Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Doğan Hatun gazetemize yerel yönetimleri, anadili, maden ve çeteleri değerlendirdi:
- Türkiye, Özerklik Şartı’nı imzalarken idari ve ekonomik kısmına şerh koyuyor. Türkiye kendi geleceğini için 100 yıllık bir planlama içerisine girecekse Avrupa standartlarını göz ardı etmeyecekse birinci öncelik o maddelere koyduğu şerhlerini kaldırmalarıdır. Daha demokratik kendine özgü politikasını üretebilir
- Türkiye yerel yönetim politikasını güçlendirecek, halkı üretime dahil edebilecek bir gelecek kurgusu yapabilir. Zor değil. Herkese üretim kapasitesini artıracak yerel özerkliği, idari özerkliğini verecek. Ve bütün toplum bir üretim alanına dönüşecek. Devasa Anayasa değişikliği gerektirecek bir mesele değil
- Elde ettiğimiz yerel tohumları toplayıp tohum sayısını artırmaya çalışıyoruz. Yerel sebze tohumu ürettik. Ücretsiz halka dağıttık. Mevsiminde 150 bin meyve fidesini ücretsiz dağıtacağız. Kooperatifler örgütlüyoruz. Komünler örgütlüyoruz. 16 çeşit bitki belirledik. 2027’de tohumu vereceğiz. Alım garantisi vereceğiz. Doğalında her köyü bir komün gibi örgütlemeye başladık
- Ankara’da 81 ilin bin küsur ilçenin dosyalarıyla boğuşan bir sistemle elbette ki sorunlar çözülmez. Bu tür yetkilerin yerellerde olması hızlı ve pratik doğamızı, üretimimizi güçlendirecek bir politika olmalı. Merkezi hükümetteki yetkilerin başta belediyelere ve yereldeki ilgili kurumlara devredilmesi gerekiyor
- Kürtçe konusundaki belediyelere eleştiriler… Bu konuda özeleştirel mahiyette konuşayım. Bir ilkokul, ortaokul, lise açamıyoruz. Yasal değişikliğe ihtiyaç var. Eğitim kısmı asla Milli Eğitim Bakanlığı’nın güdümünde, merkezi düzeyde müfredatlarda olmamalıdır
- Çeteler… PKK etkisi azaldığında bu tür şeyler olağanüstü şekilde çıkıyor. Bunu emniyet müdürleri de söylüyor. Emniyet doğru temelde iş yapsa, kendi işini yapsa vallahi şehirlerde çete olmaz. Merkezi düzeyde İçişleri Bakanlığı doğru temelde politikasıyla bu işi bitirir. Biz hazırız ortak çalışmaya
Mehmet Ali Çelebi
Son dönemde üzerinde en çok durulan ve derinlemesine analizler yapılan başlıklardan biri yerel yönetim perspektifleri oldu. Kürtlerin yerel yönetimler yolculuğunda gözlerin çevrildiği yerlerden biri Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Doğan Hatun’la Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı, Türkiye’nin pratiğini, Ankara’nın yereli yönetmeye kalkışmasının doğurduğu sonuçları, bağımlılığı giderip tarımsal verimliliği artırmaya yönelik tohum üretimi ve ücretsiz dağıtımına yönelik projelerini, komün kültürünü, kooperatif eksenli çalışmaları konuştuk. Doğan Hatun, 7 yaşındayken köy baskınlarına ve köyünün yakılmasına tanık olmuş isimlerden. Köylerde insanca yaşam imkanı sağlayacak konut inşasının önemine işaret eden Doğan Hatun, yerelde üretimin teşvik edilmesi, şehirlerdeki yığılmanın önlenmesi ve deprem dirençli barınma yerleri için yapılması gerekenleri açtı. Doğan Hatun köylere ücretsiz tohum ve ağaç sağlama yanında emeğin ve üretilenin karşılığını verecek, üretim alnıyla tüketici arasındaki fahiş fiyatlandırmayı ortadan kaldıracak bir sistem hedeflediklerini söylüyor. Doğan Hatun, merkezden yerelleri yönetmeye, bürokrasiye son verilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
- Son dönemde en çok konuşulan başlıklardan biri yerel yönetimler ve yetkileri. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı 1985’te kabul edildikten üç yıl sonda kasım 1988’de Türkiye tarafından da imzalanmış. İdari ve ekonomik özerklik bağlamında Türkiye ve büyükşehirde yansıma ne ve neler görülüyor?

