• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
12 Nisan 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Kültür

Gazeteci Aziz Oruç: Hafızam not defterim oldu

12 Nisan 2026 Pazar - 00:00
Kategori: Kültür, Manşet, Söyleşi

Gazeteci Aziz Oruç, dört parça Kürdistan’ın çizilmiş sınırlarında geçen hikâyesini ve kitabını anlattı:

  • Sınırlar gazetecilik için çok şey ifade ediyor ama benim için bambaşka bir anlamı var. Bize dayatılan sınırlar ya da bizi parçalayan sınırlar bir gazeteci olarak da beni bir şekilde hapsetti. Hikâyem dört parçanın sınırlarına sıkışmış bir gazetecinin hikâyesidir
  • Not tutamıyordum, fotoğraf çekemiyordum ama orada gazeteci Aziz’in hafızası not defteri oldu. Hiçbirini unutmuyorum, hafızama not ettim, hepsini yazacağım
  • İran rejimi vardı, bir haber yoktu. Mesleğinizi yapmıyorsunuz ama mesleğiniz sizin için neredeyse bir idam genelgesi
  • İran rejimi değiştiğinde ya da İran demokratikleştiğinde, oralara bu defa tekstilci Mehmet olarak değil gazeteci Aziz olarak gider fotoğraf çeker, haber yaparım
  • Sınırı geçerken Ermenistan’da yakalandım. Ermeni halkıyla aynı kaderi paylaşmıştık. Bu yüzden çok endişem yoktu. Ama maalesef Kürt olduğumu söylememe rağmen işkenceye maruz kaldım. Bu bende bir burukluk yarattı…

Heval Elçi

Ortadoğu’nun birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de gazeteci olmak zor; ancak Kürt bir gazeteci olmak çok daha zor. Yaşananların tanığı ve teşhir edicisi olmak en büyük sorumluluğun. Bu sorumluluk ise sana tehdit, şiddet, gözaltı, tutuklama, yayınlarının kapatılması, gazetelerinin bombalanması hatta katledilmek olarak geri döner.

Bir haber takibi sırasında gözaltına alınabilir, şiddete ve tehdide maruz kalabilir, soruşturma ve yargı kıskacında kalabilir, hatta kör bir kurşuna hedef olabilirsin. Hakikati duyurma çaban sürekli bir yıldırma ve susturma politikasıyla karşı karşıyadır. Katledilirsin, yayınların kapatılır ve onlarca yıl verilen cezalarla tutsak edilirsin.

Ama Özgür Basın’ın yürütücülerinden biri olduğun için, taviz vermeden ve geri adım atmadan hakikati asla karanlıkta bırakmazsın. Bu gazetecilerden biri de Aziz Oruç.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Dicle Haber Ajansı (DİHA) muhabirlerinden olan Aziz Oruç’un da payına hakkında açılan davalar nedeniyle sürgün düşmüştü. 2017 yılında Suriye üzerinden Federe Kürdistan’a gitmek zorunda kalan gazeteci Oruç, yaklaşık üç yıl boyunca eşi ve iki çocuğundan ayrı yaşadı.

Aziz Oruç, üç yılın ardından Avrupa’ya gitmeye karar verdi. Hikâye de burada başladı. Irak’tan Avrupa’ya gitmek için önce İran üzerinden Ermenistan’a geçti; ancak Ermenistan sınır kapısında gözaltına alındı. Ermenistan polisi gazeteci Oruç’u İran’a teslim etti. İran da Aziz Oruç’u 11 Aralık 2019’da, kendi ifadesiyle, “Türkiye’ye attı”.

Bir mizansenle Türkiye’de gözaltına alındı. Yandaş medya gazeteci Oruç’un görüntülerini “Terörist yakalandı” şeklinde servis etti. Tutuklandı ve Patnos Cezaevi’ne gönderildi.

Tutsakken yazdığı hikâyesi “Sınırlar Arasında Bir Gazeteci” adıyla Luvi Yayınları’ndan çıkarak okuyucuyla buluştu*. Biz de çalışma arkadaşımızla, onu sürgüne götüren süreci ve yol hikâyesini konuştuk.

  • Öncelikle, Aziz Oruç kimdir? Bize kendini biraz anlatabilir misin?

Diyarbakır’da doğdum, Diyarbakır’da büyüdüm. Çok çocuklu, emekçi bir aile içerisinde büyüdüm. 2008’de ilk üniversiteyi kazandım. 2011’de tutuklandım. Denizli ve İzmir cezaevlerinde kaldım. Cezaevinden sonra bir süre daha Denizli’de kaldım ama daha fazla gözaltı ve baskılar olunca tekrar memlekete döndüm. Evliyim ve Aren ile Mira adında iki çocuğum var.

