İş cinayeti davaları, sermaye-siyaset-yargı üçgeninde cezasızlığın üretildiği sınıfsal ve politik davalardır. Bir yanda emek sömürüsüne dayalı sistemin temsilcileri, diğer yanda yaşamını sürdürmek için emeğini satmaktan başka çaresi olmayan işçiler bulunmaktadır. İdari kurumlar ve yargı; sistemin devamlılığı için çalışmaktadır. Cezasızlık politikasının temel nedeni de budur
Av. Nimet ACAR
Başta çocuk, göçmen ve kadın işçiler olmak üzere emek sömürüsünün en yüksek seviyeye ulaştığı bu dönemde işçi cinayetleri kaçınılmaz ve sistematik bir hale geldi. Tekil ölümlerin yanında toplu işçi katliamları artık somut bir gerçeklik. Davutpaşa, Soma, Ermenek, Hendek, İliç, Gayrettepe, Sisli Vadi, Kartalkaya, Dilovası mevzuata aykırı ruhsatlandırma, denetimsizlik ve cezasızlık politikası zincirinin meydana getirdiği katliamlarından. İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi verilerine göre 2025 yılında 94’ü çocuk olmak üzere en az 2105 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
İşçi sağlığı ve güvenliği doğrudan yaşam hakkının, insan onurunun ve toplumsal adaletin sınandığı bir alan. Her gün yeni bir iş cinayetine uyandığımız bu düzende meydana gelen ”kaza” değil, öngörülebilir ve önlenebilir cinayetlerdir. Kârın küçük bir kısmının gerekli önlemlerin alınması için harcanmasıyla kapitalizm koşullarında dahi iş cinayetleri önlenebilecekken siyaset-sermaye işbirliği ile yargı etkisizleştirilerek, cezasızlık politikaları ile işverene işçinin canına kastetme cüreti veriliyor.
İşçinin canına kastedilirken uygulanmayan, ihmal edilen yasal sorumluluklar bir yanda dururken, kanuna aykırı olduğu halde işçileri bölerek sendikal örgütlenmeyi zayıflatmak amacıyla asıl iş taşere ediliyor. Anayasal sendika hakkı iş kolunda çalışanların en az %1’inin, işyerinde çalışanların en az %50’sinin aynı sendikaya üye olması şeklindeki iş kolu ve işyeri barajı nedeniyle ”sözde” kalıyor. Bu çifte barajı aşan sendikaların grevleri ise “Milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu” gerekçesiyle yasaklanıyor. Netice olarak ulusal ve uluslararası sözleşmelerle kazanılan işçi hakları keyfiyetle bertaraf edilerek iş cinayetlerini yaratan zemin genişletiliyor.
İş cinayetleri yargılamalarında, suçun kast, olası kast, bilinçli taksir veya taksirle işlenip işlenmediğinin tespiti, tüm faillerin yapılacak etkin soruşturma ile yargı önüne çıkartılması ve gerekli cezaların verilmesi ile yeni cinayetlerin önüne geçebilir. Şaibeli bilirkişi raporlarıyla asli sorumlular gizlenmeye çalışılırken, işçi katliamı davaları cezaevi kampüslerindeki duruşma salonlarına hapsedilerek kamuoyunun dikkatinden kaçırılırken, mağdur ailelerin adalet talebini dile getirmeleri bir yana duruşmadan dışlandığı, duruşma salonlarından atıldığı, patronların düşük cezalar verilerek tahliye edildiği sözde yargılamalar ile ne algısal ne de olgusal olarak adaletin sağlanma imkanı yoktur.
İş cinayeti davaları, sermaye-siyaset-yargı üçgeninde cezasızlığın üretildiği sınıfsal ve politik davalardır. Bir yanda emek sömürüsüne dayalı sistemin temsilcileri, diğer yanda yaşamını sürdürmek için emeğini satmaktan başka çaresi olmayan işçiler bulunmaktadır. İdari kurumlar ve yargı; sistemin devamlılığı için çalışmaktadır. Cezasızlık politikasının temel nedeni de budur.
Soma Katliamı davasında sanıklara taksirle ölüme sebebiyet vermekten ceza verilmiş, Yargıtay 12. Ceza Dairesi ise sanıkların olası kastla insan öldürmekten cezalandırılması yönünde dosyada bozma kararı vermişti. Sonrasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etmiş, Yargıtay 12. Ceza Dairesinin beş üyesinin üçü itirazı görüşmeden önce HSK tarafından değiştirilmişti. Yeni heyet, 10 gün içerisinde sanıkların “bilinçli taksirle öldürme” suçundan cezalandırılması gerektiğine karar vermişti.
“Soma’da 301 kişi öldü, sanıklar bilinçli taksirden ceza aldı, kimse hapiste değil, benim farkım ne” diyen Hendek havai fişek fabrikası patronu hakkında da bilinçli taksirle öldürmekten cezalandırılmasına karar verilmiş ve 7 işçinin yaşamını yitirdiği cinayetin tek tutuklu faili olduğu halde 15 milyon lira kefalet ile serbest bırakılmıştı.
Son olarak, Dilovası İşçi Katliamı’nda kamu görevlileri görevlerine iade edilmiş ve haklarında yürütülen soruşturma sürüncemede bırakılmıştır. Üçü çocuk yedi işçinin yaşamını yitirdiği ve en temel güvenlik önlemlerinin dahi olmadığı parfüm imalathanesinin patronları hakkında açılan davanın ilk duruşmasında sanıkların gösterdikleri pervasız tavır da yaşam hakkının üretimden daha değersiz görülmesi ve cezasızlık durumunda bu tür katliamların süreceğini göstermektedir.
Tüm sorumluların yargı önüne çıkartılarak gerekli cezaları almaları ile iş cinayetlerinin son bulması mümkün olacaktır. Mücadele, yalnızca iş yerlerinde değil; politik, hukuki ve toplumsal düzlemde birlikte yürütülmelidir. Savunmanın sözü tam da burada anlam kazanmaktadır. Hukuk, yalnızca kurallar bütünü değil; aynı zamanda göz göre göre yaşanan ve önlenme gereği duyulmayan cinayetlere karşı işçilerin yaşamını savunmanın aracıdır.