Türkiye, Özerklik Şartı’nı imzalarken idari ve ekonomik kısmına şerh koyuyor. Avrupa Yerel Yönetimlerle ilgili idari meselelerini tam anlamıyla kabul etmiyor. Ve o günden beri Türkiye’de yerel yönetimlerin Avrupa standartlarını yakalama konusunda merkezi hükümetin çekince bıraktığı maddeler siyasi atmosfere göre çok ciddi baskı aygıtına dönüşüyor. Doğalında yerel yönetimlerin özerk ve üretim kapasitelerini geliştirmelerinin Türkiye’de hiçbir zaman önü açılmadı. Şu anda da siyasi konjonktür Türkiye açısından çok iç açıcı olmadığı için merkezi hükümet, yerel yönetimlerin yetkilerinin çoğalması, demokratikleşme ya da toplumun sorunlarına birebir cevap olabilecek adımlar atma konusunda cümle kurmuyor açıkçası. Şöyle diyebiliriz: Türkiye kendi geleceğini için 100 yıllık bir planlama içerisine girecekse, Avrupa standartlarını gözardı etmeyecekse birinci öncelik o maddelere koyduğu şerhlerini kaldırmalarıdır. Şerhi kaldırdıktan sonra kendi özgün yasalarını da çıkarabilir. Her kentin, her coğrafyanın kendine özgü üretim alanlarını ve toplumu bu sürece dahil etmede yol-yöntem geliştirip yeni bir model de ortaya çıkarabilir. İlle Avrupa yerel yönetim politikasını esas almak zorunda değil, daha demokratik kendine özgü politikasını üretebilir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve DEM Parti’li belediyeler olarak bizim bu konuda çok önerimiz olur. Ekonomide toplumun birincil ihtiyaçlarına cevap olabilecek ve ülkeyi yeniden bir üretim alanına dönüştürmekle ilgili politika üretebileceğimize dair argümanlarımız var. Gelecek demokratik olarak örgütlenecekse bu perspektifin bir an önce açığa çıkması gerekiyor. Merkezi düzeyden yerel yönetim politikası belirlemekle toplumun sorunlarına cevap olabilecek kuruma dönüşmüyor belediyeler. Tamamıyla bürokratik ilişkiler içinde boğuşuyoruz. Hiçbir şekilde hizmet üretemeyen, soruna cevap olamayan, yerinde çözüm olamayan, süre uzatan bir bürokrasiye boğuluyoruz. Anayasal düzeyde bu meselenin çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Çağrımız var bu konuda. Türkiye’nin geleceğini planlamak isteyen hükümet kimse, yahut Türkiye Büyük Millet Meclisi yahut Türkiye toplumunun bütünü bu konuda şapkasını önüne koymalıdır. Malum küresel bir kriz var dünyada. Bütün üretim araçları tehdit ve risk altında. Bu çatışmalı süreçler başta Ortadoğu’da ve dünyada devam ederse Amerika, Çin ve Rusya üçgeni dışında hiç kimsenin üretim yapamayacağı riski var. En azından herkes kendi ülkesi çerçevesinde baksa Türkiye yerel yönetim politikasını güçlendirecek, halkı üretime dahil edebilecek bir gelecek kurgusu yapabilir. Zor değil. Herkese üretim kapasitesini artıracak yerel özerkliği, idari özerkliğini verecek. Ve bütün toplum birlikte bir üretim alanına dönüşecek. Devasa Anayasa değişikliği gerektirecek bir mesele değil. Ülkenin geleceğini ekonomik açıdan, halkın geleceğini demokratik açıdan düşünen her merkezi hükümet veyahut diğer siyasi partiler, bizler de dahil bu tür yöntemleri esas almak zorundayız. Hürmüz Boğazı kapandığında dünyanın nasıl bir ekonomik krize girdiğini yaşıyoruz, dünya şahitlik ediyor, acısını yaşıyoruz. Yarın savaşın derin noktaya gidebileceği öngörüsüyle de herkes şunun hesabını yapsın: Yarın dünyada bir gıda krizi çıkacaktır. Bu gıda krizinde kendi halkını düşünerek kendi öz üretimini güçlendirme politikası üretmek zorundayız.