Diyarbakır’a dönerken “Aziz ne yapıyor, ne yapacak, ne edecek?” gibi sorularla bir arayış içerisindeydim. Cezaevi süreci, geçmiş, bir arayış vardı. Yolum gazetecilikle kesişti. Aslında gazetecilik bildiğim, hayal ettiğim bir meslek değildi ama küçüklüğümden beri fotoğraf çekmeye ilgim vardı. Çocukluğuma dair çok az fotoğrafım var. Toplasanız bir ya da iki fotoğrafım yok bile. Bu yüzden fotoğrafa bir ilgim vardı. O zaman DİHA ile bir görüşmem oldu. DİHA’ya gittim. Sohbet ettik. “Pazartesi gel başlayabilirsin” dediklerinde bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. 2012’nin sonu…O gün bugündür bu mesleği sürdürüyorum. Cezaevleriyle, gözaltılarla, tutuklamalarla, baskılarla… Aziz Oruç kimdir sorusu burada başlıyor.

2017’de baskılar nedeniyle Irak’a gitmek zorunda kaldım. Üç yıl sonra Türkiye’ye dönüş süreci yaşandı. 2020’de tutuklandım. 11 ayı aşkın süre cezaevinde kaldıktan sonra çıktım. 2022’de tekrar tutuklanıp, 13 ay cezaevinde kaldım.

Şu an Yeni Yaşam Gazetesi’nde çalışıyorum. Yani onca şeye rağmen hala gazeteciyim.

  • Hikâyen, sürgüne gitmek zorunda kaldığın dönemin son kesitini anlatıyor. Bizi biraz daha geriye götürerek, seni sürgüne götüren süreci, bir Kürt gazeteci olarak yaşadığın zorlukları anlatır mısınız?

Elbette… Aziz Oruç, gazeteci olarak bu süreci yaşayan biri olarak hep dile getirdi. Aslında gidiş hikâyesi belli bir süreci kapsıyor ama bir öncesi ve sonrası da var. 2013’te barış süreci başladı. O dönem kendimi gazetecilikte geliştirdiğim, bölgede daha rahat çalışabildiğim bir dönemdi. Diyarbakır, Bingöl, Van gibi yerlerde yüzlerce haber yaptım. Ama yaptığım haberlerde temel hikâyeler hep aynıydı: sürgün, işkence, tutsaklar… Sanki kendi hikâyemi yazıyormuşum gibiydim. 1993’te benim köyüm de yakıldı. Amcam gözaltına alındı, müebbet aldı ve sonra hasta tutsak olarak yıllarca direndi, hayatını kaybetti. Bu yüzden yaptığım her haber sanki kendi hikâyemdi. Gazeteciliği bağımsız, tarafsız bir şekilde değil; o halkın içinden bir birey olarak yaptım. Duygularını hisseden bir gazeteci oldum.

2015’te evlendim. Ama o dönemden sonra ortam sertleşti, çözüm süreci, onların tabiriyle ‘buzdolabına kaldırıldı’.  7 Haziran seçimlerinden sonra çatışmalı süreç başladı. Evlendikten kısa süre sonra kendimi Cizre’de buldum. Sonra Nusaybin… Bölgenin her yerine gittim. Katliamlar, şiddet, baskı… 2016 darbe girişimiyle birlikte tüm gazeteciler baskı altına alındı. Ama Kürt gazeteci olmak çok daha ağırdı. Gözaltı, tutuklama ve baskı furyası vardı.

Ben bu süreçte birçok kente gidip, haber yaptım. Bu haberler nedeniyle hakkımda 8-9 dava açıldı. En az 8 kez gözaltına alındım. Çok ciddi bir baskı vardı. Ama ben yine de gazetecilikten geri adım atmadım. Habere gitmekten, yazmaktan vazgeçmedim. Kürt gazeteci olmak başlı başına ölümle yüz yüze gelmek demekti. Ve nihayetinde 2017 Eylül’ünde Türkiye’den çıkmak zorunda kaldım.

  • Eşinin hamile olduğu dönemden de bahsediyorsun, sürgüne gitme kararını nasıl aldın?

O dönem eşim hamileydi. Aren doğacaktı. Bu durum bizi daha fazla düşünmeye itti. Sürekli şu soruyu soruyorduk: “Ne yapacağız?”

