28 Şubat 2026’da patlak veren ve dünyanın gündeminden hâlâ düşmeyen İran, ABD ve İsrail çatışmasına dışarıdan baktığımızda gördüğümüz ilk tablo şu: Petrol kuyularının güvenliği, Körfez’in güvenliği, enerji koridorları, nükleer silahlanma yarışları, kimin o bölgenin asıl patronu olacağına dair klasik bir güç mücadelesi ve sistemin yeniden dizaynı vs. ancak madalyonun diğer yüzünde, füzelerin ve askeri stratejilerin çok ötesinde, insanlığın sonunu getirmeyi arzulayan oldukça karanlık ve ilginç motivasyonlar da var. Devletlerin en tepesindeki isimler ve kitleleri yönlendirenler, yürüttükleri bu kanlı savaşı sıradan bir çıkar çatışması olarak değil, inandıkları Tanrı’nın veya kurtarıcının yeryüzüne inmesi için oynanması zorunlu bir mesele olarak da görüyorlar.
Demek istediğimi kısaca üç durum üzerinden anlatmaya çalışayım.
İlk olarak İsrail cephesinden bakınca ‘tapınağı kurmak için yıkımı bekleyenleri’ görüyoruz
İsrail’in dümeninde sadece topraklarını korumaya çalışan siyasetçiler yok; inandıkları kurtarıcının gelmesi için süreci bizzat kendi elleriyle hızlandırmak isteyen radikal bir inanç grubu var. Eskiden dini inançlar “Tanrı ne zaman isterse o zaman kurtarıcıyı gönderir, biz uslu duralım” şeklindeydi, ancak şimdiki aşırı uçlar, kurtarıcıyı adeta dünyaya gelmeye mecbur bırakmak gerektiğine inanıyor.
Bunun için kafalarında net bir yapılacaklar listesi var ve bu listenin en tehlikeli maddesi Kudüs’ün kalbinde yer alıyor. İnanışlarına göre, beklenen kurtarıcının gelip yeryüzünde cenneti kurabilmesi için Süleyman’ın Tapınağı’nın tam da Müslümanların en kutsal mekanlarından biri olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yere yeniden inşa edilmesi şart. Elbette böyle bir hamlenin tüm dünyayı ve özellikle İslam alemini ayağa kaldıracağını, devasa bir küresel savaşı ateşleyeceğini biliyorlar. Ancak ilginçtir ki, zaten istedikleri şey tam olarak bu büyük savaşın çıkması. Neden mi? Çünkü tüm dünya onlara karşı birleştiğinde ve en çaresiz anı yaşadıklarında, bekledikleri gücün gökten inip tüm düşmanlarını yok edeceğine inanıyorlar. Yani uluslararası mahkemeler, insan hakları ya da sivil ölümleri umurlarında değil; çünkü onlar zaten bu dünyevi kuralların Tanrı’nın planı karşısında hiçbir anlam ifade etmediğini düşünüyorlar. (Gazze’yi bir de buradan okuyalım)
İkinci perdede ABD var. Buradan bakınca da ‘okyanus ötesindeki kıyamet destekçilerini’ görürüz
Çok uzağa gitmeden, 5 Mart’taki görüntü tek başına ibretliktir. Yaklaşık yirmi din insanı ellerini Trump’ın omuzlarına koyarak dua ettiler. Böylece Trump’ın yalnızca seçilmiş bir başkan değil, ilahi olarak “meshedilmiş” bir lider olduğunu ilan ettiler. Diğer yandan İsrail’in en büyük destekçisi olan ABD’nin bu çatışmalardaki tavrı sadece silah satmak, bombalamak veya petrol yollarını tutmakla açıklanamaz. ABD ordusunun ve siyasetinin kılcal damarlarına kadar işlenmiş çok güçlü bir radikal Hristiyan akımı var. Bu grup, Ortadoğu’da akan kanı bir jeopolitik sorun olarak değil, kelimenin tam anlamıyla İsa’nın dönüşü için verilen kutsal bir mücadele olarak görüyor. Buna dair sayısız haberlere ulaşılabilir.