- Bunu yerelden planlayarak mı?
Tabi ki yerelden planlayarak. Hepimizin, ideolojik, siyasi düşüncemizin ötesindedir. Neticede bir kıtlık olduğunda, kıtlık sınıf ayrımı yapmayacak, ‘Sen bu siyasettensin, sen bu merkezdesin, sen bu külliyedesin sana kıtlık olmasın’ demeyecek. Kıtlık hepimizi ilgilendirecek, hepimizin ortak sorunudur. Açlığı birlikte yaşayacağız. Birlikte çözeceğiz. Çözüm için üst düzey akla ihtiyacımız yok. Bütün yerellere yetki ver ve herkesi üretime teşvik edecek politika üret. Bu kadar.
- Yasalara işaret ettiniz. Sonbahara yasal değişiklikler bekleniyor. Kürtler için sembol bir belediyenin eşbaşkanı olarak Yerel Yönetim Yasası’nda somut ne tür değişiklikler yapılabilir?
Küçük bir örnek. Bir ilçemizde tüm çöpler vahşi bir alana boşaltılıyor. Biz orada çöp aktarım istasyonu yapmak istiyoruz. Ekolojik denge ve doğayı koruma refleksi bu. Doğaya zarar vermemesi, doğayı kirletmemesi, çirkin görüntüyü bertaraf etmek için Milli Emlak’tan dört dönümlük bir arsa talep ettik. Neredeyse 2 yılı geçti hala resmi yazımıza cevap verilmedi. Merkezi hükümet bu yetkiyi yerele bırakmadığı için Ankara’dan gelecek bir imzaya bakıyoruz. Bütün yerel yönetim sorunlarımıza emsal bir şey. Böyle bir yerel yönetim politikası olamaz. Merkezin karar vereceği veyahut tehdit olarak kullanacağı o politikadan vazgeçmek, kendi doğamızı, halkımızı, hem sağlık açısından hem de çevrenin sağlığı açısından koruyabilecek politika üretmek gerekir. Ankara’da 81 ilin bin küsur ilçenin dosyalarıyla boğuşan bir sistemle elbette ki sorunlar çözülmez. Bu tür yetkilerin yerellerde olması hızlı ve pratik doğamızı, üretimimizi güçlendirecek bir politika olmalı. Merkezi hükümetteki yetkilerin başta belediyelere ve yereldeki ilgili kurumlara devredilmesi gerekiyor.
- Yerel yönetim yasaları konuşulurken yerel yönetimler kendi veri sistemlerini ve kendi bütçesini kendileri mi oluşturmalı yoksa farklı bir formül mü geliştirilmeli?