Bir yandan gözaltılar, tutuklamalar… Bir yandan ekonomik kaygılar… Çok güvensiz bir ortam vardı. Bir süreliğine Irak’a gitme fikri oluştu. Sonrasında belki Avrupa’ya geçebiliriz diye düşündük.

  • Irak’a gittikten sonra gazeteciliğe devam ettin mi?

Evet. Süreç biraz sancılıydı ama Süleymaniye’ye vardığımda gazeteciliğe devam ettim. Rojnews’te çalışmaya başladım. Haber editörlüğü yaptım. Orası da Özgür Basın geleneğini sürdüren bir ekolden geliyordu. Türkiye ve Irak’taki gelişmeleri aktardım. Aynı zamanda bir televizyon programı yaptım. Yazılar yazdım, o zamanlar Yeni Yaşam’a da yazıyordum. Yani gazetecilikle hiç kopmadım. Türkiye’ye göre rahat bir ortam vardı ama gazetecilik her yerde çok zordu.

  • Dört farklı coğrafyada geçen hikâyeni anlatıyorsun. Kitabın adı ise ‘Sınırlar Arasında Bir Gazeteci’ Bu ismi neden tercih ettin? Sınırların bir gazeteci için anlamı nedir?

Ya şöyle aslında kitap isimleri arasında çok gidip geldik, ne olabilir diye. Sınırlar gazetecilik için çok şey ifade ediyor ama benim için bambaşka bir anlamı var. Yani her sınırın, her anının bir acıya dönüştüğü, sorunlara dönüştüğü bir hal aldı aslında. Kürdistan’ın dört parçası aslında kendimizden de bir izi taşıdığımız bir yaraymış.  O haritanın dörde bölünmüşlüğü, bize dayatılan sınırlar ya da bizi parçalayan, bizi ayıran sınırlar bir birey olarak da bir gazeteci olarak da beni bir şekilde hapsetti.

Türkiye’den başlayan Suriye sınırı; Suriye ile Irak sınırı, Irak ile İran sınırı ve İran ile tekrar Türkiye sınırı. Dörtlü sınır içerisinde sıkışmış bir gazeteci oldum aslında. Her birinin ayrı bir zorluğu, her birinin ayrı bir acısı. Bu sınırlar arasındaki bir gazeteci olarak Kürt halkının kimliğini taşıdım. Ben tekil olarak bulundum ama düşündüğümde aslında bir halk olarak da bu dört sınır arasında sıkıştırılmış, sıkıştırılmaya çalışılmıştık. Ben ise bir gazeteci olarak, Aziz olarak tam da bu sınırlar arasındaki mekanlarda, topraklarda sıkışmış, yerinden edilmiş, bir sınırdan bir sınıra giden bir gazeteciydim. Hikâyem dört parçanın sınırlarına sıkışmış bir gazetecinin hikâyesidir.

  • İran’a geçtiğinde, Rojhilat kentlerinden geçip Tebriz’e ulaştın ve gazeteci kimliğini saklamak zorunda kaldın. Bu sana ne hissettirdi?

Bir Kürt; bir Kürt bölgesinden bir Kürt bölgesine geçiyordu ama artık gazeteci değil, tekstilci Mehmet’ti. Hep hayalini kurduğum kentler Pencewîn, Merivan, Mahabad… İyi hissediyordum aslında güzel de geliyordu. Kendini görme açısından beni iyi hissettiriyordu ama bir bilinmezliğe gitme noktasında kaygı  da barındırıyordu. Nereye gidiyorum, ne olacak? Bir de farklı bir kimlikle… Bu çelişkileri çok yaşadım. “Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuna yıllarca “gazeteciyim diye cevap vermişim’ birden “tekstilci” olmuşum… Yani kentler açısından kendimi yabancı hissetmiyordum ama mesleki olarak kendimi yabancı hissediyordum.

  • Fotoğraf çekmek istedin mi o süreçte?

Evet, çok istedim. Gördüğüm yerleri, doğayı, şehirleri fotoğraflamak istiyordum. Ama temkinli olmak zorundaydım. Bir yandan gazeteci Aziz vardı, fotoğraf çekmek istiyordu. Bir yandan da “Mehmet” vardı, kendini korumaya çalışıyordu. Çünkü kimliğimin açık olması çok riskliydi ve İran tehlikeliydi. Ama sürekli içimde bir istek vardı: “Bunları yazacağım, bunları anlatacağım.” Yolda görüp sohbet ettiğimiz kişileri dinleyip, olur da burada bir şey olmazsa geçersem, Avrupa’ya geçebilirsem de hani bunları da haberleştireceğim. Bu yazıyı da yazacağım, diye düşünüp durdum.

