ortadoğu, 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla birlikte tarihinin en karanlık ve belirsiz dönemlerinden birine sürükleniyor. 21’inci günü geride bırakan savaş, sadece askeri bir hesaplaşma değil; aynı zamanda enerji hatları, ticaret koridorları ve küresel hegemonya mücadelesinin bir parçası olarak bölgeyi yeniden dizayn etme çabası taşıyor.

Ortadoğu Uzmanı İslam Özkan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, bölgeye etkisi ve arka perdesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının tüm bölgeyi etkilediğini belirten İslam Özkan, “Şu an da bile bu savaşın sonuçlarını fiilen yaşıyoruz. Petrol ve enerji fiyatları yükseliyor. Şu bir gerçek; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Eğer İran yönetimi çökmezse ki bunun daha yakın bir ihtimal olduğunu düşünüyorum, o zaman ABD’nin çok uzun süre önce başlayan kan kaybı devam edecek ve Pax Americana (Amerikan Barışı), dediğimiz ABD’nin küresel ölçekte bütün siyasal sistemi domine ettiği süreç artık gerilerde kalacak. Yani bir süredir kan kaybediyordu ama özellikle Ortadoğu’da da bir çekilme hali vardı. Bunun en net örneği Arap İsyanlarıydı. ABD, doğrudan müdahale etmek yerine vekilleri üzerinden müdahale etti. Bu bir taktik ya da strateji olarak görülebilir ama bölgeden çekilmeyle de bağlantılı bir süreci ima ediyordu. Çünkü Arap İsyanları sonrasında iş başına gelecek rejimleri belirleme ya da yeni bir bölgesel düzen inşa etme gibi bir girişim içerisine hiç girmedi. Dolayısıyla ABD, İran’da da kaybederse bu kan kaybı bütünüyle ABD’nin bölgeden çekilmesiyle sonuçlanabilir” dedi.
‘Amerika’ya direnebilecek potansiyeli var diye düşünüyorum’
ABD’nin bölgeden nihai çekilmesinin ya da küresel anlamda yeni bir politik düzen inşasının uzun vadede gerçekleşebileceğini belirten İslam Özkan, bölgesel anlamda daha çok yerel aktörlerin kendi aralarındaki rekabetin bu konuda belirleyici olacağını dile getirdi. İnisiyatifin şu anda İran’ın elinde olduğunu aktaran İslam Özkan, “ABD tahminlerin çok ötesinde bir dirençle karşı karşıya kaldı. Bunun sebebi de evdeki hesabın çarşıya uymaması veyahut hesabın yanlış yapılması. İran’ı diğer Ortadoğu diktatörlükleriyle aynı kefeye koydular. Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yaşananların bir benzerini İran’da da tekrar edebileceklerini zannettiler. Halbuki İran’daki siyasal sistem, gücün tek elde temerküz ettiği bir sistem değildi. Yani diğer Ortadoğu’daki kişi diktatörlüklerine benzemeyen bir yapı söz konusu olan, evet bir otoriter yapı var ama kurumsal bir otoriterlikten bahsediyoruz. Bu kurumsal yapı devasa zenginliklere sahip ve uzun süre Amerika’ya direnebilecek potansiyeli var diye düşünüyorum” dedi.
‘Başta ABD olmak üzere, küresel hegemonya kurmaya çalışıyorlar’
İran’a yönelik saldırıların sadece güvenlik meselesinden ibaret görmenin yanlış olacağını söyleyen İslam Özkan, meselenin aynı zamanda enerji yollarını kontrol etme, ABD karşıtı bölgesel bir aktörü zayıflatma ve yeni ticaret koridorlarını şekillendirmesiyle bağlantılı olduğunu söyledi. İran’ın jeopolitik açıdan çok önemli bir ülke olduğunu belirten İslam Özkan, Hürmüz Boğazı başta olmak üzere G20 zirvesinden bu yana tartışılan ve Hindistan-İsrail üzerinden de Avrupa’ya bağlanmayı hedefleyen IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) projesinin bölgedeki savaş politikalarıyla bağı olduğunu ifade etti. İslam Özkan, “İran’a açılan savaşın bir yönü de bu enerji koridorlarıyla ilgili olabilir. Zaten enerji koridoru yani koridorlar mücadelesi, koridor savaşları olarak adlandırılan şey birkaç yıldır var. Birkaç yıldır derken en az 6-7 yıllık bir arka planı var. Yani 2018-2019’dan sonraki süreçte. Tabii ki bunun aslında doğrudan bu savaşın Çin’le ve kısmen de Rusya’yla ilgisini de gösteren bir şey. Elbette savaş sadece fiziki çatışmadan, sadece askeri araçların, enstrümanların kullanıldığı bir çatışma halinden ibaret değil. Savaşın ekonomik boyutu da var. Hatta dünya üzerinde hegemonya kurmak isteyen güçler, başta ABD olmak üzere, büyük ölçüde ekonomik olarak dünyayı ele geçirmek ya da ekonomik olarak bir küresel hegemonya kurmaya çalışıyorlar. Çünkü askeri hegemonya ancak küresel ekonomik bir hegemonyayla mümkün” diye belirtti.