Neticede 81 ilde vergi toplanıyor. Merkezi bütçeler de yerel bütçeler de buna göre belirleniyor. Mesela İlbank’tan gelen belediye bütçesi bu kentin vermiş olduğu vergi miktarına bağlıdır. Diyarbakır’da vergisini ödeyen insanların ülkeye oranıyla bizim belediyenin bütçesi belirleniyor. Nüfusu ve verdiği vergiyle belirleniyor. Mesela Bakanlıklar son 50 yılda Diyarbakır’da ne kadar yatırım yaptı. Neticede vergi veriyoruz ya. Söyleyeyim, 2 milyon nüfusunu aşmış kentte bizim hala çevre yollarımız yok. Metrosu yok, tramvayı yok. Bu da merkezi bütçeden bizim payımıza düşen yatırım miktarı nerde diye sorguluyoruz biz. Bu kentin Bakanlıkça onaylanan Ulaşım Master Planı’nın gerçekleşmesi için adım atılmıyor. Hala otoban bu kente gelmemiş. Toplanan vergilerde adil olmak gerekiyor. Seçildikten sonra parti kalmıyor. Biz burada seçildik. Diyebilir miyiz ki ‘biz burada DEM Parti dışındakilere su vermiyoruz veya kanalını temizlemiyoruz. Veya köyünün yolunu asfalt yapmıyoruz.’ Bakanlığın da bu şekilde olması gerekiyor, onların da adil olmaları gerekiyor. Karadeniz’e yaptığı yolun aynısını Diyarbakır’a da yapmalıdır. Karadeniz sahil yoluna milyarlarca para nasıl harcandıysa Diyarbakır otobanına da harcanması gerekiyor. Ulaştırma Bakanı 2 milyon nüfuslu kentin kangrenleşmiş kent ulaşımına cevap olabilecek adımlar atması lazım. Yine demiryollarının kent için ulaşım katkısı sıfır. Bu ülkede vergi veriyorsan 81 ile adil, eşit davranılmalı. Çıkacak yasaların da bu temelde olması gerekir. Aksi takdirde kutuplaşmanın ülke geleceğini nasıl karanlık bir alana götürebileceğini herkes akıl edebilmelidir.
- Ekolojik toplum, ekolojik şehir kavramları toplumsal dokulara artık nüfuz etmiş durumda. Bir yandan da nüfus arttıkça araç trafiği emisyonu; Karbon Monoksit, karbon Dioksit, Azot Oksit salınımı artıyor. Hem ekolojik olması, hem trafiği rahatlatması hem zaman ve ekonomik tasarruf sağlaması açısından metro önemseniyor. 2 milyon nüfuslu kentin niye metrosu yok, bir çalışma var mı?
Nüfusu bir milyonun üstüne çıkan dünyanın her kentinde raylı sistem vardır. Birçok kentteki raylı sistemlerin aynısını Diyarbakır’da da olmasını talep ediyoruz. Bu da merkezde, bakanlık bütçesinde kendi payımıza düşeni yatırım olarak istiyoruz. (Ulaşım Planı gösteriyor) Şu Ulaşım Ana Planımız. 2040 vizyonuyla hazırlanmış, bir hafif raylı sistem bir tramvay sistemi, ve iki metro hattının yapılması öngörülmüş. Biz geldiğimiz günden beri kapısını çalmadığımız bürokrat, bakanlık ve ilgili kurum kalmadı. Bir imza atsınlar ki biz bu işin temelini atalım. Bizim raylı sistem projemiz hazır. Bütün kırsalları işlevsiz kıldıkları için devasa kentler oluştu. Kürdistan’da farklı oldu. 90’lı yıllarda köy yakmalarla, zorunlu göçlerle kentler hızlıca büyümeye başladı. Kentler büyüyünce kent içi yatırımlar, insan sağlığı, ekoloji, doğaya, dengeye, yenilenebilir enerjiye dair politika üretilemedi. Şu an hepsinin toplu kangrenleşmiş krizlerini yaşıyoruz. Bu kent 12450 yıl sadece Sur içinden ibaret Cumhuriyetle birlikte son 100 yıl Sur’un dışına çıkmış. Sur’un 50 katı bir kente dönüştü. Binlerce yıl bu kent sadece Sur içinden ibaretken kendi kanalizasyonunu, mekanik hatlarını yer altında yapmış. Çöplerini bir merkezde toplayıp yakmış ve hamamlara sıcak su üretmiş ve dağıtmış bir kenttir burası. Binlerce yıl önce bunları yapmış bir kent bilim-teknik açısından raylı sistem mi yapamayacak. Ama son 100 yıldaki politikaları maalesef burayı bir kent olarak görmüyor. Ankara’daki bürokrasi, merkezi tekçi yapı kendisi dışında hiçbir şeyi esas almıyor. Bir kent 10 bin yıl öncesini esas alıp, güneşin ışınlarını hesap eden mimarisiyle kent dokusu oluşmuş kentte. Son 100 yıldaki politikalar bilim-tekniği esas alan çalışma yürütmemiş bu şehirde. Kayapınar’ı çıkarın kentin hali Berdu Berdan. Sosyal donatı alanları doğru planlanmayan, ulaşım aksı üzerine kafa yormayan bir kent var. Haritasını detay detay inceleyebiliriz birlikte. 12400 yıllık Suriçi’ni çıkarın, 99’dan sonraki Kayapınar’ı çıkartın gerisini yorumlayalım.
