Ortadoğu’da yaklaşık yüzyıllık ulus-devlet deneyiminin geldiği aşama, yalnızca Türkiye’de değil, bölgenin tamamında köklü bir yeniden inşa ihtiyacını açık biçimde ortaya koymaktadır. Tarihsel yaşanmışlıklar ve bugünün sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, bu ihtiyacın bir tercih değil, kaçınılmaz bir toplumsal zorunluluk olduğu görülmektedir.
Ulus-devlet sistemi, büyük ölçüde hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş; varlığını çoğu zaman farklı kimliklerin, dillerin ve inançların bastırılması üzerine kurmuştur. Oysa bu tekçi anlayış, ne kadim Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının çoğulcu mirasına ne de imparatorluklar döneminin görece esnek toplumsal yapısına denk düşmektedir. Bugün gelinen noktada, bu tekçilik yalnızca ötekini değil, bizzat kendisini de krizle yüz yüze bırakmıştır. Resmi ideoloji ve bu ideolojinin yaratmış olduğu toplumsal sistem yapısal bir tıkanma ile karşı karşıyadır. Yapısal sorunlarını çözme konusunda bir kaos aralığına geldiği bir arayış içerisine girdiği de bir gerçekliktir. Böylesi dönemlerde temel prensip mevcut arayışın iktidar ve egemenlik alanı inşa etmeden toplumsal hakikati esas almasıdır.
Alevi düşüncesinin “Hakikat” ve “Rıza Şehri” kavramları burada yol göstericidir. Hakikat, inkârla değil ikrarla; zorla değil rızayla açığa çıkar. Her kimliğin kendini tamamlaması hakikatin önemli bir ilkesidir. Kendini tamamlama aynı zamanda kendini bilmeyi anlayan, düşünen ve farkında olan varlık manasına gelir. Varoluş çokluğun ” TEK” liği değil, “BİR” leşerek bütünleşmek halini ifade eder. Toplumsal barış da ancak bu hakikatle yüzleşme ve farklılıkların kendi özüyle var olabildiği bir düzenle mümkündür. Bu anlamda öze dönüş, yalnızca bir geçmiş arayışı değil; aynı zamanda ahlaki ve politik bir yeniden kuruluş çağrısıdır.
Toplumsal yaşam, yani “ikinci doğa”, tıpkı birinci doğa gibi çeşitlilik, akışkanlık ve çoğulluk üzerine kuruludur. Bu aynı zamanda özgürlük manasına gelir ki, bu hakikat bireyin kendini toplumu ile tamamlama eylemidir. Hiçbir tekçi kalıp bu zenginliği kapsayamaz ve bu eylemi engelleyemez. Bu nedenle toplumsal doğanın ruhuna aykırı olan her siyasal anlayış, er ya da geç toplum tarafından aşılır. Bugün Ortadoğu’da yaşanan derin krizler ve çatışmalar da bu uyumsuzluğun bir sonucudur.
Özellikle son yıllarda bölgede yoğunlaşan çatışma süreçleri, kimi çevrelerce “küresel bir savaşın sahası” olarak tanımlanırken, bu gerçeklik çok kültürlü toplumsal yapıların önemini daha da görünür kılmıştır. Artık zamanın ruhu; birlikte yaşamı, çoğulculuğu ve demokratik toplumu dayatmaktadır.
Türkiye özelinde Türk–Kürt ilişkileri bağlamında da yüzyıllık resmi ideolojinin sınırlarının aşılmaya başlandığı görülmektedir. Kürtlerin kendi kimlikleriyle var olma mücadelesi, tüm baskılara rağmen geri döndürülemez bir toplumsal gerçeklik haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca bir halkın talebi değil; aynı zamanda toplumun genel sosyolojik dönüşümünün de bir ifadesidir. Kürtler tarihin her döneminde hakikat ve özgürlük arayışına “cüret etmeyi ” yaşamın vazgeçilmez ilkesi olarak görmüşlerdir. Bu “cüret etme hali” Alevi inancında “her dönemin hakikat ve özgürlük arayışına ikrar vermek” şeklinde dile getirilmiştir.
Alevi öğretisinde “ farklılıkların ikrarlı ve rızalı birliği” ilkesi, aynı zamanda başkasının varlığına saygıyı da içerir. Bu perspektiften bakıldığında, farklı kimliklerin özgürleşmesi bir tehdit değil; toplumsal bütünlüğün güçlenmesidir. Çünkü hakikat, çokluk içinde birliktir. Farklılıkların “BİR” liği aynı zamanda hakikatin temel ilkesidir.
Toplumsal barışın gerçek anlamı, yalnızca çatışmasızlık hali değildir. Pozitif barış; farklı etnik, inançsal ve kültürel kimliklerin eşit, özgür ve gönüllü birlikteliğini ifade eder. Bu da ancak demokratik siyaset, kapsayıcı hukuk ve eşit yurttaşlık, pozitif entegrasyon temelinde mümkündür. Aksi durumda, adı cumhuriyet olsa bile içeriği demokratik olmayan yönetim biçimleri varlığını sürdürür. Bu yönüyle demokrasi Cumhuriyetin ruhudur.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; devlet refleksiyle atılan sınırlı adımlar değil, toplumsal hakikati esas alan köklü bir dönüşümdür. Bu dönüşüm, yeni bir anayasa tartışmasının ötesinde, mevcut hukuki çerçeve içinde dahi atılabilecek somut demokratik adımlarla mümkündür. İfade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, kimliklerin tanınması, hasta tutsaklar ve kadın özgürlüğü gibi temel alanlarda yapılacak düzenlemeler, bu sürecin kapısını aralayacaktır.
Alevi geleneğinde “yol bir, sürek bin birdir” denir. Yani hakikate giden yollar farklı olabilir ama amaç ortaktır: Adalet, eşitlik ve rıza. Türkiye ve Ortadoğu halkları için de bugün ortak yol, demokratik toplum ve barışın inşasıdır.
Sonuç olarak, yüz yıllık resmi ideolojinin yarattığı tıkanma artık aşikârdır. Bu kriz, aynı zamanda yeni bir başlangıcın imkânını da içinde taşımaktadır. İktidar merkezli yaklaşımların yerini, toplumu esas alan, ahlaki ve politik bir birliktelik anlayışı almadıkça bu kriz derinleşecektir.
Artık mesele, iktidarı sürdürmek, egemenlik alanını genişletmek değil; hakikati açığa çıkarmaktır. Çünkü hakikatle kurulmayan hiçbir düzen kalıcı değildir. Ve bu topraklarda hakikat, her zaman çok sesli, çok kimlikli ve çok renkli olmuştur.
Zaman barışın ve hakikatin zamanıdır
Zaman sahipsiz ,mekân rızasız ve mazlum çaresiz değildir.