Not tutamıyordum, fotoğraf çekemiyordum ama orada gazeteci Aziz’in hafızası not defteri oldu. Hiçbirini unutmuyorum, hafızama not ettim. Zaten kitapta geçen yer isimlerinin çoğu o hafızanın ürünü. Mesela Süleymaniye’de çalışırken çok sayıda kolberin haberini yapmıştım. Yolculuğumun bir kısmını iki kolberle birlikte geçirdim, onlarla sohbetlerim de gazeteci Aziz’in hafızasında.

  • Hikâyende, Ermenistan’da gözaltına alınman, İran’a teslim edilmen sürecinde yaşananları detaylı anlatıyorsun. Her ikisinde de işkence ve şiddet var; ancak Ermenistan sınırında yaşadıklarının seni daha fazla etkilediğini söylüyorsun, neden?

Ermenistan’ın bu kadar acıtmasının temel sebebi biraz şöyleydi aslında sınırları geçerken Ermenistan’da bir sorun yaşanacağını hiç düşünmemiştik. Hep İran’a göre hazırlanmıştım. Ermenistan sınırında olumsuz bir durum olursa Kürt’üm, Avrupa’ya gitmek istiyorum deyip süreci rahat geçireceğimi düşündüm. Planladığımız gibi olmadı. İran’a çok rahat geçtim.  Ama çok da çalışmadığımız yerden çıktı.  Ermenistan’da yakalandık.

Ermeni halkıyla yıllarca aynı coğrafyada yaşamış, aynı kaderi paylaşmıştık, egemen güçler tarafından aynı sistematik işkenceye, katliamlara maruz kalmıştık. Olur da Ermenistan’da yakalanırsam bu ortak acılar üzerinden birbirimizi daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyordum. Yakalandım, Kürt’üm gazeteciyim, aktivistim, Avrupa’ya gitmek istiyorum dedim. Ama maalesef beklediğim tepkiyle karşılaşmadım. Bunları söylediğim andan itibaren oradaki kişiler 100 yıl önce sizin dedeniz, bizim dedemizi,  Ermenileri katletti, öldürdü gibi bir algıyla daha çok bir baskı yaptılar. Darp edildim ve işkenceye maruz kaldım. Tabi buradaki davranışı Ermeni halkına mal etmek abes olur ama içimde bir burukluk oldu. Bu kadar benzer acıları yaşamış, kadar benzer katliamları barındırmış, iki halk ve iki kimlik birbirini dinlemedi. Ne gazeteci olduğum dinlendi, ne Kürt olduğum dinlendi, ne benzer acıların yaşadığına dair açıklamalarım dinlendi ve hukuki hiçbir prosedür uygulanmadan, tutanak tutulmadan İran’a teslim edildim.

  • Peki İran’da neler yaşadın?

Birkaç saat içinde İran’a teslim edildim. İran’a teslim edildiğim anda henüz Ermenistan askerleri arabaya binmeden İran askerleri beni dövmeye ve işkence yapmaya başladı. Zaten ellerim kelepçeliydi. Sınırı geçerken pasaportuma mührü basan kişi bile hala çalışıyordu. Gümrüğe gittiğimizde pasaporta mührü basan memur bile gelip beni dövmeye başladı. Neden? Çünkü, madem sahte pasaportla geçtin yakalandın, benim de başım belaya girecek… Böyle bir şiddete dahi maruz kaldım. Sabaha kadar elim ayağım kelepçeli tutuldum, darp edildim, idam edilmekle tehdit edildim.

  • İran İstihbaratı güçlü bir istihbarat ve sen  tanınmış bir gazetecisin. Kürt bir gazeteci olmanın oradaki muamelede bir etkisi oldu mu sence?

Aslında bu konuda korkum çok fazlaydı.  İran’da olaylar vardı ve o dönemde İran’a dair, çokça haber yapıyordum. Hatta Yeni Yaşam’a, Rojnews’e bu konuda haberler yazıyordum. Bu yazılar aklıma geliyordu İran’da tutulduğum sırada. İran rejimi halkına saldırıyor, İran rejimi halkını katlediyor…  Altları dolu dolu haberler yazılar… İran’da gazetecilerin ne kadar zor şartlarda çalıştığını çok iyi bilen biriydim.  Bunların anlaşılması demek benim buradan kurtulamamam demekti. Bu durum bende korku yaratıyordu.