ABD’nin mevcut hegemonyasını koruma çabalarının doğrudan ekonomiyle, enerji hatlarıyla yakından ilgisi olduğunu belirten İslam Özkan, “Çünkü enerji her şey demek. Enerji fiyatlarında yükselme olunca bütün ürünlere yansıyor. Petrol sadece benzin ya da rafinerilerde dönüştürülüp araçlarda kullanılan bir şey değil. Ayrıca birçok sanayi sektöründe kullanılıyor. Küresel hegemonyayı kurmak isteyen her güç, mutlaka enerji koridorlarını ele geçirmek ister ya da var olan enerji koridorlarına alternatif koridorlar inşa etmek ister” diye konuştu.
‘İran ve Çin’i bypas etme hamlesi’
Hindistan’ın şu anda ABD ve İsrail’in uzak Asya’daki en büyük müttefiklerinden biri olduğunu vurgulayan İslam Özkan, İran ve Çin’i bypass etme stratejilerinin güdüldüğünü dile getirdi. ABD’nin burada reaksiyoner olduğunu, kurucu aktör olmadığını ifade eden İslam Özkan sözlerine şöyle devam etti:
“ABD, koridor inşa etme bağlamında bakarsak yapılan bir eyleme, bir icraata, bir projeye karşılık veriyor. Ama o karşılık ne kadar gerçekçi ya da o hattın yerini tutacak mı, zaman gösterecek. Yani bu savaşın enerji hatlarıyla ilgili bir boyutu var ama daha önemlisi, ABD’nin yıllarca, savaşa başvurmadan, daha yumuşak güç ve diplomasi üzerinden İran’la, Çin’le olan problemleri halletmeye çalışmasıdır. Fakat ABD’deki müesses nizam muhtemelen şunu gördü: uluslararası Neo-liberal sistem Çin’e yaradı. Kısa vadede ABD ile herhangi bir silahlı çatışmaya girmeye niyeti olmayan Çin’i durdurmanın klasik ve barışçıl bir yolunun olmadığını, bu şekilde Çin’le baş etmenin mümkün olmadığını gördü. Özellikle liberal ekonomik sistem, bu ekonominin küreselleşmesi vs. tamamen Çin’e yarıyor. Avrupa’da ve Amerika’da dünyanın en büyük markalarının, dünyanın en büyük üreticilerinin mutlaka Çin’de fabrikaları var. Üretim hatlarının çok stratejik lojistik bölümleri Çin’e taşındı. Ve bu da Çin’in çok büyük bir üretim patlaması yaşaması ile sonuçlandı. Ve bu ekonominin globalleşmesi, sınırların kaldırılması, küreselleşme dediğimiz süreç en çok da Çin’e yaradı. Dolayısıyla ABD çok iyi biliyor ki bu ekonomik bir dev haline gelen Çin gelecekte kendisine çok büyük problemler yaratacak. Bu yüzden geleceğine tehdit olarak gördüğü Çin’in önce müttefiklerini boğuyor.”
