Son süreçte Kürtler, İran-İsrail-ABD eksenindeki çatışmada taraf olmayacaklarını açıkça ifade etmiştir. ‘Üçüncü yol’ olarak tanımlanan bu yaklaşım, ne devletçi güçlerin yanında yer almayı ne de onların politikalarına alet olmayı kabul etmektedir. Kürtler, demokratik ittifak temelinde halklarla birlikte hareket etmeyi savunmaktadır
Şiyar Adıyaman
Ortadoğu fiilen Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkezi konumundadır. Bu çerçevede ABD/İsrail–İran savaşı aslında beklenen bir gelişmeydi. Bu savaşın arkasında küresel güç dengeleri, lobiler ve uzun süredir yapılan planlar olduğu biliniyor. Özellikle Yahudi lobisinin ABD siyasetindeki etkisi ve Trump’ın seçilme sürecindeki rolü, İran’a yönelik politikaların şekillenmesinde belirleyici oldu. Bu tür güç odaklarının dünya genelinde hem siyasi hem de askerî alanlarda etkili olduğu bilinmektedir.
Ortadoğu’nun bugünkü yapısı Sykes-Picot anlaşmasıyla oluşturulan yapay devletlere dayanmaktadır. Bu devletler çoğu zaman halktan kopuk, dış güçlere bağımlı ve kendi başına karar almakta zorlanan yapılardır. Dış destek olmadan hareket edemeyen bu sistem, bölgeyi sürekli kriz ve çatışma içinde tutmaktadır. İran ise köklü devlet geleneği ve jeopolitik konumunun farkında olarak bu boşlukları değerlendirmeye çalışmış; Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen ve Irak gibi alanlarda örgütlenerek bölgesel bir güç olma hedefi gütmüştür.
Ancak son yıllarda dengeler değişmiştir. Suriye’deki gelişmeler, Hizbullah ve Hamas’ın zayıflatılması gibi süreçler İran’ın bölgesel etkisini sınırlamıştır. Bu durum İran’ın hem iç dinamiklerini hem de dış ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. ABD ve İsrail ise İran’ın nükleer programını gerekçe göstererek bu ülkeyi bir tehdit olarak tanımlamış ve savaşı bu çerçevede meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Savaşın kısa sürede sonuçlanacağı düşünülse de beklenen gerçekleşmemiştir. ABD ve İsrail’in planlarının aksine İran, yıllardır sürdürdüğü askerî ve mühendislik yatırımları sayesinde ciddi bir direniş göstermiştir. Özellikle füze teknolojisinde elde ettiği kapasite, savaşın seyrini değiştirmiştir. Bu durum, ABD ve İsrail’in stratejilerinin sorgulanmasına neden olmuş; plansız ve maliyeti yüksek bir sürecin içine girildiği eleştirileri yapılmıştır.
ABD’nin Orta Doğu’daki itibarı ise geçmişteki hatalar nedeniyle ciddi şekilde zedelenmiştir. Afganistan ve Suriye örnekleri bu durumu açıkça göstermektedir. Bölgedeki birçok halk, ABD’nin politikalarına güven duymamaktadır.
İsrail, İbrahim Anlaşmaları ve “vaat edilmiş topraklar” yaklaşımı doğrultusunda hareket ederek, askerî güç ve istihbarat üzerinden Ortadoğu’da kendince güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Ancak şehirleri ve ülkeleri savaş alanına çeviren bu yaklaşım, kısa vadede etkili görünse de uzun vadede hem İsrail hem de bölge açısından olumsuz sonuçlar doğuracaktır.
Şiddet temelli güvenlik anlayışı kalıcı çözüm üretmez, aksine çatışmaları derinleştirir.
Küresel ölçekte kapitalist sistem de ciddi bir kriz ve çelişki sürecinden geçmektedir. Bu bağlamda Trump ve Netanyahu’nun politikaları, sistemin krizini aşmak için daha agresif ve hukuksuz yöntemlere yöneldiğini göstermektedir.
