Sinema; avukatsız bir halkın ışığı, sesi ve sığınağı haline gelmiştir. Yılmaz Güney’in başyapıtlarından birinin adının ‘Umut’ olması, bu tarihsel bağlamda asla bir tesadüf değildir
Feyzi Çelik, yeni çalışması “Kürtler ve Sinema” ile Liberta Yayınları üzerinden okuyucuyla buluştu. Sinema, özü gereği “hareketli resim” olarak tanımlanır; ancak Çelik’in bu eseri, ele aldığı konunun dinamizmi ve derinliğiyle başlı başına “hareketli bir kitap” niteliği taşıyor. Sinemanın teknik temeli fotoğrafın icadına dayansa da kitlelerle kurduğu duygusal ve toplumsal bağ bakımından kendi başına devrimsel bir buluştur. Bu kitlesel bağ; ezilenlerin, yoksulların ve dezavantajlı kesimlerin dünyasında bir umut ışığı yakarken, ne yazık ki kısa sürede egemen güçler için bir yönetme, manipülasyon ve propaganda aracına da dönüşebilmiştir. Devletlerle eklemlenen dev şirketler eliyle endüstriyel bir sektöre evrilen bu alan, sinemanın bir “sanat” olarak kalıp kalamayacağına dair haklı kuşkuları da beraberinde getirmiştir.
Güney ve Kürt sineması
Kürt toplumu tarihsel olarak tarım ve kırsal odaklı bir yapıya sahip olsa da Kürdistan’da köklü bir şehir kültürü ve “bajarîlik” (kentlilik) geleneği her zaman var olagelmiştir. Öte yandan, Yeşilçam sinemasının ana temalarından birini -Kürtlerin kendi iradesi dışında da olsa- Kürtler ve Kürdistan’daki toplumsal meseleler oluşturmuştur. Bu durum, Kürtlerin sinema sanatı ile erkenden tanışmasına vesile olmuştur. Özellikle Yılmaz Güney’in ortaya çıkışıyla birlikte; isim ve dil üzerindeki kısıtlamalara rağmen halk, beyaz perdedeki temsillerde kendi ruhunu ve gerçeğini bulmuştur. Bu yönüyle sinema; avukatsız ve devletsiz bir halkın ışığı, sesi ve sığınağı haline gelmiştir. Yılmaz Güney’in başyapıtlarından birinin adının “Umut” olması, bu tarihsel bağlamda asla bir tesadüf değildir. Sinema üzerinden okunan bu süreçte, Kürtlerin ulusal ve sınıfsal sorunlarının nasıl iç içe geçtiği açıkça görülmüş; sinema, vizyonundan ödün vermeden onurlu bir “misyon sinemasına” dönüşmüştür.
Çelik bu eserinde; akademik dilin soğuk soyutluğunu aşan; yalın, sade ve akıcı bir üslup tercih ederek sinema tarihindeki dönüm noktalarını Kürt sinemasının gelişim aşamalarıyla harmanlıyor. Yazar, Kürtlerin sinemayla kurduğu bu yoğun ilişki üzerinden şu can alıcı soruların izini sürüyor:
Kürt sinemasından özgün bir kimlik olarak söz etmek mümkün müdür?
Bu sinemanın temel estetik ve politik ölçütleri nelerdir?
Filmlerin dilinin Türkçe olması, onların “Kürt filmi” sayılmasının önünde bir engel midir?
Ulusal kimlik, sınıfsallık, kadın, çocuk ve toplumsal ilişkiler bu sinemanın neresinde durmaktadır?
Kitap, bu sorulara yanıt üretirken aynı zamanda okuyucuyu düşündüren ve yeni sinemacıların arayışlarını teşvik eden entelektüel bir zemin sunuyor. Metinde 34 film analizi derinlemesine işlenirken, atıf yapılan diğer eserlerle birlikte bu sayı 60’a kadar ulaşıyor. Kimlik, hapis, sürgün, ulusal mücadele, özgürlük, aşk ve savaş temaları Kürt sinemasının omurgasını oluştursa da çalışmada kısıtlı ama kıymetli olan komedi, fantastik, bilimkurgu ve psikolojik türdeki örneklere de dikkat çekiliyor.
KÜLTÜR SERVİSİ









