ABD ve İsrail’in ‘rejim değişikliği’ hedeflerine ulaşamadığını belirten Profesör Vassilis K. Fouskas, ‘ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi mümkün değildir’ dedi
ABD-İsrail ve İran’ın ateşkes görüşmeleri dün itibariyle Pakistan’ın başkenti İslamabad’da başladı. İran’a dönük saldırıların 40’ıncı gününde başlayan ateşkes görüşmelerine dair her iki taraf da belirli başlıklarda taleplerini sıraladı. Ancak görüşmelerin en önemli başlıklarından biri Hürmüz Boğazı’ndaki durum ve İran’daki kaynakların paylaşımı.
Doğu Londra Üniversitesi Uluslararası Tarih, Politika ve Ekonomi Profesörü Vassilis K. Fouskas, bölgedeki gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.
İkinci dünya savaşı hatırlatması
Süreç boyunca ABD’nin geliştirdiği politikaya dikkati çeken Fouskas, sürecin 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın ABD’ye yönelmesini hatırlattığını belirtti. Fouskas, “Japon elitleri, Pearl Harbor (ABD’nin Hawaii’deki deniz üssü) saldırısı gibi bir saldırının Amerika devletini yenemeyeceğini çok iyi biliyordu. Buna karşın amaçları, Pasifik’teki ABD gücünü zayıflatarak Güneydoğu Asya’da Japonya’nın hâkim olduğu bir ‘ortak refah alanı’ doğrultusunda engelsiz ilerleyebilmekti. Bir bakıma kendi stratejik çelişkilerinin tuzağına düştüler ve yanlış hesaplamaları da tam olarak bu noktada ortaya çıktı” dedi.
ABD’nin ikili planı
Benzer şekilde ABD’nin de bir çelişki içine sıkıştığına dikkati çeken Fouskas, “ABD, Basra Körfezi’nden uluslararası piyasalara, özellikle Çin’e dolar üzerinden ve istikrarlı fiyatlarla hidrokarbon akışını kontrol etmek istiyor. ABD elitleri, Tahran’a yönelik herhangi bir bombardımanın rejim değişikliğini sağlayamayacağını biliyor. Bu durum, yalnızca bölge halkları için değil, aynı zamanda Batı’daki seçmenler ve hükümetler için de (enflasyon baskıları ve olası faiz artışları nedeniyle) öngörülemez sonuçlar doğuruyor. Pek çok kişi yeni bir stagflasyon (yüksek enflasyon ile birlikte ekonomik durgunluk) döneminden endişe ediyor” dedi.
NATO tehditleri
Öte yandan bu saldırı sürecinde sıkça gündeme gelen NATO ittifakı tartışmalarına değinen Fouskas, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkça, “NATO ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda değildi” diyerek ittifaktan tek taraflı çekilme tehdidinde bulunduğunu hatırlattı.
‘Çıkarlar çelişiyor’
Basra Körfezi’nin önemine işaret eden Fouskas, modern çağ boyunca tüm emperyal güçler için körfezin bir “ihtilaf elması” olarak tanımlandığını belirtti. Öte yandan özellikle deniz ticaretinden gelir elde etme açısından Hürmüz Boğazı’nın öneminin altını çizen Fouskas, “Boğaz, ilk olarak 16’ncı yüzyılda Afrika ve Güney Asya’yı dolaşan Portekizli kâşifler tarafından fark edilmiştir. Portekizliler boğazı tahkim etmiş, at, baharat ve ipek ticareti yapan gemilerden vergi toplamak için bir gümrük sistemi kurmuştur. Bu stratejinin merkezinde, İran ana karasının yaklaşık 55 km kuzeybatısında bulunan Kharg Adası yer alıyordu. 20’nci yüzyılda da benzer şekilde İran hükümeti üzerinde kontrol kurma girişimleri ve barış ile savaş dönemlerindeki emperyal müdahaleler oldukça iyi bilinmekteydi. Ancak Süveyş Krizi farklıydı; o kriz, gerileyen iki emperyal güç olan Fransa ve Britanya’nın, yükselen küresel hegemon ABD karşısında geri çekilmesini ifade ediyordu. Bugün ise gerileme sürecinde olan küresel hegemon ABD, Avrupa devletlerini de içeren NATO güçlerini ortak bir çatışmaya sürükleyecek durumda değildir. Çünkü bu ülkelerin ABD ve İsrail ile çıkarları artık-eğer geçmişte gerçekten örtüşmüşse bile-birebir örtüşmemektedir. Bu oldukça ciddi bir durumdur. Şu aşamada bu savaşın en büyük kazananı yüksek petrol fiyatlarından faydalanan Rusya ve elbette İran rejimidir. Çin de ABD’nin hatasına karşı izlediği temkinli politika sayesinde kazançlı çıkmıştır” diye belirtti.
Çin-ABD rekabeti
Çin’in henüz güç politikası açısından ABD ile doğrudan rekabet edebilecek kapasiteye sahip olmadığını söyleyen Fouskas, Çin’deki “elit” diye adlandırılan tabakanın da bunu farkında olduğunu ifade etti. Fouskas, “Ancak aynı zamanda ABD’nin yaptığı her hata ve yanlış hesaplamanın, özellikle Küresel Güney’de ama aynı zamanda Avrupa’da da, ABD’nin güç ve prestijini aşındırdığını da bilmektedirler. Bu oldukça yerinde bir tespit. Nitekim 1970’lerde de benzer bir durum söz konusuydu. 1973 ve 1979 petrol krizleri, ABD’den ziyade Avrupa ve Japonya’yı daha fazla etkilemiştir. Henry Kissinger 1974’te Suudi elitleriyle petrolün dolar üzerinden fiyatlandırılmasına yönelik bir anlaşma yaparak, petrol gelirlerinin ABD tahvillerine yönlendirilmesini sağlamış ve böylece ABD’nin bütçe ve cari açıklarını finanse etmesine katkıda bulunmuştur” dedi.
‘Yeniden koordinasyonla savaş aşılabilir’
Bugün de benzer dinamiklerin kısmen geçerli olduğunu vurgulayan Fouskas, şöyle devam etti:
“Ancak Çin’in küresel ölçekte genişlemesi, Ukrayna’daki çözümsüz çatışma ve yaklaşık 127 trilyon dolarlık devasa tahvil piyasasının sürekli jeopolitik risk altında olması gibi unsurlar durumu çok daha karmaşık hale getirmektedir. Bu koşullarda yatırımcılar ABD dolarına ne kadar süre daha güven duymaya devam edecek? Sonuçta ABD ve İsrail ‘rejim değişikliği’ hedeflerine ulaşamadı. ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi mümkün değildir; tıpkı Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın 1. Dünya Savaşı sonrasında bunu başaramamış olması gibi. Bölge ancak Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi çerçevesinde, Çin, Rusya ve ABD’nin de dahil olduğu bir koordinasyon ve uzlaşı ile barışçıl biçimde yeniden yapılandırılabilir.”
Haber: Ceylan Şahinli / MA