- Yerel yönetimlerin önemli unsurlarından biri halkla, üretimle, köyle buluşması. Bu anlamda tohum ve meyve ağacı çalışması başlatmışsınız. Bunu açar mısınız?

90’lı yıllarda bizim coğrafyamızda 3 bine yakın köy yakıldı. İnanılmaz şekilde kültürünü toprağından alan, üretimden alan toplumun toprakla olan bağını kopardı bu sistem. 80 darbesinin izleri yani. 33 yıl önce yakılan köylerde kendi öz ekonomisiyle ayakta duran kendi üretimini yapan toplum gerçekliği vardı. Hala yazın mevsimsel düzeyde gidip bostanını eken bir realite var, bağını topraktan koparmayan halk gerçekliği var kentimizde. Kırsal ilçelerimiz bu konuda biraz daha güçlü pozisyonda. Amed’de 80 darbesi sonrası toplumun toprakla üretimle olan bağına ciddi saldırıya uğradı, toplum yakılan köylerden şehir merkezlerine veyahut başka kentlere gitti. Eğer halk kendi öz ekonomisini yaratmazsa ne politik anlamda ne de ekonomik anlamda ayakta kalma şansı var. Biz ilçelerimizle kır-kent ilişkisini doğru planlama ve teşvik etme politikamız var. Biz bir Tohum Bankası kurduk. Tekellere alternatif. Tohum dünyada İsrail tekelinde. Bir kere o tohumu ekersin, o sene ürün alırsın. Ancak ondan tohum elde edemezsin. Ama biz bunu kırıyoruz. Köy köy geziyoruz. Elde ettiğimiz yerel tohumları toplayıp tohum sayısını artırmaya çalışıyoruz. Tohum bankamızı büyüttüğümüzde 17 ilçemizin bütününde üretim alanlarımızı güçlendireceğiz. Bu yaz şunu yaptık: Yerel tohumla 320 bin sebze tohumu ürettik. Bir kısmı tekrar tohuma kalacak şekilde bizde kaldı. Diğerlerini ücretsiz halka dağıttık. Kayapınar 150 bin, Yenişehir 50 bin dağıttı. Domates, biber, patlıcan, salatalık vb. Buğday, arpa vb tohumlarını da oluşturuyoruz. Öz ekonomi için ek gelire dönüştürecek bir çalışma yürüttük. Meyve fideleri için toprak analizleri yaptık. Sonbaharda mevsiminde 150 bin meyve fidesini halka ücretsiz dağıtacağız. Şunu amaçlıyoruz: Örneğin 50 fıstık ağacı verdik. Geliri besleyecek ama başka ihtiyaçları için de ekonomik döngü yaratmaya çalışıyoruz. Parsellerde ekilip biçilmeyen kısımları da sürüp tohum ekecek bir sistem geliştirmeye çalışıyoruz. Bunu ilgili birimlerimiz tartışıyor. Bunu halkla da tartışıyoruz. 150 kadın üretim süreçlerinde. Örneğin Kulp ilçemizde maksimum bir parsel 5-10 dönümdür. Yenişehir, Bismil, Silvan Ovası’nda yüzbinlerce dönüm tarım arazileri var. Traktörümüz sürse tohumunu da karşılarsak üretim yapılabilir mi diye fizibilite yapıyoruz. Köyleri yakılanların yollarını yapmaya başladık. Su sorunu olanları planlıyoruz, su arıtma tesisini güçlendirmeye, inşaat faaliyetlerine iki ilçede başladık. 6 ilçeyle birlikte mandıra projemiz de var. Kooperatifler örgütlüyoruz. Komünler örgütlüyoruz.
