• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
1 Nisan 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

‘Özgürlük Sosyolojisi’ okuması

31 Mart 2026 Salı - 21:00
Kategori: Forum, Manşet
  • Abdullah Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu’nun üçüncü cildi Özgürlük Sosyolojisi üzerine yorumumu, kitabın içinden dışına doğru taşan ve hayal ettiği birleştirici ifade biçimleri bağlamında konumlandırmak istiyorum
  • Bu kitabın anahtarı, kişinin kendi bedenini düşüncenin yazıldığı bir yüzey olarak görmesidir; burada zihin, beden ve yaşam yazısı arasında bir ayrım yoktur. Yoğunlaşma ana siperdir. Bu nedenle, bu denemenin sosyal ve iktidar yapıları içinde bilginin merkezi rolünü ele alması tesadüf değildir

Claudia Calquin Donoso

Rizoma’da Deleuze ve Guattari’nin dediği gibi: “Bir kitabın bir nesnesi veya öznesi yoktur; farklı materyallerden oluşmuş, çok farklı zaman ve hızlardan gelir. (…) Asla, bir kitabın ne anlama geldiği, anlamlı ya da anlamlı olmadığı sorulmamalıdır. Bir kitapta anlaşılacak hiçbir şey yoktur; neyi işlediğini, neyi harekete geçirip geçirmediğini, hangi çoklukluklardan bahsettiğini ve kendine benzettiğini, organsız hangi bedenlerle kendininkini yakınsadığını sormak yeterlidir. Bir kitap sadece dışarısı ve yabancısı olan sayesinde vardır.”

Türk devleti tarafından hapsedilmiş entelektüel Kürt lider Abdullah Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosu’nun üçüncü cildi Özgürlük Sosyolojisi üzerine yorumumu, kitabın içinden dışına doğru taşan ve hayal ettiği birleştirici ifade biçimleri bağlamında konumlandırmak istiyorum. Bu çerçevede, İtalyan feminist filozof Rosi Braidotti’nin “Per una politica affermativa. Itinerari etici” adlı eserinde sorduğu soruya da eşlik ediyorum: Sürdürülebilir alternatifler ve umut ile direnişin toplumsal ufuklarını yayabilecek olumlu siyasi eylem ve teoriler hayal etmek hala mümkün mü? Bu, bence Öcalan’ın yazılarıyla örtüşen bir yerinden etme ve sorgulamadır. Çünkü onun sosyolojisi başlı başına bir özgürlük pratiğidir; yazının, hapishane duvarları içinde dahi performatif ve yaratıcı karakterini koruyabildiğini gösterir. Bir hapishane yazısından söz edilebilir; ancak burada tükenmeyen bir yazı vardır ve anlam ufku şu ifadede yoğunlaşır: […Özgürlüğe doğru atılan her adım sadece bir deneme olabilir.].

Bu kitap yalnızca söylemsel ve edebi bir tür olarak tanımlanabilecek bir deneme değildir; aynı zamanda eylem olarak işleyen bir denemedir. Hiçbir duvarın tutsak edemeyeceği özgürlüğün provasıdır. Dışarıya açılan bir deneme olarak, bugün Santiago de Şili’deki bu toplantıda, modern-kapitalist jeopolitik içinde konumlandırılması zor bir düşünceyi ifade eder. Sosyoloji mi, felsefe mi, manifesto mu? Belki bunların hepsi. Kesin olan ise, devlet mahkemeleri önünde bir savunma, bir iddia ve bir beyan oluşudur. Öcalan’ın bu melez yazısı, kapitalist modernitenin saflık hayallerinden ve anlatılarından kopuşu ifade eder. Özgürlük Sosyolojisi bu nedenle çokluktur; geçmiş ile geleceği bağlayan bir şimdinin izidir. Özgürlük, modernite, güç ve toplum iddiası üzerine bir yazıdır ve yalnızca durumu açıklamakla yetinmeyip, gücü reddeden ve ezilen azınlıkları tanıyan bir sosyoloji önerir. İmmanuel Kant buna, “yalnızca kendi için değil, en yasak olduğu yerde düşünme ve yazma cesareti” derdi.

