Başlık son derece anlamsız ve provokatif gelebilir. Ancak güncel araştırmalar ırkçı-faşist AFD Partisi’nin Alman işçi sınıfı arasında, özellikle de sendikalarda örgütlü işçiler arasında giderek daha fazla taraftar bulduğunu ve işçiler arasında faşizan yaklaşımların olağanlaşma tandansı gösteriyor. Her ne kadar veriler bu tezi doğruluyor gibi görünse de sayılara yakından bakmakta ve nedenleri irdelemekte fayda var.
Irkçı-faşist AFD’nin seçimlerde aldığı oylara baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Baden-Württemberg’de yapılan Eyalet Parlamentosu seçimlerinde işçilerin yüzde 37’si AFD’ye oy verirken, CDU’ya yüzde 21’i, Yeşiller’e yüzde 18’i, SPD’ye yüzde 5’i ve Sol Parti’ye sadece yüzde 4’ü oy vermiş. 2024’te yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde işçilerin yüzde 33’ü, aynı yıl yapılan Eyalet Parlamentosu seçimlerinde Thüringen’de yüzde 42’si, Brandenburg’da yüzde 49’u ve Saksonya’da yüzde 45’i ırkçı-faşistler lehine oylarını kullanmışlar. İlk bakışta rakamlar korkunç görünüyor.
Peki, bu rakamlar ırkçı-faşist AFD’nin Almanya’nın yeni “İşçi Partisi” olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır, çünkü bu parti piyasa radikalizminin, militarizmin ve emperyalist yayılmacılığın, demokratik ve sosyal hak karşıtlığının programına sahip faşist bir harekettir ki parti programı ilk cümleden son cümleye kadar işçilerin en temel çıkarlarına aykırıdır. O halde, nasıl oluyor da işçilerin küçümsenemeyecek bir kesimi bu partiyi seçiyor? Yanıtın bir kısmı için Alman işçi sınıfının bileşimine bir bakalım.
2026 başı itibariyle Almanya’daki nüfusun 45,8 milyonu “çalışan” statüsündeydi. Çalışanların çoğunluğunu “hizmetliler” oluştururken, “klasik işçi” sayılanların oranı yüzde 24’tü. 45,8 milyon çalışanın sadece yüzde 16,6’sı sendikalarda örgütlü. DGB sendikalarının toplam 5,6 milyon üyesi var. Alman Memurlar Birliği’nin de 1,3 milyon. Yani örgütlü çalışan sayısı 7 milyon civarında.
Ancak sendikalı olmak, her işçinin aynı statüde olması anlamına gelmiyor. Alman işçi sınıfı farklı çalışma ve ücretlendirme koşullarına sahip çeşitli parçalara bölünmüş durumda. Sendikalar ise politikalarını işletmelerdeki çekirdek kadroların çıkarlarına göre yönlendiriyorlar. Çekirdek kadrolar ise kiralık işçi, süreli hizmetli veya düşük ücret sektöründe çalışanların haklarını korumaktan uzak duruyorlar. “İşçi aristokratı” da denilebilecek çekirdek kadrolar “orta katman” psikolojisindeyken, “prekarya” olarak nitelendirilen diğer çalışanlar giderek daha çok hak gaspına uğruyorlar.
Artan kiralar, enerji ve gıda fiyatları, toplu iş sözleşmelerinde yüksek artış sağlanmasına rağmen, reel gelir kayıplarına yol açıyor. Sosyal devlet erozyonu had safhada ve yaklaşık 13 milyon insan yoksulluk sınırında yaşıyor. Mülteci sayılarının ve savaşların yarattığı korku ortamı, güvencesizlik ve perspektifsizlikle birleşince “alt katmanlara düşme” endişesini artırıyor. Egemen siyasete duyulan hayal kırıklığı, bu korku ve endişeler, yaşam koşullarının kötüleşmesi, savaş tehlikesi, egemen siyasetçe körüklenen “günah keçisi” propagandasıyla birleşerek, ırkçı-faşist söylemlerin etki gücünü artırıyor.
Çalışan sınıfların imtiyazlı kesimleri sosyal konutların azalmasının, küreselleşme sonuçlarının, sağlık sistemindeki zorlukların, kamu ulaşım olanaklarının kısıtlanmasının, eğitim ve öğretimdeki aksaklıkların sorumlusunun “sosyal devletimizi soymaya gelen yabancı unsurlar” olduğu yalanına inanmakta ve çoğunluk toplumunda yerleşik ırkçı yaklaşımlara daha yatkın hale gelmekteler. Egemen siyasetin, dolayısıyla sistemin yarattığı sorunları görmektense, kendinden zayıf olana tekme atma yatkınlığı giderek artıyor. Radikal solun zayıflığı ve reformist solun sisteme eklemlenme çabası sayesinde, sisteme duyulan hiddet ırkçı-faşist hareketlere kanalize olmaktadır. Sonuçta reformizmin tarihsel ihaneti faşizmin toplumsal tabanına işçileri de katabilmesini sağlıyor. Reformizmin basiretsizliği, faşizmi alternatif haline getiriyor ve imtiyazlı işçilerin çoğunluk toplumundaki faşistleşme süreçlerine ivme kazandırmalarına neden oluyor.