- Liberal ekonomi içinde toplum üretiyor, ancak istediği fiyatta satılmayınca tarlada kalıyor. Köylüden 5’e alınıyor şehirde 200-300’e satılıyor, üretici de tüketici de aracı kurbanı oluyor. Üreticinin emeğinin karşılığını alması için ne yapılabilir? Alım garantisi verilebilir mi?

Diyarbakır’ın binlerce yıllık tarım kültürü vardır. Buğdayın ilk yeşerdiği yerdir burası. Hevsel Bahçeleri, Karacadağ pirinci Bismil’in pamuğu, Kulp’un ipek böceği… Yani üretimi dünya tarihinde toprakla buluşturan kentlerden bir tanesiyiz. Bu çağda sadece pamuk, pamuk, mercimek ekerek bir döngü gelişmiyor. Endemik türlerden tutun tıbbi aromatik bitki çeşitlerine kadar ürünler için tesis kuruyoruz. Makinelerimiz geldi. Ziraat mühendislerinin önerilerle 16 çeşit bitki belirledik. Üretimlerine başladık yerleşkemizde. 2027 yılıyla başlayacağız, tohumu vereceğiz. Alım garantisi vereceğiz. Biz çiftçinin ürününü alacağız. Örneğin lavantamız kolonyaya dönüşecekse, ilaç sektörüne gidecek yağa dönüşecekse bunu biz yapacağız. Alım garantisi vereceğiz, ürettiği hiç birşey çöp olmayacak. Köy örgütlemelerine başladık. İsteyen başka bir pazarda da satabilir doğal olarak. Bu hafta Serra başkan Sur’un üç köyüne ben üç köyüne gittik. Doğalında her köyü bir komün gibi örgütlemeye başladık.
- Toplumda bir komün kültürü zaten var…
Halkımız binlerce yıldır her işini birlikte yaptığı için doğalında komündür. Birinin tarlası ekilip-biçildiğinde köylüler birlikte yapıyor. Doğal bir komün hali, hala o kültür var bu kentte. Sadece Diyarbakır’da değil Kürdistan’ın bütün şehirlerinde, ilçelerinde, köylerinde var. O yüzden komünü halka anlatma konusunda zorlanmıyoruz. Kooperatif kurmada zorlanmıyoruz. Halk zaten böyle yaşıyor, biz sadece yaşam şekillerinin isminin komün olduğunu söylüyoruz. ‘Siz zaten komünal çalışıyorsunuz’ diyoruz. Kırsalda gündelik yaşamında komünal yaşıyorlar, biz onlardan öğreniyoruz. Şehirler öyle değil, maalesef kapitalizmin çarkının en keskin tarafıyla öğütülen toplum gerçekliği var. Kırsal hala komünal dokularını, birlikte üretmeyi esas alıyor. Kapitalizmin sömürü düzeni köylere girmemiş Kürdistan’da. Devletin teşvikiyle toprak ağalarını kastetmiyorum.
- Yakılmış köylerden bahsettiniz. Deprem dirençli barınma yerleri de gündem. Zor koşullardaki şehirlerden köylerine dönüş yapmak isteyenler var. Kasaba ve köylerde yeniden ev-barınma projesi geliştirilebilir mi?
Hakikaten deprem acı bir tecrübe bıraktı. Bilim tekniği esas almamış, kentlerini riskli durumlardan çıkarmamış kentlerin ortak sorunudur. Maraş depremi travma yarattı. Köyleri yakılanlar birikimi varsa yapmaya onarmaya başladı. Yoksul olan halk var. Bunu da belediye, Çevre Şehircilik Bakanlığı elbirliğiyle çözebilir. Eski Bağlar, yaklaşık 250 bin nüfusun yaşadığı bir yer. 80 darbesi ve 90’lı yıllarda köy yakmalardan sonra halkın yerleştiği bir alan. O yapılan büyük çoğunluğu ömrünü doldurmuş. Hızlı dönüşüme ihtiyaç var. Dönüşümü ekonomik güç gerektiren bir şey. İmarla alakalı 50 yıllık sorun var, Bakanlık çözmüyor. O insanları mağdur etmeden dönüşüm konusunda merkezi hükümeti ikna edemiyoruz. Yoksul insanı o mahalleden çıkartıp ultra lüks evler yapıp soylulaştırdığın bir alana dönüştürüyorsun. Fakiri mülksüzleştirdin, zengini soylulaştırdın. Böyle bir politika olabilir mi? Mühendisim, eski Bağlar’da ömrümü geçirmişim. Köy yakmalarda gelip yerleştiğimiz bir alan. İnsanların bakış açısını biliyorum. DEM Parti’li belediyelere kayyım atandı. Feryat, figan bizi duyan hiç kimse yoktu halkımız dışında. Aynı şey kayyımlar üzerinden dönüp dolaştı CHP’ye yapılıyor. Kayyım halka zulmediyor.