Amerikan askerlerine ve halkına bu savaşları satmanın en kolay yolu, olayı “iyiler ve kötüler” savaşı olarak ambalajlamaktır. Bu inanca sahip karar alıcılar, tıpkı İsrail’deki aşırılıkçılar gibi o meşhur tapınağın yeniden inşa edilmesi gerektiğine inanıyor ve onlara ne pahasına olursa olsun arka çıkıyorlar. Ancak burada akıllara durgunluk veren, kara mizah misali bir detay var. Bu radikal gruplar, İsraillilerin büyük bir hevesle beklediği o kurtarıcının aslında dünyaya kötülüğü yayacak olan asıl düşman olduğuna inanıyorlar. Onların senaryosuna göre, bu karanlık lider dünyayı yönetecek, ortalık kan gölüne dönecek ve en sonunda kendi kurtarıcıları geri dönüp gerçek inananları gökyüzüne çıkararak kurtaracak. Yani ABD’li bu gruplar, günün sonunda karşı tarafın dini hikâyesindeki son sahnenin gerçekleşmesini istedikleri için mevcut devleti gözü kapalı destekliyorlar.
Üçüncü kısımda İran’ın mehdisi var. Burada da ‘kaostan doğacak adaleti bekleyenleri’ görüyoruz.
İran’ın yönetici sınıfı da karşılarındaki ABD ve İsrail ile olan savaşı sıradan bir sınır veya nüfuz kavgası olarak görmüyor. Şii inancının temellerine dayanan bu yaklaşıma göre, düşman gördükleri ülkeler şeytanın yeryüzündeki yansımalarıdır ve onlarla savaşmak, kayıp olan asıl dini liderin yani Mehdi’nin geri dönmesi için gereken zemini hazırlamak demektir. Şii inancındaki bu güçlü Mehdi anlatısı, adaletsizliğin ve zulmün zirveye ulaştığı bir anda ilahi kurtarıcının geleceği inancına dayanır.
Tıpkı rakiplerindeki aşırı uçlar gibi, İran’daki bazı karar alıcılar da sadece beklemek yerine olayları hızlandırmak istiyorlar. Beklenen liderin gelip dünyayı adalete boğması için, dünyanın önce tamamen adaletsizlik, zulüm ve büyük bir kaos içine düşmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu yüzden barış veya uzlaşma, bu grubun dini hedefleriyle pek de örtüşmüyor. Üstelik, savaşta büyük yıkımlar yaşamak veya kayıplar vermek onlar için bir mağlubiyet değil; aksine inançları uğruna ölmeyi çok yüce bir mertebe olarak gördüklerinden, ölüme ve acıya karşı adeta bağışıklık kazanmış durumdalar. Şu an İran’daki en güçlü motivasyon ve tutkal, bu savaş ile yeniden ısınan Mehdi’nin geleceğine olan inancın daha da aktifleşmesidir.
Evet, ilginçtir ama birbirlerini bir kaşık suda boğmak isteyen bu üç can düşmanının son derece ilginç ortak noktaları var. Birbirlerine mecburlar da. Her üç eskatoloji da mevcut dünyanın yıkılıp gitmesini istiyor. Üçü de barışı değil, büyük bir çatışmayı, bir kaosu arzuluyor. Üçü de olayların merkezine Kudüs’ü koymuş durumda. Ve belki de en tehlikelisi, üçü de sadece izleyici koltuğunda oturmak yerine, inandıkları o sonu getirmek için düğmeye bizzat basmayı kendilerine verilmiş ilahi bir görev sayıyor.
Bu durum ortaya korkunç bir kısır döngü çıkarıyor: İran füzelerini ateşledikçe, ABD’deki gruplar “İşte kutsal metinlerde yazanlar gerçek oluyor!” diyerek sevinç çığlıkları atıyor ve müttefiklerine daha çok silah gönderilmesini sağlıyor. Diğer cephe saldırıya geçtikçe; İran yönetimi kendi halkına dönüp “Görüyorsunuz işte, kötülük bize saldırıyor, beklediğimiz gün yakındır!” diyerek safları sıklaştırıyor. Taraflardan birinin attığı her adım, diğerinin inancını ve savaşma arzusunu daha da körüklüyor.
Elbette bu korkunç savaşın ortasında ülkeleri yöneten liderlerin tek dertleri bu dini masallar değil. İşin içinde devasa bir silah ticareti, enerji kaynaklarını kontrol etme hırsı ve ülkelerin kendi iç siyasetlerinde koltuklarını sağlama alma çabası da var. Kendi çıkarlarını ve hegemonya kavgalarını, insanların en hassas noktası olan inançlarla ambalajladıklarını görüyoruz.
Özetle; 2026’daki bu büyük savaşta silahları ateşleyen şey belki para, toprak ve güç hırsıdır, ancak namlunun ucunu Kudüs’e çeviren ve kitlelerin gözünü kör edip ölümü onlara sevimli gösteren şey, herkesin kendi inandığı ilahi sonu bir an evvel yeryüzüne indirme sevdasıdır, insanlığı kendi kıyamet senaryolarına mahkûm etmek isteyen karanlık siyasetlerin savaşıdır.