Daha önce defalarca ölümle yüz yüze gelmiştim; Diyarbakır’da, Cizre’de Nusaybin’de ya da Silvan’da. Defalarca ölümden döndüm ama ilk defa böyle bir korku yaşıyordum. Oralarda mesleğimin kararlılığı vardı. Ölüm de olsa bu haberi yapacağım, gideceğim diyordum. Ama burada rejim vardı, bir haber yoktu. Daha önce yapmış olduğum haberler bir suçmuş gibi karşımda duracak korkusu. Hani siz mesleğinizi yapmıyorsunuz ama yaptığınız mesleğinizi sizin için bir neredeyse bir idam genelgesi. Bir de insanın aklına Türkiye’de yaşananlar geliyor. Kimse burada olduğumu, rejim tarafından tutulduğumu bilmiyordu. Kürtlerin yaşadığı, Kürt’ün hafızası bende canlanıyordu. Kaçırılmalar faili meçhuller… Beni idama götürürlerse kimse bilmeyecekti.

Sürekli ben Aziz Oruç, iki çocuğum var, Avrupa’ya gitmek için geldim, dedim. Gazeteci olduğumu söylemiyordum. Ama sorgu, işkence, tehdit bitmiyordu. Sürekli DAİŞ’lisin, istihbaratsın, Amerikan ajanısın diyorlardı. Politikaları buydu. Tüm gün sorgu ve işkence, gece karanlık ıslak hücre. Yerden ısıtmalı olan hücre hep ıslak ve zifiri karanlıktı. Hala karanlığa dair travmam var. Her kapı sesinde beni almaya geldiler, diye düşündüm. Asker geldi, polis geldi, Tahran’dan istihbarat geldi, üç günün sonunda mahkemeye çıkabilirsin dediler. Gittik mahkemeye sahte pasaporttan, şundan bundan bir yıl hapis cezası verildi. Bu bir yıllık bir sürenin de para cezasına çevrilebileceği belirtildi. Türkiye’ye iademe karar verildi. Oysa ben Türkiye üzerinden gitmemiştim İran’a. Yani orada da bildiğimiz hukuksuzluklar. 4 ülkenin hukuk sistemi, işkence sistemi hep aynıydı… Ve nihayetine yine kendi paramla benzin ve yol parası vererek sınıra götürüldüm.

  • Türkiye’ye iade edileceğin söylenmesine rağmen, seni sınıra yakın ‘mayınlı’ bir arazide bırakıyorlar. Orada Maqûlu bir Kürt olan İran askeriyle karşı karşıya gelmek sana ne hissettirdi?

Yapılması gereken Türkiye’ye, sınır kapsına teslim edilmemdi. Sonra zaten Türkiye’nin hukuku sistemi işleyecekti.  Ama bunu yapmadılar. Bilerek ve yine dediğim gibi korsan bir şekilde beni oraya attılar. Doğubayazıt’taki bir sınır kapısına beni götürdüler ve sınırın ötesine kendin gideceksin, dediler. Ben ısrarla şunu anlatmaya çalıştım, “Ben mahkeme kararıyla sınır kapısından Türkiye’ye teslim edilmeliyim”, ama dinlemediler, hata orada işkence ve şiddete maruz kaldım. Bana mayınlı arazinin bulunduğu yoldan gideceğimi söylemişlerdi. Askeri kuleler vardı ayrıca vurulabilirdim ya da donarak ölebilirdim. Beni açıkça ölüme yolluyorlardı. En çok ölümü de o zaman düşündüm diyebilirim.

Maqûlu Kürt asker o zaman benim yanıma geldi. Kürt olup olmadığımı sordu, Kürt olduğunu söyledi. İran’da da zorunlu iki yıllık askerlik vardı. “Askerliği bitirince bende buralardan gideceğim, beni dinlersen bu dere yatağı boyu git, seni kuledeki askerler yakalarsa teslim ol, yoksa yol boyu git” dedi. Yine ölüm riskim vardı, ölümlerden ölüm beğenmek gibiydi ama ya mayınlı yolu ya da 5 km yolu tercih edecektim. Maqûlu askere güvenmeyi tercih ettim. O da bir Kürt’tü sonuçta.

  • Türkiye’ye kendi çabanla geçmen, ardından planlanmış bir senaryoyla gözaltına alınman, medyada ‘terörist’ olarak servis edilmen… Bu mizansenin amacı neydi?