- İktidar kurucu sistemin markajına alındığı zaman ‘sandık namustur’ gibi sözlerini çok duymuştuk. Kayyım sistemini iptal etmek için yasa değişikliğine gerek yok. Neden Kürt belediyelerde seçilmişler görevine dönemiyor?
Kayyım kararı yenileniyor. İki dudak arasında bir kavrama bakıyor. İçişleri Bakanı “Kayyıma ihtiyaç yoktur” dediğinde bu iş bitiyor. Sadece Kürt belediyelerde değil CHP’nin belediyeleri de iade edilmeli. Seçilmiş gelir görevini yapar. AKP’li bir belediye başkanı öldüğünde merkezi hükümet kayyım mı atayacak? Bir şey olursa yerine meclis seçmelidir, merkezi hükümet, vali değil. O zaman meclis niye var?
- Yerel yönetimlerin aynalarından biri dil ve kültürel doku. Yerel yönetimlere Kürtçe konusunda yeterli çalışmalar yürütemediği, toplumla dil bağının istenen düzeyde kurulamadığı eleştirileri oldu…

Bu konuda özeleştirel mahiyette konuşayım. Birey olarak ise seçildiğim günden beri anadili konuşuyorum toplumla. Hitapta da birebir diyalogda da. Bu konuda kendime verdiğim bir sözüm var. Kayyımlardan önce DEM Parti 1999-2016 süreçlerinde dil açısından üretim aşamasına geçmişti. Büyükşehir uygulaması 2014 sonlarında başlıyor. Bir buçuk yıl sonrası kayyım yönetti. İki Büyükşehrin ve Kayapınar’ın iki kreşi vardı. 2013 barış sürecinde devletin dil konusunda esnemesiyle bir süreç başlamıştı. Dil kurslarında belediye içine kadar pratik adımlar atmıştık. Kayyım geldiğinde hepsini bertaraf ettiler. Kreşleri, dil kurslarını kapattılar. 10 yıl bir kayıp var. Biz geldiğimizde ekside başladık. Müfredatlarımızı oluşturduk, kreşlerimizin ikisini yeniden açtık. Kayyım bütün arsalarımızı sattığı için yeni bir yer inşa edemiyoruz. Tasarruf Tedbirleri diye bir genelge de var, fiili kayyım. Geldiğimizde ilk kurduğumuz müdürlüklerden bir tanesi Dil Koruma ve Geliştirme. Bütün belediye birimlerimizdeki teknikten tutun diğer terimlere kadar Kürtçe’ye çeviriyoruz. Hem Kurmanci hem Zazaki. Bir ilkokul, ortaokul, lise açamıyoruz. Yasal değişikliğe ihtiyaç var. İstanbul’daki kreşlerde Eğitim Bakanlığı ile belediyelerin kavgaları bu temeldeydi, yetki meselesi. Ülkenin mevcut politikasında en çok esnemesi gereken yer burası. Eğitim kısmı asla Milli Eğitim Bakanlığı’nın güdümünde, merkezi düzeyde müfredatlarda olmamalıdır. Her yörenin kendi öz iradesi, kendi anadili, kendi bakış açışı, kendi özgün koşullarını da esas alan müfredatlar oluşturulmalı. Alevilere zorla din dersi verilmesi, Din dersi içinde Aleviliğe yer verilmemesi ciddi krizler. Doğan olarak dördüncü sınıfta zor Türkçe’yi öğrendim. Dört yılım anadilde olsaydı yaşamın başka bir alanında üretiyor olabilirdim. Duygusuna ket vuruyorsun. Merkezi düzeyde dili Türkçe, kimsenin itirazı yok. Dil bilmek kadar kıymetli bir şey var mı? İnsanın özünü, kültürünü yaşamsallaştıracak iletişim araçları kadar kıymetli bir şey var mıdır? Para belirlemiyor, dil, yaşam, kültür bizi binlerce yıldır buralarda ayakta tutan. Bu kenti 12500 yıl boyunca canlı tutan bu kültürdür.