‘Sonunda sıra Çin’e gelecek’
Sürecin Çin’in lehine işlediğini ve ABD’nin de sürekli olarak üretim kaybı yaşadığını kaydeden İslam Özkan, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra üretilen her üç üründen birinin Amerika’ya aitken, şu anda beş üründen birinin Amerika’ya ait olduğunu ifade etti. İslam Özkan, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ve Asya’daki sanayi merkezleri (Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa) harabeye dönmüşken, Amerikan sanayisi savaş boyunca hiç fiziksel zarar görmemiş, aksine kapasitesini devasa oranda artırmıştı. 1945-1950 yılları arasında ABD, dünyada üretilen tüm mal ve hizmetlerin yaklaşık yüzde 45 ila yüzde 50’sini tek başına gerçekleştiriyordu. Sanayi üretimi bazında bakıldığında bu oran bazı sektörlerde daha da çarpıcıydı. Örneğin, dünyadaki otomobil üretiminin yaklaşık yüzde 80’i ve çelik üretiminin yüzde 50’den fazlası ABD’ye aitti. Dünyadaki resmi altın rezervlerinin yaklaşık yüzde 70’i ABD’nin elindeydi. Bugün ise dünya ekonomisi, 1945’teki “tek kutuplu” yapıdan uzaklaşarak “çok kutuplu” bir modele evirilmiştir. ABD’nin dünya ekonomisindeki payı bugün yaklaşık yüzde 15 ila yüzde 24 arasındadır. ABD’nin en büyük rakibi haline gelen Çin, dünya üretiminin yaklaşık yüzde 28-30’unu tek başına gerçekleştirmektedir. 1950’lerde “dünyanın fabrikası” ABD iken, bugün bu unvan net bir şekilde Doğu Asya’ya (Çin, Vietnam, Hindistan) kaymıştır. ABD ekonomisi artık üretimden ziyade teknoloji, finans, yazılım ve hizmetler odaklı bir yapıya dönüşmüştür. Çin’in küresel bir hegemonya kurmasının ABD’nin çöküşüyle sonuçlanacak. Ve bunun önünde geçmenin yollarını arıyorlar. Yani olumlu, inşacı bir yoldan Çin ile rekabet etmek yerine, Çin’in önünü illegal yollarla kesmeye çalışıyorlar. Ve bunu yaparken de Venezüella ve İran gibi, Çin’in müttefiki olduğunu düşündükleri ülkeleri budamaya çalışıyorlar. Evet, sonunda sıra Çin’e gelecek” şeklinde konuştu.
‘Çin’in önünü kesme, Rusya’yı zayıflatma, İran’ı yok etme arayışları’
’Kutuplaşma keskinleştikçe Rusya ile ABD arasında, Çin ile ABD arasında çatışma momentinin arttığını belirten İslam Özkan, kutuplaşma arttıkça tarafların, halen dünyanın en güçlü ordusuna ve en güçlü ekonomilerinden birine sahip ABD’ye karşı dayanışma zorunluluğunun ortaya çıktığını dile getirdi. Ukrayna Savaşı’ndan önce İran ile Rusya arasında nispeten sınırlı bir işbirliği olduğunu anımsatan İslam Özkan, “Balistik füzelerle ve nükleer reaktörlerle ilgili belli konularda, Ukrayna Savaşı’ndan sonra İran ve Rusya arasındaki iş birliği yoğunlaştı. İran, çok ucuza mal ettiği droneları Rusya’ya verdi. Ve başka bazı konularda da yardımlaşma arttı. Dolayısıyla ABD’nin İran’a ya da bölgesel hegemonya arzuları, hırsları keskinleştikçe, Çin, Rusya ve İran arasındaki yakınlaşma daha da artacaktır. Ve önümüzdeki süreçte, şu anda bu üç güç arasında stratejik bir ittifak olmasa da ki Çin ve Rus yetkililer, giderek bu noktaya yaklaşıyorlar. Taraflar sürekli birbirleriyle yoğun temas halindeler. Mevcut durum ve ABD’nin düşmanlığı, Çin’in önünü kesme, Rusya’yı zayıflatma, İran’ı yok etme arayışları, bu üç ülkeyi de birbirine yakınlaştırıyor. Bunu açık bir şekilde görüyoruz” şeklinde konuştu.
