Dêrsim’de doğayı, inancı ve kültürel hafızayı hedef alan projelere karşı, kadınlar öncülüğünde yükselen itiraz büyüyor. Topraklarından vazgeçmeyeceklerini vurgulayan kadınlar, mücadeleyi büyütme çağrısı yapıyor
Dêrsim’de yıllardır süren baraj, HES, maden ve enerji projeleri yalnızca doğaya yönelik bir tahribat olarak değil; aynı zamanda bölgenin hafızasına, inancına ve toplumsal dokusuna yönelen çok katmanlı bir müdahale olarak değerlendiriliyor. Özellikle Munzur Vadisi Milli Parkı gibi koruma altındaki alanların dahi sermaye projelerine açılmak istenmesi, Dêrsim’de doğa ile inanç arasındaki güçlü bağın hedef alındığı yönündeki eleştirileri de derinleştiriyor. Kutsal mekânların sular altında bırakılması, köylerin boşaltılması ve üretim alanlarının yok edilmesi; birçok kesim tarafından bir “bellek kırımı” ve kültürel sürekliliğin kesintiye uğratılması olarak değerlendiriliyor.
Orman yangınlarından madenciliğe, HES’lerden GES projelerine uzanan bu süreç, bölgenin “insansızlaştırılması” ve güvenlikçi politikalarla yeniden şekillendirilmesi tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Hayvancılık ve arıcılık gibi temel geçim kaynaklarının darbe alması, Dêrsimlileri topraklarından kopararak yeni bir göç dalgasını tetikleme riski barındırıyor. Bu zorunlu kopuşun yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kimlik, dil ve inanç üzerinde de aşındırıcı etkiler yarattığı ifade ediliyor. Dêrsim’de doğayla kurulan ilişkinin yalnızca üretimsel değil, aynı zamanda manevi bir bağ olması, yıkımın etkisini daha da derinleştiriyor. Bu bağın en güçlü taşıyıcılarından olan kadınlar, yürütülen ekoloji mücadelesinin ön saflarında yer alıyor. “Rızamız yok” diyerek yükselttikleri itiraz, sadece doğayı değil; yaşam alanlarını, kültürü ve geleceği savunma iradesine dönüşüyor.
Tüm bu gelişmeler karşısında Dêrsim’de yükselen itirazlar yalnızca çevresel bir mücadele değil; aynı zamanda tarih, hafıza ve kimlik mücadelesi olarak şekilleniyor. Yerel halkın, demokratik kitle örgütlerinin ve gurbetteki Dêrsimlilerin nasıl bir yol izleyeceği ise bu çok katmanlı kuşatmaya karşı verilecek mücadelenin seyrini belirleyecek en kritik başlıklardan biri olarak öne çıkıyor. Bu kapsamda Dêrsim’in doğası için mücadele veren kadınlar değerlendirmelerde bulundu.
‘İnancımızı yok etmelerine izin vermeyeceğiz’
İstanbul Anadolu Yakası Dêrsimliler Derneği yöneticisi Aliye Ağbayır, Dêrsim halkının 1938’den bu yana zulüm gördüğünü belirterek iktidarın Dêrsim kültürünü yok etmeye çalıştığını ifade etti. İktidarın en büyük yıkımı inanç üzerinden yapmaya çalıştığını da belirten Aliye Ağbayır, Dêrsim’in doğasını, inancını ve kültürünü korumak için yıllardır mücadele verdiklerini vurguladı. Aliye Ağbayır, Pülümür’de yapılan projeye karşı da mücadele ettiklerini söyleyerek, “Tek bir kişi dahi olsak doğamızı koruyup, inancımızı yok etmelerine izin vermeyeceğiz” dedi.
‘Topraklarımız için gerekirse ölürüz’
Suna Özdemir ise, “Ben HES’ten MES’ten anlamam. Ben Dêrsim kadınıyım, Dêrsim çocuğuyum. Biz topraklarımız için gerekirse ölürüz. Kekliklerimizi, geyiklerimizi alırlarsa biz ölürüz. Toprağımıza, suyumuza, kutsallarımıza dokunurlarsa biz ölürüz. Dêrsim’e maden uşakları giremez. Topraklarımıza dokundurmayacağız” dedi.
‘Herkesin yönünü Dêrsim’e çevirmesi lazım’
Munzur Çevre Derneği (MÇD) Başkanı Hatun Esen, Türkiye ve Kürdistan genelinde ekoloji mücadelesinde kadınların en önde olduğunu belirterek Dêrsim’de de kadınların öncü rol oynadığını vurguladı. Hatun Esen, Dêrsim’in coğrafyasıyla insanlar arasında güçlü bir bağ olduğunu ifade ederek, “Dêrsim’de kadınlar, geçmişten beri kimseye anlatamadıklarını doğadaki börtü böceğe anlatıp onlarla dertleştikleri için ekoloji mücadelesinde de en önde geliyorlar. Bu talana, ranta, madene karşı da tüm halkların örgütlü bir şekilde mücadele etmesi gerekiyor. Hukuki mücadele ile asla kazanamayız. Herkesin yönünü Dêrsim’e çevirmesi ve yan yana gelebilmesi elzemdir. Direnişin olduğu yerlerde her zaman kazanımlar olur. Lokal direnişleri genel direnişlere çevirmeliyiz” diye konuştu.
‘Dêrsim’i bitirmek demektir’
Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) Kadın ve Ekoloji Kolları’ndan Elvan Özerli, Dêrsim’de yapılmak istenen rant, talan ve maden projelerine ilişkin “Dêrsim’in bir suyunu dahi yerinden ettiğiniz zaman bütün kültürünü, doğasını yok edersiniz” diyerek bunun sadece HES ile ilgili bir durum olmadığını, bir coğrafyayı ve kültürü yok etmek anlamına geldiğini kaydetti. Elvan Özerli, Munzur Vadisi’nin Dêrsim’in kendisi olduğunu belirterek, “Biz de insanlar hasta olsa oraya gider. Bir şey dileyecek olsalar oraya giderler. Munzur, Düzgün Baba yoksa Dêrsim de yoktur. Munzur’u o hale getirmek direk Dêrsim’i bitirmek demektir. Bunları durdurmak lazım” dedi.
Dêrsim kadınının doğasına dokundurmayacağını vurgulayan Elvan Özerli, doğayı talan etmek isteyen şirketlere ve devlete karşı hukuki mücadelenin yeterli olmayacağını, Dêrsim halkının özellikle talana karşı sesini yükseltmesi gerektiğini ifade etti.
Haber: Devrim Fındık \ JINNEWS









