• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
7 Haziran 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Ekoloji

Doğayla savaşı kazanırsak kaybedeceğiz

7 Haziran 2026 Pazar - 00:00
Kategori: Ekoloji, Manşet, Söyleşi

Mêrdîn Biherke Köyü’ndeki organik tarım bahçelerinde üretim yöntemleri üzerine konuştuk:

  • Bizim yöntemimiz, doğaya uygun, insanın sağlığını koruyan bir yöntemdir. Yani organik tarıma, kimyasal kullanmadan bilinçli tarım diyorum. Ekolojiyi hakikaten bilmek lazım. İçselleştirmek lazım
  • Kimyasal elma yiyorsun, kiraz yiyorsun, insanın vücuduna da geçiyor. Hepsi kanserojendir. Çeşitli hastalıklara davetiye çıkarmadır. Paraya çevirdiğin zaman insanlara hastalık vermiş oluyorsun
  • Her savaşın bir galibi var. Biri yenilir, biri zafer kazanır. Ama doğayla savaşta kazanan yoktur. Doğaya karşı kazanırsak biz kaybedeceğiz. Eğer biz kazanırsak kendimizi yok etmiş oluruz

Mehmet Ali Çelebi

Tarım ve gıda güvenliği yoksa, savaş aygıtlarına, altın rezervlerine, petrole, lüks taşıtlara, rezidanslara sahip olmanın pek önemi kalmıyor. Aslolan ve önümüzdeki savaş stratejilerini de belirleyecek olan temiz su ve temiz toprakla üretilen gıdadır. Suların, toprağın, bağ ve bahçelerin kimyasallarla zehirlenmesi, tarla ve meraların kirletilmesi, güvenli gıdaya erişim sorunu büyürken ekolojik tarımın yani organik üretimin önemi artıyor. Tarımda kullanılan kimyasal, hormonal ilaçlar nedeniyle hastalıkların yaygınlaşması, pandemiye yol açan hastalıkların türemesi ekolojik tarımı öne çıkardı. Sağlıklı yaşam için stratejik olan ekolojik tarım yani organik tarımın yapıldığı bir noktadayız. Kutsal Yay denen coğrafyadaki halkların gözbebeği Eski Mêrdîn’in, tarihi Mêrdîn’in hemen karşısında, 10 km mesafede Biherke (Eryeri) Köyü’nde Teleminge yakasındayız. İlk kuşakların kaldığı mağaraların yamaçlarındayız. Asrın krizlerinden birisi olan/olacak gıda güvenliğini konuşacağız. Organik tarımın önemini değerlendireceğiz. Organik tarım yapan Mahmut Barık, cezaevinden çıktıktan sonra Organik Tarım okumuş. Kürtçe kitaplar yazıyor. Kürt tarihine, tarihin süvarisi uygarlıkların yolculuğuna merakı nedeniyle arkeoloji eğitimi de almış. Toprağın ve gıdanın kirlenmesini önlemek, sağlığı korumak için hayati olan organik tarımın yapıldığı bahçenin içindeyiz. Üretim yöntemlerini dinliyoruz…

 

1 - 10
- +

1.

2.

3.

4.

5.

6.

7.

8.

9.

10.

  • Sizi tanıyalım.

Merhaba, hoş geldiniz. Hep üretime, ekolojiye ilgi duymuşumdur. Cezaevinden çıktıktan sonra eşimle beraber bir bahçe satın aldık. Bahçede de farklı bir şey denemek istedik. Yani alışılagelmiş üretim biçimi. Geleneksel yöntemde olmaması gerekenler var. Mesela traktörle sürdüğünüz zaman çeşitli ağaçlara zarar veriliyor. Kimyasal kullandığınız zaman mikroorganizmaları öldürüyor. Ağaç meyve tuttuktan sonra izler bırakıyor. O kimyasal iz bırakıyor ve bu kimyasal kalıntılar insan yediğinde insana taşınmış oluyor. Dolayısıyla biz organik tarımda karar verdik. Organik tarım yapıyorum, benim komşum geleneksel tarım yapıyor. Son derece düzgün biçimde sürülmüş, ilaçlama yapılmış ve budaması da yapılmış. Ben daha çok zararlılarla mücadele ediyorum. Hem fungal hem mantar hem de böceklerle mücadelede organik kullanıyorum. Budamada da farklı yöntemler kullanıyorum.

  • Aynı zamanda doğduğunuz köye de yakın bir alan burası. Bu çevredeki köylerde organik üretime dair bilinç artıyor mu?

Kesinlikle ben öncülük ediyorum. Eski yöntem hala yaygın biçimde kullanılıyor. Niye kullanılıyor? Çünkü insanlar rahata alışmış. İlaç firmasından ilacını alıyor, holderini (İlaçlama ve gübreleme yapan büyük tarım aracı) alıyor, atıyor ilacını. Bir günlük bir iş. Ama organik tarımdan biraz daha çaba gerektiriyor. Ama bizim yöntemimiz, doğaya uygun, insanın sağlığını koruyan bir yöntemdir. Bu yöntemlerden birisi mesela ağaçların gövdelerinin kireçlenmesi. Tam bu dönemde gövdesini kireçliyoruz. Niye? Bir kere güneşten koruyoruz onu. Güneş yanıklarına karşı gövdeyi koruma altına alıyoruz. Üçüncüsü, kireç serin tutuyor.

Dördüncüsü, zararlıların köke, ağaca tırmanmasını engelliyor, yani kovuyor. İkinci bir yöntem olarak bodurlaştırıyoruz. Bakın benim ağaçlarım büyük. Bodurlaştırma hem ağacın ömrünü uzatıyor, hem de meyve tutumunu son derece çoğaltıyor. Ağaç, yapraklarına, dala çalışacağına meyveye çalışıyor. Bilinçli tarım diyoruz. Yani organik tarıma, kimyasal kullanmadan bilinçli tarım diyorum. Biz kimyasal attığımız zaman bazı ilaçlar etkisini 15-20 günde geçiyor, bu doğru. Ama zararlılarla mücadelede ağaca atılan şey, meyve tutumuna kadar devam ediyor. Dolayısıyla o ilaç direkt meyveye de yansımış oluyor. Meyvenin içine de giriyor. Ve kimyasal elma yiyorsun, kiraz yiyorsun, insanın vücuduna da geçiyor. Hepsi kanserojendir. Çeşitli hastalıklara, nefas darlığına, damar tıkanıklığına, kansere vesaire davetiye çıkarmadır.

  • Yani kanserojen, kimyasal maddeler neticesiyle üretilen gıdayı aldığı zaman, gelecekte bütün gelirinin önemli kısmını da hastanelere harcamak zorunda kalıyor.

Kesinlikle çok güzel bir konuya değindiniz. Yani biz çok ürün alabiliriz. Ama aslında biz hastalık alıyoruz. Yani diyelim ki ağaç 5 kilo zeytin versin, o 5 kilo zeytini sen mesela sattığın zaman, paraya çevirdiğin zaman, hem kendine hastalık katıyorsun, hem de ürünü verdiğin halka, insanlara hastalık vermiş oluyorsun. Biz ne yapıyoruz? Biz kimyasal kullanmadık. Mesela bordo bulamacı var. Yeni bir yöntemimiz daha var: Mobil kümesçilik. Mesela tavukları mobil kümese koyacağız. Mobil kümesin içindeki kanatlı hayvanlar ne yapacak? Bu otların hepsini temizleyecek. Ve zararlıları da topraktan ayıklayacak. Bunun gibi çeşitli yöntemler.

Sürmede biz izdüşümü diyoruz. Böyle kilyatör diyoruz, onunla sürme dışında ağacın izdüşümü var. Etrafında bir güzel çapa yaptığımız zaman yeterli olur. Yani 2 metre uzağındaki bir ot o ağaca zarar vermez. Bir 10 gün sonra bu otlar zaten hepsini kuruyacaklar. Koruduğu zaman da organik gübreye dönüşüyor. Gübre kullanmıyoruz. İlaçların dışında, fosfatı, potasyumu da organik gübrelerden sağlamaya çalışıyoruz.

  • Kaç yılda bu bahçeyi oluşturdunuz? Ne çeşit ağacınız var?

Biz bahçeyi aldığımız zaman 18 dönüm aldık. Sadece 4-5 alıç ağacı vardı. Bakir bir topraktı. Biz o toprağı ne yaptık? Ağaçlar arasındaki metreleri, yani bahçe nasıl tesis edilir? O konuda biz acemilik çektik. Onun için 2021’de sınava katıldım. Meslek Yüksekokulu’da Organik Tarım’a gittim. 2 yıl boyunca  yoğun bir eğitimden geçtim.

Sonra eksik yanlarımızı tamamlamaya başladık. Yaklaşık 1000 tane ağaç var. Bakın burada bir hobi bahçesi gibi düşündüm ben. Şu elma ağacı. Bu Yeni Dünya. Alıç. Hıncas. Eriktir o da. Bakın hiçbir şekilde bir ilaç kullanılmamış. Yani kimyasallıktan uzak, tamamen organik. 200’e yakın fıstık ekmişim. 150’e yakın zeytin. 200 üzüm asmamız var. Çeşit çeşit üzüm ağırlıklı olan Madrona’dır. Sonra zeytin var. Çekirdeksiz üzümümüz var. Terbiye sistemini imtihanlarıyla kullanmaya çalıştım. Elimden geldiğince bir ağacı topraktan havalandırmayı sağlamak için havada tutmaya çalışıyorum. Ağaç yerde olduğu zaman boğuluyor, meyve tutumunda da bir sıkıntıya gidiyor. Ama havada olunca hem havadan mineraller alıyor, hem de güneşten alıyor.