Kitabın yazarı, bireyleri ve kimlikleri bireyselleştirerek denetlemek ve cezalandırmak ya da özellikle sınır ve toprak talep edenleri imha etmek üzere işleyen devlete karşı, kolektif bir kimlik -Kürt halkı- olmayı talep eder. Yazar, Özgürlük Sosyolojisi’ni Marmara Denizi’ndeki İmralı hapishanesinin duvarları içinde, bir hapishane adasında yazmaktadır; burada geleneksel olarak […ağır cezalara çarptırılmış kişiler hapse atılmış ve ölüme terk edilmiştir…]. Tek kişilik hücresinde şöyle yazar: […Hücremde sadece bir kitap, dergi ve gazete bulundurmama izin veriliyor. Bu durum not almamı veya kaynak göstermemi imkansız kılıyor. Ana yöntemim, bana önemli görünen noktaları ezberlemek ve bunları kişiliğime entegre etmekti. Tüm yasaklara hizmet edecek biçimde itaat etmedim; onlara, evrenin bilgi deposu olan hafızayı giderek netleştirerek ve hayati fikirleri önceliklendirerek yanıt verdim…]

Hakikat rejimlerini sorgulamak

Bu kitabın anahtarı, kişinin kendi bedenini düşüncenin yazıldığı bir yüzey olarak görmesidir; burada zihin, beden ve yaşam yazısı arasında bir ayrım yoktur. Yoğunlaşma ana siperdir. Bu nedenle, bu denemenin sosyal ve iktidar yapıları içinde bilginin merkezi rolünü ele alması tesadüf değildir. Bu yaklaşım, Marx’ın Grundrisse’de öngördüğü genel zeka tartışmasıyla da yankı bulmaktadır. Toplumsal yaşam ile bilgi ve bilgi araçları arasındaki tarihsel ilişkiyi içkin bir bakışla ele alır. Bu bakış açısına göre, bilgi ve entelektüeller sistemin dışından değil, içinden hareket eder; bu, hakikat rejimlerini sorgulayan, benimseyen ve dönüştüren bir akış biçimidir. Öcalan bize diyor ki: […hegemonya birikimi yalnızca üretim ve güç yoluyla elde etmez, bilgi alanında verilen yoğun mücadelelere tanık oluyoruz…]. Bu nedenle sosyal bilimlere dönük eleştirisi entelektüel bir çabadan ziyade, hakikat üzerine bir tartışmadır. Bu eleştiriler, dünyayı tanımlamakla kalmayıp, onu kuran, dönüştüren ve yeniden şekillendiren kategorilerin silahlarıdır. Aynı zamanda ortaya koyduğu eleştiri hem pozitivist hem de tekdüze bir bakış açısıyla, sürekli ve doğrusal bir ilerleme olmadığını, hele ki […evrenin böyle bir amacı olduğunu…] hiç de belirtmemektedir. Doğalcı bir nesnellik de mümkün değildir, zira hiçbir şey […gözlemci-gözlemlenen ikileminden kaçamaz, çünkü insan bilinci de bu sürecin bir parçasıdır…]. Bu kategorilerdeki eleştirel denemeler, özne ve iktidar sorusunun onlarca yıllık egemenliğinin ardından özgürlük sorusunu gündeme getiren bir düşünce pratiğinin temelini oluşturur: Özgürlük, faşizmle eşanlamlı hale gelmişken, bugün neden özgürlükten söz edelim?

Entelektüel, pedagojik ve hatta kişisel yaşamımızın bir parçası olarak özgürlüğü benimsemiş bizler için, kendimizi özgürlükçü olarak tanımlamak artık hiç de gurur verici değil; faşizm, sadece ortak alanları değil, kavramlarımızı de gasp edip yağmalamayı başardı. Bugün özgürlük, her zamankinden daha fazla, serbest piyasa görüntüsüne, müstehcen bir bireyciliğe ve her şeyden önce, her zaman mülksüzleştirenlere, yoksullara, göçmenlere, kadınlara ve hatta çocuklara karşı acımasız bir nefretle uyumlu sistematik bir kin politikasına bürünmüş durumda; tıpkı bugün Şili parlamentosunda göçmen olarak sınıflandırılan çocukların toprak ve sağlık hakları üzerine yaptığı utanç verici tartışmalarda da görüldüğü gibi.

Özgürlük, toplumu, bedenleri ve yaşamları ticarileştirme dürtüsüne dönüşmüştür. Buna karşılık, yazarımızın savunduğu olumlu özgürlük, bir vaat, yeni bir cennet ya da mesihçi bir ütopya değil; bir şimdiki zamandır: […insanların katılımına dair yenilenmiş bir yaklaşım – artık doğaya karşı daha fazla farkındalıkla, farklılıkları koruyarak uyum içinde bir arada yaşama. Bu, bir niyet ya da ütopik bir vaat değil, günümüzde pratik bir anlam taşıyan, iyi ve güzel yaşama sanatıdır…]. Kuşkusuz bu, bizi derinden etkileyen, yaşamın tüm zenginliğiyle var olmaya devam etmemizi sağlayan özgürlüktür. Çünkü bu, insanın değil, evrenin sahip olduğu özgürlüktür; iç içe geçmiş, karmaşık, anlamlı ve hatta, yazarın da belirttiği gibi, güzel bir evren, yaşamın damarları gibi işleyen bir özgürlük. Bu bakımdan yazarımız çok isabetli bir noktaya değiniyor: siyaseti olmayan özgürlük yoktur.