- ABD merkezli TransAtlantic Petroleum, TPAO, Çin şirketleri Kulp, Lice, Hasandin Yaylası gibi yerlerde yeni maden, kaya gazı, petrol ruhsatları alıyor, ciddi tahribat yapıyor. Hızlandı ruhsat. Ekolojiye saldırı söz konusu. Yerel yönetimler ne yapabilir?
Maden mühendisiyim, o politikayı biliyorum. Hakikaten son 10 yıldır Diyarbakır’da özellikle petrol şirketleri neredeyse her metrekareye bir sondaj kuyusu vurmaya çalışıyor. Kaya gazı, petrol neyse her şeye girişmiş. Yangından mal kaçırırcasına. Ne oluyor? Halkı da bilgilendirin, ne yapıyorsunuz? ‘ÇED’e gerek yoktur’ diyor. Çevre-Şehircilik İl Müdürlüğü, Bakanlık veya Valilik hakikaten ÇED’i içselleştirmemişler. Senin petrolü, gazı çıkarış yönetimin doğaya savaş açacak nitelikteyse, petrol uğruna bütün doğayı görmezden gelmekse… Altın, olmasa da olur. Kulp’ta bir yerde metalik madenler için arama süreci başlamış. Ama yaklaşık 50 köyün içme su havzası. İçme uz havzalarına denk gelen bir yerse bizden görüş bekleniyor. Görüşü olumlu da olumsuz da versen orda ayrı bir hikaye dönüyor. Ama kayda geçiyor. Kentlerde ÇED’leri belediyeler vermelidir.
- Son sorum toplumsal bir krizle ilgili. Son dönemde büyükşehirde, Kürt kentlerinde çeteleşme, uyuşturucu trafiğinde artış var. Esnaftan haraç alma olaylarında artış var. Bu son dönemde neden arttı, nasıl önlenebilir?
40 yıllık bir süreç içerisinde -ki bunu herkes söylüyor- partinin gençlik kolları etkisi azaldığında, kırsalda PKK etkisi azaldığında bu tür şeyler olağanüstü şekilde çıkıyor. Bunu emniyet müdürleri de söylüyor, benim cümlem değil yani. Bu anlamda emniyet doğru temelde iş yapsa, kendi işini yapsa vallahi şehirlerde çete olmaz. Bu toplumun kültüründe çeteleşme yok, sentetik, kimyasal uyuşturucu yok. Açık söyleyeyim 2016 darbesi sonrası bu kentte yaşatılmak istenen meseleler pik noktaya çıkmıştı. 2015’te bu kentte insanlar yolda sigara içerken avucunda saklardı ki kimseye özenti olmasın. Darbe sonrası son 10 yılda devasa anlamda uyuşturucu alanları, çetecilik, fuhuş arttı. Merkezi düzeyde İçişleri Bakanlığı doğru temelde politikasıyla bu işi bitirir. Biz hazırız ortak çalışmaya. Biz bu konuda da kendimizi birinci derecede sorumlu olarak görüyoruz. Çürütmeye çalışılan kültür bizim kültürümüz. Yok edilmeye çalışılan gençler bizim gençlerimiz. Alın terine göz dikilen bizim esnafımız. Bazı mahallelerde çeteleşmeler var. Uyuşturucu aksları var. Haber başlıklarına bakarsan kimlerin yaptığı da ortada.
Fotoğraflar: Şirin Bayık









