Kaybedilen herkes için hakikat ortaya çıkarılmalı, sorumlular yargılanmalı ve bu ülke cezasızlık politikasından vazgeçmelidir. Kayıplarımızın mezar yerlerinin belirlenmesi, dava dosyalarındaki sorumluların gerçekten yargılanması, inkârın bittiğini, hakikatin kabul edildiğini ve adaletin ‘gecikmiş de olsa’ tecelli ettiğini gösterecektir
Eren Baskın
Bir dosyanın yeniden açılması, bu ülkede çoğu zaman “ilerleme” diye sunuluyor.
Oysa bazı dosyalar, açıldıkları günle değil; yıllarca neden kapalı tutulduklarıyla konuşulmalıdır. Gülistan Doku dosyası tam da böyle bir dosya. Bugün gelinen noktayı yalnızca bir savcının inisiyatifine bağlamak, gerçeği eksiltmektir. Çünkü bu süreç, hukukun kendiliğinden işlemesiyle değil; yıllara yayılan bir ısrarın, bir bekleyişin ve tükenmeyen bir acının sonucudur. Bu acının en görünür yüzlerinden biri, Aygül Doku. Onun sesi, çoğu zaman devletin sessizliğinden daha yüksek çıktı. Onun bekleyişi, kurumların hareketsizliğinden daha gerçekti.
Bu tek başına bir gerçeği anlatmaya yeter: Bu ülkede adalet, çoğu zaman işlediği için değil; talep edildiği, zorlandığı ve bedel ödetildiği için görünür olur. Nitekim Cumartesi Anneleri yıllardır aynı cümleyi kuruyor: “Gözaltına alındıktan sonra kaybedilen/katledilen insanlarımız var.” Bu cümlenin içinde yalnızca bir iddia değil, yarım bırakılmış hayatlar var. Mezarsız bırakılmış insanlar, yarım kalmış vedalar, donup durmuş zamanlar var.
Ve şimdi…
Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek çıkıp faili meçhul cinayetlerin çözülmesi için bir ekip kurulduğunu söylüyor sınırlarını çizmeden. Bu cümle, eğer gerçekten samimiyse, şu soruyla birlikte gelmek zorunda: Bunca yıl neredeydiniz? Çünkü mesele yalnızca yeni bir ekip kurmak değil. Mesele, yıllardır bilinen, konuşulan, işaret edilen gerçeklerle yüzleşebilmek.
Bu ülkede faili meçhuller, bilinmeyen cinayetler değildir. Aksine, çoğu zaman herkesin bildiği ama kimsenin dokunamadığı gerçeklerdir. Tam da bu yüzden, yıllardır kamuoyunda adı geçen, devlet içindeki rolü tartışılan Mehmet Ağar gibi isimlere yönelik etkili ve şeffaf bir hesaplaşma yürütülmeden atılan her adım, eksik kalmaya mahkûmdur. Sorulması gereken soru nettir: Gerçekten hakikat mi aranıyor, yoksa yalnızca aranıyormuş gibi mi yapılıyor? Çünkü cezasızlık tesadüf değildir. Cezasızlık bir tercihtir, sizin tercihiniz!
Belirli pozisyonlarda bulunan kişilerin yıllarca soruşturulamaz, yargılanamaz ve hesap vermez hâlde kalması; hukukun askıya alındığı bir alan yaratır tıpkı Türkiye’ de olduğu gibi.
Bu alan büyüdükçe yalnızca geçmiş korunmaz, geleceğin ihlalleri de devlet tarafından güvence altına alınmış olur. Bu yüzden mesele yalnızca bir kayboluş değildir.
Mesele, bu kayboluşların nasıl mümkün olduğudur. Yıllardır dile getirdiğimiz “hakikatler komisyonu” talebi bu yüzden bir lüks değil, zorunluluktur. Gerçeklerin açığa çıkarılması, sorumluların yalnızca alt kademelerde değil en üst düzeyde de ortaya konulması gerekir. Aksi hâlde her yeni dosya, bir öncekini tekrar eder.
Bugün Gülistan Doku dosyasına gösterilen ilgi, eğer bu yapısal sorunlara dokunmazsa, geçici bir gündemden öteye geçmez. Çünkü bu ülkede insanlar sadece kaybolmuyor. Kaybolduklarında yok sayılıyorlar. Mezarsızlık yalnızca fiziksel bir eksiklik değildir.
Mezarsızlık, bir hak ihlalidir. Ailelerin yas tutma hakkının, toplumun hafıza kurma hakkının gasp edilmesidir. Bu nedenle talep basit ama nettir: Kaybedilen herkes için hakikat ortaya çıkarılmalı, sorumlular yargılanmalı ve bu ülke cezasızlık politikasından vazgeçmelidir. Ancak o zaman mezarsız bırakılanların bir yeri olabilir. Çiçeklerle donatılmış bir mezar, yalnızca bir defin alanı değildir. Kayıplarımızın mezar yerlerinin belirlenmesi, dava dosyalarındaki sorumluların gerçekten yargılanması, inkârın bittiğini, hakikatin kabul edildiğini ve adaletin ‘gecikmiş de olsa’ tecelli ettiğini gösterecektir.
Aksi hâlde her yeni dosya bize aynı gerçeği hatırlatmaya devam edecek: Bu ülkede hakikat kendiliğinden ortaya çıkmaz. Ya üzeri örtülür ya da birileri onu yıllarca aramak zorunda kalır.
Bizler adalet aramaktan asla vazgeçmeyeceğiz!