Son süreçte Kürtler, İran-İsrail-ABD eksenindeki çatışmada taraf olmayacaklarını açıkça ifade etmiştir. “Üçüncü yol” olarak tanımlanan bu yaklaşım, ne devletçi güçlerin yanında yer almayı ne de onların politikalarına alet olmayı kabul etmektedir. Kürtler, demokratik ittifak temelinde halklarla birlikte hareket etmeyi savunmaktadır.
İran’da Kürtlere yönelik politikalar tarihsel olarak baskı, inkâr ve asimilasyon üzerine kurulmuştur. 1979 devriminde verilen özerklik ve eşitlik vaatleri yerine getirilmemiş; aksine Kürtler ciddi baskılara maruz kalmıştır. Birçok Kürt siyasetçi ve aydın suikastlar ve idamlarla ortadan kaldırılmıştır. Bu durum İran’ın bugün yaşadığı siyasi ve toplumsal krizlerin önemli nedenlerinden biridir.
Bugün İran’da ekonomik kriz derinleşmiş, merkezi otorite zayıflamış ve farklı güç odakları ortaya çıkmıştır. Bölgesel güçler bu boşluğu doldurmaya çalışırken, Kürtler halklar arasında kardeşlik temelinde bir birlik oluşturmayı savunmaktadır. Onlara göre çözüm, devletçi ve merkeziyetçi yapılar değil; demokratik, yerel ve katılımcı bir sistemdir.
Önder Apo’nun geliştirmiş olduğu paradigma, yeni bir ulus-devlet kurmak yerine tüm Ortadoğu için demokratik ulus esasına dayalı alternatif bir yaşam modeli önermektedir. Bu model; demokratik konfederalizm, yerel meclisler, kadın özgürlüğü ve toplumsal katılım üzerine kuruludur. Amaç, halkların kendi kendini yönetebildiği, eşit ve özgür bir sistem oluşturmaktır.
Ortadoğu’daki mevcut devletlerin meşruiyeti giderek sorgulanmaktadır. Sınırlar yapay olarak çizilmiş, halklar birbirinden koparılmıştır. Bölgedeki çatışmaların arkasında çoğu zaman silah, enerji ve ticaret çıkarları bulunmaktadır. Geçmişte Fransa ve İngiltere’nin yürüttüğü bu politikaları bugün daha çok ABD ve İsrail sürdürmektedir.
Kürtler ise artık bu denklemin pasif unsuru değildir. Bölgenin önemli aktörlerinden biri hâline gelmiş, siyasi, kültürel ve diplomatik alanda ciddi bir birikim oluşturmuştur. Diasporada da güçlü bir örgütlenme söz konusudur. Kürtler artık dış güçler tarafından yönlendirilen değil, kendi yolunu çizen bir aktör olma iddiasındadır.
İran’ın mevcut durumu, nükleer programı ve iç krizleri nedeniyle giderek daha kırılgan hâle gelmiştir. Bölgesel etkisi zayıflamakta, liderlik yapısı sorgulanmaktadır. Hürmüz Boğazı gibi stratejik kozlara sahip olsa da bu durumun uzun vadede yeterli olmayacağı düşünülmektedir.
Genel olarak bakıldığında Ortadoğu büyük bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu süreçte hegemonik güçler arasında rekabet artmakta; ABD, İsrail, Çin ve Rusya gibi aktörler kendi çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirmektedir. Kapitalist sistemin yarattığı krizler ve çelişkiler de bu süreci derinleştirmektedir.
Kürtler açısından ise bu dönem hem riskler hem de fırsatlar barındırmaktadır. Bu nedenle iç birliklerin güçlendirilmesi, ortak hareket edilmesi ve demokratik ittifakların geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Farklı görüşlerin zenginlik olarak görülmesi ancak uygulamada birlik sağlanması gerektiği vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak, Kürtlerin özgürlüğü ile Ortadoğu’nun özgürlüğü birbirinden ayrı düşünülemez. Halkların kardeşliğine dayalı demokratik ulus ve demokratik bir sistem kurulmadan bölgede kalıcı bir barışın sağlanması mümkün görünmemektedir.