Öcalan, “siyaset yokken özgürlük talep etmek felaket bir hatadır” vurgusunu yapıyor. Bu nedenle her daim baskıcı olan bir devletin himayesinde özgürlük elde etmek imkânsızdır. Devletin stratejileri vardır, Michael Foucault’nun deyimiyle “teknolojileri vardır, ama asla siyaseti yoktur.” Çünkü siyaset başka bir konuya odaklanır: olumlu yaşam meselesine. Devlet, siyasetin sona erdiği yerde ortaya çıkar ve burası özgürlüğün sona erdiği yerdir. Bu kitap, devletin düzenlemelerine direnen bir özgürlük pratiğini yeniden gündeme getiriyor ve yazarın haklı olarak “donmuş akıl” olarak adlandırdığı rasyonaliteye bağlı devlet aygıtına meydan okuma iradesini açığa çıkarma gayesiyle hareket ediyor. Bu rasyonalite tanımlaması, kuşkusuz, toplumun kolektif bilincinin gücüne karşı koyan harika bir metafordur. Böylece toplum, bir savunma ve aynı zamanda bir talebin ortasında bir soru ve bir alternatif olarak ortaya çıkar. “Toplum diye bir şey yoktur, sadece bireyler vardır”, Margaret Thatcher’ın Avrupa’da neoliberalizmin başlangıcını simgeleyen meşhur sözüydü. Oysa mesele sadece artık var olmayan bir toplumu yeniden inşa etmek değil, aynı zamanda toplumun oluşum sürecini siyaset ve bilgi için temel bir sorun olarak yeniden ele almaktır.

Moderniteyi yeniden ele almak

Yazar, akıl ile medeniyet arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi amaçlayan ve bir kenara bırakılmış olan eleştirel projeyi yeniden ele alıyor. Bu kavramlar, post-yapısalcı akımın etkisiyle şeytanlaştırılmış, utanç ve suçluluk örtüsüyle kaplanmıştı. Atom bombası, modern toplama kampı, soykırım veya trans hümanizm gibi canavarlarını yaratan araçsal aklın reddedilmesi ve insan ihtişamı hayallerinin yanı sıra, aynı şekilde, toplumların işgal edilmesine ve sömürgecilik, emperyalizm ile modern kapitalist sömürgeci projenin dayatılmasının her türlü biçiminin meşrulaştırılmasına vesile olan medeniyetin reddedilmesi; devrimci akım tarafından yeniden anlamlandırılır. Devrim ya da barbarlık.

Bu, şüphesiz moderniteyi yeniden ele almayı gerektirir. Ancak bunu tarihsel bir aşama olarak değil; bir eşik, bir şimdiki zaman olarak ele almak gerekir. Bunun için de kapitalist modernite ile demokratik modernite arasında bir ayrım yapmak gerekir. Zira ilki, tek bir modernitenin var olduğunu varsayar. Bu modernite, Kuzey Avrupa’daki kapitalist birikimin gelişimine karşılık gelir ve sol düşünce bile bu modernitenin etkisine kapılır.

Öcalan, bu tekil evrensel modernite kavramını yıkmayı ve bu […baskın moderniteye alternatif olan ve tüm bastırma ve gizleme çabalarına rağmen, tüm biçimleriyle var olmaya devam eden …] bir başka modernitenin varlığına işaret ediyor. Tek bir modernite yoktur, diyor. Tek bir kapitalizm de yoktur ve bu iddia şüphesiz radikal bir adımdır. Kapitalizmin çoklu kökenini vurgulamak, bu bağlamda bizim “doğu” dediğimiz şey, sadece Avrupa’nın bir sömürge toprağı değil, kapitalizmin kendi gelişimini tanımlayan kilit bir unsurdur. Bu önemli bir noktadır; zira burada yapılan dönüş, kolonyalizm, mübadele ve bağımlılık ilişkilerinin yanı sıra, kendi öz tarihlerimizi de tespit etmemizi mümkün kılan alternatif bir dünya sistemi önermektir. Oysa bazen, sömürgecilik karşıtı eleştirel düşünce bile, Avrupa’nın ötesinde ya da Avrupa’nın içindeki “öteki”yi dikkate almayarak bu tarihleri görünmez kılmaktadır. Öcalan, hiçbir şeyin ölümünü ilan etmeyen, aynı zamanda çeşitliliğin coşkusunu da yüceltmeyen, radikal ve olumlu bir çoğulluk olarak modernliği savunuyor.