Aslında tekrar kendimi 2017 öncesi bulunduğum atmosferin içinde buldum. Kaçmaya çalıştığım şey hakkında ne kadar haklı olduğumu gösterdi diyebilirim. İran’da ölümden dönerken, işkenceye uğrarken, tekrar başladığım noktaya Türkiye’ye dönmüştüm. Yine de bir umut vardı içimde; Aren’e, Mira’ya, Hülya’ya, aile ve arkadaşlarıma kavuşma hayaliyle o sınırı geçtikten sonra korsan bir şekilde gözaltına alındım. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, AKP milletvekili Burhan Kuzu, yandaş medya benim gözaltına alınmamı, “İran sınırından Türkiye’ye geçmeye çalışan gri kategorideki Aziz Oruç yakalandı” diye servis etti. Böylesi bir kirlilik içerisinde eşim Hülya gerçekler için çok mücadele etti. Yıllarca beraber çalıştığımız, yaşamı paylaştığımız Özgür Basın geleneğinden gelen arkadaşlarım bu mizanseni kabul etmedi. Ben bir gazeteciydim, yanlış hiçbir şey yapmamıştım. Sonrasında bir yıllık bir tutukluluk süreci yaşadım ve tüm suçlamalardan beraat ettim.

  • Seninle birlikte iki kişi daha yardım ve yataklıktan tutuklanmıştı değil mi?

Evet, biri HDP Doğubayazıt İlçe Başkanı biri de o ölümden döndüğüm sınır yolculuğu ardından bana yardım eden Doğubayazıtlı bir ailenin babasıydı.

  • Bir noktada bir gazeteci olarak yalnız sen değil bir siyasi parti de kriminalize edilmeye çalışıldı diyebilir miyiz?

Tabii ama şöyle bir detay da var;  belli ki İran’la Türkiye arasında da bir iletişim var. Ben sınıra atılmadan bir senaryo kurgulanmış, ardından dışarıda takip edilmiş ve bana bir gözaltı yapılmış, o an yanımda kim varsa onlar da alınmış. Nihayetinde dava ve tutukluluk beraatla sonuçlandı ve tüm iddialar boşa düştü.

  • Bir gazeteci haber yapar ama sen bir gazeteci olarak yaşadıklarınla haber oldun. Bu durum Türkiye’de Kürt bir gazeteci olmanın turnusolü adeta. Bu durum için neler söylersin?

Evet haber yapmak için yola çıkıp haber oluyoruz bazen. Bazen de bu haberler bir hikâye oluyor.  Maalesef siz başkalarının acılarını, sorunlarını haber yaparken, böylesi süreçlerde kendiniz haksızlığa, hukuksuzluğa maruz kalıyorsunuz. Benim durumum da biraz böyle gelişti.

  • Bugün, bir sürgün olarak değil bir gazeteci olarak aynı yolları yeniden yürümek ister misin?

Çok istiyorum aslında. 2020’den, hatta 2011’den beri yurtdışı çıkış yasağım var. Bir gazeteci olarak maruz kaldığım hukuksuzluklar devam ediyor diyebilirim. 2022’de gazetecilik faaliyetlerimden ötürü tekrar tutuklandım ve yurtdışı yasağım devam ediyor. Ama yasağım kalktığında Suriye, özellikle Rojava, Başur buralara gitmek ve haber yapmak istiyorum. İran ayağı beni halen tedirgin ediyor. Belki İran rejimi değiştiğinde ya da İran demokratikleştiğinde oralara da giderim. Tekstilci Mehmet olarak geçtiğim Rojhilat kentlerini gazeteci Aziz olarak gezer birçok fotoğraf çeker, haber yaparım. Evet bunu çok isterim.

*Kitabı edinmek için tıklayınız.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Yunan belgelerinde Kürtlere özerklik

Sonraki Haber

Süreç cezaevlerine uğramadı

Sonraki Haber

Süreç cezaevlerine uğramadı

SON HABERLER

Barış ve demokratik sürece dair birkaç nokta 

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Türk siyaseti doktorluk

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Sessiz yok oluş

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Süreç cezaevlerine uğramadı

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Gazeteci Aziz Oruç: Hafızam not defterim oldu

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

Yunan belgelerinde Kürtlere özerklik

Yazar: Yeni Yaşam
12 Nisan 2026

DEM Parti’den Nizar Amêdî’ye tebrik: Barış ve istikrara vesile olsun

Yazar: Yeni Yaşam
11 Nisan 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır