Kürtler yaralarını kamusallaştırırken yargılama yerine anlamayı, kınama yerine kolektif güçlendirmeyi öne çekmeli. Kürtlerin içinden geçtiği ‘büyüme eşiğini’ suç ve ceza diyalektiğiyle değil, aşma cesareti ve umuduyla karşılamalı
M. Nuri Özdemir
“Onu ne zaman okusam, beni sırtımdan iten bir rüzgâr etkisi yaptı.”
Deleuze, Hollandalı filozof Spinoza’nın etkisini yukarıdaki sözlerle anlatmıştı. 34 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2026 Newrozu’nda halka hitap etme heyecanını -kendisinin de ifade ettiği üzere- “bayramı bekleyen çocuklar” gibi yaşayan Kürt siyasetçi Çetin Arkaş’ın yaptığı konuşma insanlar üzerinde böyle bir rüzgâr etkisi yarattı. Konuşmanın duygu yüklü olması, özellikle çığlığa dönüşen bir ses tonuyla yaşamını yitiren arkadaşlarını alana çağırması sarsıcıydı.
Çetin Arkaş’ın konuşmasında “içe yönelik eleştirinin” fazlasıyla kamuoyunda “ilgi” görmesi ise dikkat çekiciydi. Bu ilgiyi doğru teşhis etmek, KÖH’ün demokratik ve devrimci siyaseti domine etme potansiyelinin geleceği bakımından son derece stratejik bir meseledir. Şahsen Kürt siyasetinin suçlarını, günahlarını, eksikliklerini, yanlışlarını bir varlığın bütünlüğünün uzantıları, dahası “ bütünün yaraları” olarak görüyorum. Peki Kürdün yarasının kamusallaştığı anlara olan yoğun ilgiyi nasıl okumalıyız? Bu ilginin ne kadarının politik hedeflerle örtüştüğü, ne kadarının çözüme odaklandığını bilmiyoruz. Haliyle mesaj kadar mesaja olan ilginin kendisini çözümlemek ve anlamak bir o kadar önemlidir.
Kuşkusuz söz konusu olan, bir yara sahibi olmak değil; asıl mesele yaralarımızla nasıl yaşadığımız, nasıl baş ettiğimiz, nasıl iyileştirdiğimizdir. Eğer kendi yaralarımızı iyileştirmek istiyorsak öncelikle işe bu yaraların bir başkasına değil, bize ait olduğunu idrak ederek başlamalıyız. Bu hakikati idrak etmek, politik aidiyeti yeniden üreten bir potansiyeli açığa çıkaracaktır. Bu nedenle Kürtler yaralarını başkalarına göstermeden önce birbirine göstermeyi tercih etmelidir.
Kürtlerin kendi yaralarını kamusal zeminlere taşıması son derece büyük bir cesaret işidir; ama bu kamusallık, aynı zamanda ağır bir sorumluluğun ilanıdır. Bu durum modern siyaset ile pek örtüşmüyor. Kritik bir eşikte yeni bir şey deneniyor. Bu yeni durumun riskleri olacağı gibi kazanımları da olabilir. Bunun dengesini sağlamak hareketin ve halkın stratejik aklının kolektif kapasitesine bağlıdır.
Bu kapasiteyi doğru kullanmak için Kürtler yaralarını kamusallaştırırken yargılama yerine anlamayı, kınama yerine kolektif güçlendirmeyi öne çekmeli. Kürtlerin içinden geçtiği “büyüme eşiğini” suç ve ceza diyalektiğiyle değil, aşma cesareti ve umuduyla karşılamalı. Bu süreç, demokratik toplum iddiasıyla örtüşen biçimde ilerlemeli ve yolunu bulmalı. Kuşkusuz son on yılda ayakta kalma biçimleri göz ardı edilmemeli; hatalar ayıklanmalı, teşhisler adil ve ön açıcı olmalı, çözümler topyekûn iyileştirmeyi hedeflemelidir.
Kaldı ki sanıldığı gibi Kürtlerin aşılamayacak iç sorunları yoktur. Ancak yaşadığı krizler var. Bu krizlerin kahiri ekseriyeti “büyüme krizi” olarak ifade edilebilir. Yaralar iyileştirilirken bu büyüme eşiği ihmal edilmemelidir. Yanı sıra dünya sisteminde ve modernitenin tırmandırdığı siyasal krizler söz konusu. Dünyada genel bir politik kaos var ve hiçbir güç bu krizden muaf değil. Tüm eksikliklere rağmen güçlü bir hikâyeye sahip oldukları için Kürtler hâlâ türbülanstan en az etkilenen siyaseti yürütebiliyor.
Yine Kürt toplumu savaşa ve şiddete fazlasıyla maruz kaldı. Savaş-barış dengesinin beslediği krizler biliniyor. İşsizlik, yoksulluk, gelecek sorunu, ödenen ağır bedeller siyasetten beklentileri yükseltiyor. Tüm bunların merkezinde modern bireyin anlam krizini de eklemeliyiz. Bundan sonra makro yapıların eleştirisi ve inşası kadar, modernitenin krizlerine maruz kalan modern bireyin krizleri de Kürt siyasetinin baş gündemlerinden biri olmaya adaydır.
Kürtlerde popülizmin etkisi doğru irdelenmeli. Arkasına popülizmin rüzgârını almadan hareket edemeyen bir kitlesellik yaratılmak isteniliyor. Bu konuda kısmen mesafe de alınmış diyebiliriz. Sırtımızda sürekli bizi ütopyalarımıza doğru iten rüzgârları hissetmek gayet güzel olurdu. Ancak politikada her zaman rüzgârı yakalamak mümkün değildir. Hakeza dünyanın hiçbir yerinde siyaset, sadece rüzgâra göre yapılmıyor. Siyaset kurumu, insanın ve toplumun nefes alabildiği tüm zamanlarda üretmek, inşa etmekle mükelleftir. Kürtler bununla yüzleşmeli, bu hakikate göre konumlanmalı.
Düşman muğlaklaştığında, potansiyel enerji akacak yer arar. Bazen bu enerji yanlış yerlere yönlendirilebilir. Kürtler savaş toplumundan barış toplumuna geçerken muğlaklaşan düşman olgusunu büyük bir titizlikle güncellemeli. Eğer ortada düşman yoksa, potansiyel enerji, yaraların iyileştirilmesine yönlendirilmeli.
Kuşkusuz kitleselleşen ve büyüyen bir politik halkın sorunsuz siyaset yapması mümkün değildir. Sorunlarla doğru bir diyalog kurmak, sorunları doğru tanımlamak, şikâyetçiliğe, haklılığa sığınmamak, kendinde pay aramak gerekiyor.
Sonuç olarak beklentileri politik sağduyuyu kaybetmeden doğru yönetmek dönemin temel görevlerinden biri olarak görünüyor. Bu yükün yine bedel ödeyenlere bırakılması başlı başına bir sorun. Yakın zaman önce otuz yıldan fazla yatmış olan bir siyasetçiye -hepsine sorulan klasik soruyu- dışarıyı nasıl gördükleri sorusunu sormuştum. Şöyle bir cevap vermişti: “Ben doksanlı yılların başında tutuklandığımda buralarda çocuklar mendil satıyordu; otuz yıl hapishanede yattım, çıktım geldim, ama çocuklar hâlâ buralarda mendil satıyor.” O dönemin çocukları bugünün gençleridir; bugünün çocukları yarının sahibidir, onlara onurlu bir gelecek bırakmak hepimizin görevi ve sorumluluğudur.