Bu nedenle mantık bizi bir tür değişken ve küfür niteliğinde bir evrenselciliğe götürebilir; zira bu evrenselcilik, entelektüel ve siyasi bir konsensüsün ortasında yeniden ortaya çıkmaktadır. Bu konsensüs, yerel olanın, özgün olanın, güneyin, mikro olanın ve bize en yakın ve tanıdık olan her şeyin, -bazıları için- üst-anlatıların ölümü karşısında bayrağı devraldığını düşündürtür. İyi bir kışkırtıcı olarak yazar, bu büyük kategorileri, kendimizin ve insanlığın ötesine geçen bir etik-siyaset ortaya koymak amacıyla, yerinden sökülen entelektüel bir egzersizle yeniden konumlandırır. İnsanlıkla sınırlı kalmayan, aksine tüm canlıları ve hatta cansızları ve bizi farklı zaman dilimlerine, katmanlara, tarihlere, mitolojilere ve düşüncelere götüren inorganik unsurları da kapsayan bir arayüz olarak ortaya çıkan bir medeniyet olarak ifadelendirir. Yeniden inşa ettiği bu bütünlük, şüphesiz her türlü dogmatizm ve totalitarizmden, hatta güneyin var olduğu ve apaçık olduğu varsayımıyla ortaya çıkan sözde güney epistemolojilerinde barınanlardan bile arınmıştır. Sosyal bilimlerin, egemen olmak ya da egemenlik altına girmek arasındaki Avrupa-merkezci bir ikilem içinde sıkışıp kaldığını kesin bir dille savunur. Bu nedenle, kimi ayrımlar yapmak gerekir. Ancak, iktidar konumlarının, öznelerin zaten şekillenmiş olarak geldikleri sabit bölgelermiş gibi, bir anti-Avrupacılık benimsemekle ilgili olmadığını belirtmekte de nettir ve işte burada onun akıl yürütmesinin altındaki zeka açığa çıkmaktadır. O, anti-Avrupacılığın da bir Avrupa merkezcilik olduğunu söyler: […Çünkü Avrupa Doğu’da bulunabilir ve Doğu da Avrupa’da bulunabilir…]. Yurtsuzlaştırılmış coğrafyalar ve hiçbir şeyin kesin olmadığı bir ortamda hüküm süren öfke.

Benim için başlangıçta yalnızca bir kitap olan Özgürlük Sosyolojisi, sonunda sınırları olmayan bir düşünce alanına dönüşüyor; söylemi sınırlamak bir yana, sonsuz ifade ve hayal gücü olanakları sunan bir katalizör niteliğindedir.

Claudia Calquin Donoso kimdir?

Cinsiyet, farklılık ve ötekilik alanlarında uzmanlaşmış; Vatandaşlık ve İnsan Hakları alanında doktora yapmıştır. Şili Santiago Üniversitesi Psikoloji Fakültesi’nde doçent olarak görev yapmaktadır. Feminizm, toplumsal cinsiyet çalışmaları, sosyal ve kültürel tarih, öznellik üretimi ve bakım politikaları üzerine çalışmalar yürütmektedir.

Kaynakça
Rosi Braidotti, Por una política afirmativa. Itinerarios éticos. Barcelona: Gedisa, 2018
Gilles Deleuze y Felix Guatari, Rizoma. Barcelona: Pretextos, 2021
Abdullah Öcalan, Sociología de la libertad. Buenos Aires: Ciccus, 2025
  • İspanyolca aslından çeviri: Azize Aslan
  • Bu yazı Yeni Özgür Politika ile eşzamanlı olarak yayınlandı.
PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım görevinden uzaklaştırıldı

Sonraki Haber

 Êlih’te anne ve oğlu evlerinin önünde katledildi

Sonraki Haber

 Êlih’te anne ve oğlu evlerinin önünde katledildi

SON HABERLER

Toprağın hafızası kadınlarda, tapusu erkeklerde

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

İlk adım: Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

İran savaşı ve Trump

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Aşk ve özgürlük kavgasının sineması

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Kaz Dağları’nda bu kez Ahlatçı boy gösterdi

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Halkların kardeşliği: Ulus-devlet aklının çatlağı

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

İki mükemmel haber-yazı

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır