Ortadoğu’da yürütülen savaşlar nedeniyle; gökyüzünde ve karada uçuşan hava-kara savaş araçlarının bıraktığı kimyasal atıklar; yalnızca bugünkü nesilleri değil, henüz doğmamış olanları da etkileyecek genetik ve çevresel hastalıkların habercisidir
Hamit Kurt
İnsanlık tarihi; doğa ile kurulan kadim uyumun yerini, doğa üzerinde kurulan yıkıcı bir tahakküme bırakışının trajik sonucunu yaşıyor ve yaşayacak. Üzerinde yaşadığımız gezegenin sistematik kirlenmesi, kömürün buhar gücüne dönüşmesiyle başlamış; bu durum atmosferdeki karbondioksit salınımını geri dönülemez bir eşiğe taşımıştır. 1750’de Sanayi Devrimi ile fitili ateşlenen bu süreç; 1940’lı yıllardan başlayarak bizzat IMF ve Dünya Bankasının teşviki ile tüm dünya topraklarının kontrolsüz bir metalaşma süreciyle karşı karşıya kalmasıyla kurumsallaşmış; 1950’deki plastik istilasıyla ise küresel bir ivme kazanmıştır.
Günümüzde ise bu süreç, modern savaş teknolojilerinin kimyasal kuşatmasıyla topyekûn bir “ekolojik kırım” safhasına ulaşmıştır. Bu gidişat, yerkürede yaşayan insan ve tüm canlılar için çok daha acı sonuçların doğmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Tarım arazilerinin kontrolsüz imara açılması, kamuya ait mülkiyetlerin özelleştirilmesi, sermaye lehine yapılan hukuki düzenlemeler ve meraların sanayi atık alanlarına dönüştürülmesi; insanlığın binlerce yıllık üretim hafızasını silme noktasına getirmiştir. 1950’lerde petrokimya endüstrisinin plastiği hayatımıza sokmasıyla, doğanın milyonlarca yılda öğütemediği zehirli maddeler ekosistemi tamamen esir almıştır.
Bugün, okyanusların en derin çukurlarından soluduğumuz havadaki zehirli mikroplara kadar her yer sentetik atıklarla doludur. Bu durum, biyolojik hayatın genetik kodlarına ve gezegenin özüne yapılmış büyük küresel saldırıdır. Sanayi atıklarıyla kirlenen nehirler ve yer altı suları, yalnızca bugünü değil, gelecek nesillerin yaşam hakkını da ipotek altına almaktadır. Daha fazla verim elde etme iddiasıyla tarımda kullanılan kontrolsüz zirai ilaçlar ve kimyasal gübreler ise toprak ekosistemini mikrobiyolojik düzeyde tahrip ederek, toprağı canlı bir varlık olmaktan çıkarıp sıradan bir "madde" yığınına indirgemektedir. Başta Orta Doğu’dan dünyanın dört bir yanına kadar uzanan tüm yerküre, sermayenin sınırsız hırsı ile yüksek teknolojili savaş aygıtlarının birincil kurbanı hâline gelmiştir.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, insanın hem insanla hem de doğayla yürüttüğü savaşlar da bu yok oluş sürecine eklenmiştir. Orta Doğu semalarında yıllardır eksik olmayan füzeler, jetler ve dronlar; bu coğrafyayı adeta devasa bir laboratuar ve çöplüğe çevirmiştir. Bu durumun etkileri yerelden küresele yayılmaktadır. Bir savaş jetinin bir saatlik uçuşu sırasında yaydığı azot oksit, ozon tabakasını doğrudan zayıflatmaktadır. Füzelerin katı yakıtlarından yayılan kimyasallar, bulutlarla birleşerek asit yağmuru olarak toprağa inmekte; toprağın pH dengesini kalıcı biçimde bozarak bitki örtüsünü kurutmaktadır. Yine son yılların savaşta yeni aktörleri olan İHA ve SİHA’lar da düştüklerinde veya imha edildiklerinde içerdikleri ağır metalleri doğaya bırakmaktadır. Bu maddeler yer altı sularına karışarak kanserojen bir döngü başlatmaktadır. Şu an hâlihazırda Ortadoğu’da yürütülen savaşlar nedeniyle; Akdeniz, Basra Körfezi ve dünya denizlerinde yoğunlaşan savaş gemileri ise yaydıkları güçlü şok dalgalarıyla deniz ekosistemini felç etmekte; canlıların göç yollarını ve üreme döngülerini yok etmektedir. Sonuç olarak; Ortadoğu coğrafyasında yükselen bu sessiz çığlık, aslında küresel bir iflasın merkezine dönüşmüştür. Gökyüzünde ve karada uçuşan hava-kara savaş araçlarının bıraktığı kimyasal atıklar; yalnızca bugünkü nesilleri değil, henüz doğmamış olanları da etkileyecek genetik ve çevresel hastalıkların habercisidir. Ölü bir gezegende ne bir halk ne de başka bir canlı; ne bir ulus, ne bir ordu ne de bir sermaye var olabilir. Bugün fark edilmeyen bu sessiz yok oluş; yarın kitlesel göçler, kıtlıklar ve yeni nesil salgınlarla kapımızı çalacaktır. Bu nedenle insanın; soluyacak bir hava, içilecek bir su ve ekilecek bir toprak bulabilmesi için bu “teknolojik ve askerî cinayete” tez elden “dur” demesi bir zorunluluktur. Gezegenimizle yürütülen bu savaşı, savaşı yürütenler kazanırsa insanlık kaybedecektir. İnsanlığın yaşaması için bu savaşı mutlaka gezegenin kazanması gerekir.









