Barış süreçleri, doğası gereği hem en büyük hayallerin hem de en derin kuşku ve korkuların bir arada sahne aldığı, bıçak sırtı dönemlerdir. Bir toplumun yaralarını sarma ihtimali ne kadar heyecan vericiyse, o yaranın tekrar deşilme ihtimali de bir o kadar ürkütücüdür. Bu süreci temkinli umut ve güvensizlik olarak iki ana duygu ekseninde yaşıyor toplum. Umut, bu süreçlerin yakıtıdır; ancak geçmişin yükünü taşıyan toplumlarda bu umut artık saf bir iyimserlik değildir. Bu yüzden olsa gerek buna temkinli umut deniyor. Çünkü artık vaatlere değil, somut adımlara bakılır. Umut, atılan her olumlu adımda bir gıdım büyürken, her aksaklıkta geri çekilmeye hazırdır. Güvensizlik ise bir engel değil, geçmişte yaşanmış hayal kırıklıklarının bir savunma mekanizmasıdır. Toplum genellikle kimi kuşkuların pençesindedir: Geçmişteki ihlaller, bugünkü masanın ayaklarını sarsar. Güven, inşa etmesi yıllar süren ama yıkılması saniyeler alan bir yapıdır.
Statükodan beslenenler veya kimliğini çatışma üzerinden tanımlayanlar için bir tehdit olarak algılanabilir. Barış süreçleri her zaman doğrusal bir çizgide ilerlemez. Aksine, iki ileri bir geri giden, provokasyonlara açık ve fazlasıyla kırılgan bir yapıdadır. Bu süreçte en büyük düşman sessizliktir. Şeffaflık azaldıkça, toplumdaki güvensizlik komplo teorileriyle beslenir ve umut yerini öfkeye bırakır. Barış, sadece silahların susması değil, güvenin inşa edilmesidir. Temkinli olmak bir gerekliliktir ancak bu temkinli olma hali, diyalog kapılarını kapatan bir barikata dönüşmemelidir.
***
Barış süreci siyah ya da beyaz değildir; gri bir alandır. Bu alanda ilerlemek için umut bir pusuladır, temkinli olmak ise emniyet kemeridir. Güvensizliği tamamen yok etmeye çalışmak bazen gerçekçi olmayabilir. Asıl başarı, tarafların birbirine güvenmesinden ziyade, barışın bozulmasının her iki taraf için de çatışmadan daha maliyetli olduğuna dair ortak bir kanaate varmalarıdır. Barış, sadece çatışmanın durması değil, toplumun kılcal damarlarına kadar sızan devasa bir dönüşüm sürecidir. Sosyolojik açıdan barış; bir toplumun “biz” tanımını yeniden yapması, korku duvarlarını yıkması ve gündelik hayatın ritmini değiştirmesi anlamına gelir. Barışın sosyolojik etkisi sadece bireylerde değil, kurumların işleyişinde de hissedilir. Sivil siyasetin ve sivil toplumun alanı genişler. Güvenlik odaklı devlet anlayışı yerini hizmet odaklı bir yapıya bırakmaya başlar.
Savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçiş, kaynakların silahlanma yerine eğitime ücretlere ve sağlığa aktarılmasını sağlar. Bu da ekonomi zorluklar yaşayanlar için önemli imkânlar yaratır. Sosyolojik olarak barış, donmuş bir toplumun buzlarının çözülmesidir. Bu çözülme sırasında suyun nereye akacağını, kurumların sağlamlığı ve toplumun sabrı belirler. Kimlikler artık çatışma üzerinden değil, ortak vatandaşlık veya ortak gelecek vizyonu üzerinden tanımlanmaya çalışılır. Çatışma döneminden nemalanan kişi ve kesimler barış döneminde işlevsiz kalabilir. Bu kesimler, statülerini kaybetmemek için barış sürecini sabote edebilirler.
***
Süreç için adımların gecikmesi toplumda bir güven boşluğu yaratıyor elbet. Geçmişteki başarısızlığın yarattığı tortu nedeniyle toplumun bir kesimi süreci “seçim yatırımı veya anayasa değişikliği’’ için pazarlık olarak görüyor. Bugün bazen temkinli umut, bazen soğukkanlı bir beklenti diyebileceğimiz bir durumda. Siyasal güvenin sarsılması, popülist söylemlerin güçlenmesine ve demokratik kurumların erozyona uğramasına yol açar. Vatandaş kurumların kendisini temsil etmediğine inandığında güven duyamaz. Güven, toplumsal dokuyu bir arada tutan görünmez tutkal ve siyasi sistemlerin işleyişini sağlayan temel yakıttır. Bir toplumda güven azaldığında, sadece huzur kaçmaz; yasaların uygulanabilirliği zayıflar ve toplumsal kutuplaşma derinleşir.
Vatandaşların devlet kurumlarına ve siyasi liderlere duyduğu siyasal güvenin yanında birbirlerine duyduğu güvensizlik de baş gösterir. Eğer halk yargının bağımsızlığına ve vergi adaletine güvenmiyorsa, devletin otoritesi artar, baskı çoğalır. Günümüzde güveni tehdit eden unsurlardan biri de bilgi kirliliğidir. Sosyal medya algoritmaları ve dezenformasyon, toplumları yankı odalarına hapsederek karşı tarafa duyulan güveni yok etmektedir. Siyasetteki kutuplaşma birinin kazanması için diğerinin kaybetmesi gerektiği inancı haline gelmesi, toplumsal uzlaşıyı zorlaştırır.
***
Güvensizlik Türkiye’de barış sürecinde de bir sorun olarak duruyor karşımızda. Başından itibaren zaten var olan güvensizlik bunca zaman geçmesine rağmen devam ediyor. Barış süreçleri, güvenin en kırılgan ama aynı zamanda en hayati olduğu alanlardır. Tarafların birbirini düşman olarak kodladığı uzun süreli çatışmalardan sonra, masaya oturmak sadece siyasi bir karar değil, devasa bir psikolojik eşiktir. Barış yapmak için güvene ihtiyaç vardır, ancak güvenin oluşması için barışın somut adımlarının atılması gerekir. Masada konuşulanlar ile halka anlatılanlar arasındaki farklar komplo teorilerini besler. Süreç devam ederken yaşanan baskı samimiyet algısını tetikleyerek aylarca süren emeği yok edebilir.
Barış süreçleri aslında kontrollü bir risk alma sürecidir. Güven, karşı tarafın kusursuz olduğuna inanmak değil; ortak bir gelecek kurma ihtimalinin, çatışmanın maliyetinden daha değerli olduğunu kabul etmektir. Toplumsal tabanı olmayan ve şeffaflıktan uzak barış projeleri, ilk krizde yıkılmaya mahkumdur.









