Sorunun kaynağına inmek yerine, güvenlikçi önlemler ön plana çıkarılmakta; yani bataklık kurutulmadan sivrisineklerle mücadele edilmektedir. Oysa asıl sorulması gereken şudur: Masum bir çocuk nasıl bu noktaya gelir
Yusuf Baran Beyi
Günümüz eğitim anlayışı, eleştirel düşünen bireyler yetiştirmek yerine, giderek daha fazla itaatkâr ve tek tip bir toplum üretmeye yönelmektedir. Bu yönelim, çocukları evrensel insan hakları ve değer temelli bir eğitimden uzaklaştırarak, onları dar bir ideolojik çerçeve içinde şekillendirmektedir. Oysa baskıcı ve tek yönlü eğitim politikalarının hâkim olduğu toplumlarda, şiddet eğilimli ve otoriter bireylerin ortaya çıkması tesadüf değildir. Karanlıktan aydınlık değil, yeni zulmetler doğar.
Eğitim sisteminde özellikle erken yaşlara kadar indirgenen inanç temelli ve tek tipleştirici uygulamalar, pedagojik açıdan ciddi sorunlar barındırmaktadır. “Ahlaklı birey yetiştirme” iddiasıyla yürütülen bu yaklaşım, insanın doğasında bulunan davranışsal gelişimi ve empatiyi önceleyen pozitif eğitim anlayışını geri plana itmektedir. Böylece çocuk, çok yönlü gelişimini tamamlayamadan, kalıplaşmış bir düşünce dünyasına hapsedilmektedir.
Son dönemde yaşanan ve toplumu derinden sarsan şiddet olayları, bu politikaların sosyolojik sonuçları olarak değerlendirilmelidir. Ancak dikkat çekici olan, tartışmaların çoğunlukla yüzeyde kalmasıdır. Sorunun kaynağına inmek yerine, güvenlikçi önlemler ön plana çıkarılmakta; yani bataklık kurutulmadan sivrisineklerle mücadele edilmektedir. Oysa asıl sorulması gereken şudur: Masum bir çocuk nasıl bu noktaya gelir?
Bu sorunun yanıtı; aile, okul, sosyal çevre, medya ve ekonomik koşulların birlikte ele alınmasını gerektirir. Çocuğun gelişimi yalnızca okulda değil, hayatın tüm alanlarında şekillenir. Eğitimin temeli, bilinçli ebeveynlerle başlar. Ardından çocuğun, olumsuz çevresel etkilerden korunarak; yalnızca öğretim değil, aynı zamanda değer ve pozitif davranış kazandıran bir eğitim sürecinden geçmesi gerekir. Aksi halde zihinsel gelişim ve akademik durum ilerlese bile, duygusal ve etik boşluklar kaçınılmaz olur.
Bu noktada eğitim sisteminin önemli eksiklerinden biri de, okul-aile bağını güçlendirecek profesyonel destek mekanizmalarının yetersizliğidir. Rehberlik hizmetleri tek başına yeterli olmamakta; SOSYAL HİZMET UZMANLARININ sürece aktif biçimde dâhil edilmesi gerekmektedir. Bu uzmanlar, hem aileyle hem de okul ile koordineli çalışarak, çocuğun gelişimini bütüncül biçimde takip edebilir. Bu tür çalışmalar, genellikle yoksul çevrelerdeki okullarda ve mahallelerde daha yoğunluklu olarak uygulanmalıdır.
Öte yandan sosyoekonomik eşitsizlikler, çocukların davranış dünyasını doğrudan etkilemektedir. Yoksulluk yalnızca maddi bir eksiklik değil, aynı zamanda eğitim ve kültürel imkânlara erişimde ciddi bir engeldir. Bu nedenle dezavantajlı çevrelerde büyüyen çocukların şiddete daha açık hale gelmesi bireysel değil, yapısal bir sorunun sonucudur. Bu alanlarda hem ekonomik hem de eğitsel destek politikalarının eş zamanlı uygulanması kaçınılmazdır.
Sonuç olarak, çocukları suçun öznesi haline getiren süreçler bireysel değil, toplumsal ve sistemseldir. Çocuklar “katil” olarak doğmaz; onları bu noktaya getiren, içinde yetiştikleri koşullardır. Bu nedenle çözüm, sadece okullardaki güvenlikçi önlemlerde değil; aileden başlayarak eğitim sistemine ve toplumsal yapıya uzanan köklü bir dönüşümdedir. Soruyu doğru sormadan, doğru cevaba ulaşmak mümkün değildir:
Bu bağlamda asıl sorgulanması gereken, çocuklardan önce onları yetiştiren sistemin kendisidir. Çünkü o bataklığı kuran da, kurutacak olan da aynı politik akıldır. Çözüm, yüzeyde dolaşan önlemlerde değil; toplumun sosyoekonomik koşullarını iyileştiren ve pozitif eğitimi aileden başlayarak okullara kadar kesintisiz bir bütünlüğe dönüştüren köklü bir anlayışta yatmaktadır. Aksi halde her ihmal, her yanlış tercih, yeni bir karanlığın tohumunu ekmeye ve daha sarsıcı acılar yaratmaya devam edecektir.