‘Demokrasi getirme niyeti yok’
Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme sürecinde bölgede statüsüz halkların durumuna değinen İslam Özkan, şunları söyledi:
“İran’da farklı etnisiteler, halklar elbette kendi içlerinde bir takım sorunlar yaşıyorlar. Ama bir dış müdahaleye karşı mesafeliler. ABD ve İsrail’in halklar için bir çözüm getirmeyeceklerinin farkındalar. Bu müdahale, her şeyi zorlaştıran bir şey. ABD’nin halklara sunacağı üçüncü bir yol yok. ABD, demokrasi konusunda samimi olsaydı ya da bölge halklarının özgürleşmesi ya da daha demokratik koşullar içerisinde yaşanması arzusu olsaydı, öncelikle bölgenin refahının kalkınmasına yardımcı olurdu. Demokrasi konusunda samimi olurdu, iki yüzlü tavrını bırakırdı. Kendisi ile arası iyi olan otoriter ülkelere de demokrasi getirmeye çalışsaydı, tutarlı derdik. ABD samimi olmadığı için, soğuk savaş döneminde, gerek sonrasında antidemokratik ve otoriter yönetimlerle iş birliği sürdürdü. İran’daki eski yönetimi Rıza Şah Pehlevi seküler bir yönetimdi ama demokratik değildi. Bir ülkenin seküler olması, bir ülkenin özgür ve demokratik olduğu anlamına gelmiyor. İşkenceler, insan hakları ihlalleri, tutuklamalar, toplu infazlar, bunların hepsi bu dönemde vardı. Dolayısıyla tüm o antidemokratik uygulamalar ABD için sorun olmuyordu. Ya da onun daha demokratikleşmesi için en ufak bir gayret de göstermiyordu. Hatta tam tersine, otoriter kalmalarının kendisi için daha faydalı olacağını düşünüyordu.”
‘Demokratik konfederalizm önemli bir açılımdır’
İran’da, Suriye’de ya da başka bir yerdeki halkların özgürlük arayışının ABD tarafından destek bulmadığını ifade eden İslam Özkan, “İran’da Lorlar, Beluciler, Kürtler, Türkmenler, Azeriler gibi çok farklı etnik kökenden halklar var. Bu halklara savaşla demokrasi veya barış getiremezsiniz. Savaş ve müdahale yerine daha demokratik, daha özgürlükçü bir yapı oluşması lazım. İran’da demokratik bir yapının oluşma zemini var. Demokratik konfederalizm, halkların birliği ve ortak yaşamı açısından bir alternatif olabilir. Benzer görüşler Abdullah Öcalan ve başka bazı aktivist ve yazarlar tarafından dile getirildi. Örneğin Lübnan’da merhum Enis Nakkaş’ın projesiyle söyledikleriyle demokratik konfederalizm birbirine yakın şeyler. Enis Nakkaş da bölge ülkeleri arasında, özellikle Türkiye, Irak, Suriye, İran, Lübnan; bu ülkeler arasında ekonomiyi de aşan siyasi ve ekonomik bir iş birliğinden bahsediyor. Gümrüklerin kaldırıldığı, bütün etnik yapıların kültürel ve siyasi haklardan yararlandığı, özgürlüklerin sonuna kadar kullanıldığı bir sisteme işaret ediyor. Bölgede yaşayan Kürtlerin, Türklerin, Farsların, Lübnanlıların, Suriyelilerin, Hıristiyanların, Müslümanların vs. bütün din ve mezhep mensuplarının barış içerisinde bir arada yaşayabileceği, sınırların bütünlüğü ortadan kaldırılmasa da öneminin yitirildiği, karşılıklı iş birliğinin arttığı modelden bahsediyor. Abdullah Öcalan’ın da bu demokratik konfederalizm modeli buna benziyor. Yani bu üçüncü bir yol, demokratik bir alternatif olabilir. Önemli bir açılımdır” diye konuştu.
‘Medine Sözleşmesi halklar için model olabilir’
Demokratik Konfederalizm modelinin Medine Sözleşmesi’nden de ilham aldığını aktaran İslam Özkan, “Hazreti Muhammed’in Medine’de bütün farklı etnisite ve dini grupların, özellikle kendi hukuklarıyla yargılanmalarına, kendi hukuklarıyla yönetilmelerine müsaade eden ve bunu tolare eden bir sistem. Önemli ve ufuk açıcı bir model olarak görüyorum. Şunu görmek gerekiyor; Savaşla, şiddetle hiçbir zaman barış getirmez, demokrasi getirmez, çözüm üretmez, tersine her şeyi daha da kötüleştirir. Sabırlı olmak gerekiyor” dedi.
Haber: Esra Solin Dal \ MA