  • Köyleri dolaştınız. Bu çevrede kaç köy var? Köylerin geçim kaynağı genel olarak ne üzerine?

Yani bizim Mêrdîn merkeze bağlı, yani Artuklu’ya bağlı yaklaşık 90 köy var. Biri ova köyleri, biri dağ köyleri. Yani Mêrdîn’in yukarısı dağ köyleridir.

Mêrdîn’in aşağısı ova köyleridir. Biliyorsunuz Suriye sınırındayız, Rojava’yla biz sınırız. Mêrdîn, şu benim bahçemin zaten tepesinden başlayarak Dirbesiye’ye, Amude’ye, Qamışlo’ya kadar Mêrdîn havzasıdır. Şöyle bir yay var. Kutsal Yay diyorlar. Arkeolojide bize anlatılıyor. Mesela eski medeniyetler, Sümerler’den, Asurlardan, Babillerden medeniyetler bu Dicle’nin Kutsal Yayı’nda kurulmuş. Hepsi böyle aralıklarla, yakın aralıklarla kutsal yayda. Bizim de bu Mêrdîn’in kutsal yayıydı yani.

  • Tarımın da ilk ortaya çıktığı, Neolitik toplumun ilk ortaya çıktığı coğrafya…

Kesinlikle çok doğru söylüyorsunuz. Neolitik’in başlangıcı bu coğrafyada. Bu Mêrdîn, Riha. Bizim arkeolojide Boncuklu Tepe var. Mêrdîn’e bağlı Dargeçit’te.

Bir kazı Bismil’de var. Dicle Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalar var.  Artuklu Üniversitesi’nin de Kızıltepe’de var, Boğaziye Höyüğü’nde. Orada Mitannilerin kültürleri, Hurrilerin kültürlerine ait buluntular var. Yani bu coğrafya gerçekten de Dünya insanlık tarihinin beşiği. Tarihi anlamada, insanlığın oluşumunu anlamada ilk Paloalitik Çağ’dan Neolitik’e olan süreci burası yaşamış bir coğrafyadır. Etiyopya’dan, Rift Vadisi’nden insanların ilk çıkışının ikinci ayağı ben Mêrdîn diye,

Mezopotamya diye biliyorum. Dicle Havzası, şu tepedeki mağaralara bakın. (Etrafta çok sayıda mağara görülüyor) Yani insanlık önce taş çağında, yüksek tepede de mağaralarda yaşamış. Sonra açık alana çıkmışlar. PPNA diyoruz, yani Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’de yuvarlak evler yapmışlar. Kerpiçten, yuvarlak evler yapmışlar. Sonra kare biçimde evler yapmışlar. Sonra köyler, sonra şehirleşmeler. Yani şu andaki şehirleşmenin de maddi şeyi bu coğrafyadır,  Mezopotamya’dır. Kesinlikle duyumsarsınız o ayak izlerini. Yani anlıyorsunuz ki binlerce, belki on binlerce yıl atalarımız burada yaşamışlar. Hissediyorsunuz o tepeleri dolaştığınızda. Şimdi ekolojiden, arkeolojiye geçiş yaptık da. Ekoloji nedir? Eko, çevre demek. Loji bilim. Yani çevre bilimi. Çevre bilimi iyi anlamak lazım, iyi okumak lazım ve iyi anlatmak lazım. Ekolojiyi hakikaten bilmek lazım. İçselleştirmek lazım.

Mesela Charles Darwin, bir evrim kuramcısı. Son derece saygıdeğer. Mesela ekolojiye “Yaşam koşullarının savaşı” der. Yani insanların yaşamak için mücadelesi anlamındadır. Bu mücadeleyi biz nasıl yürüteceğiz?

  • Bu fıstık ağacı köylerde de yaygın galiba.

Şu anda en rağbet gören meyve ağacı fıstıktır. Mêrdîn bölgesi için diyorum. Bu ovada, yani her köyde yüzlerce dönüm fıstık dikiliyor. Bir bir soru sormuştunuz köylerle ilgili. Mêrdîn yayı var. Yayın aşağısı ova, yayın yukarısı dağdır. Ovada çok verimli geniş araziler var. Dağda ise taşlık olduğu için genelde meyve ağaçlarıdır. Biz ne yapıyoruz? Meyve ağaçları dikimi yapıyoruz. Ova tahıldır, yani buğdaydır, arpa, mercimektir. Garis, Mısır, yulaf, mercimek, bostan, acur, karpuz, kavun. Bu tür şeyler ovada yetiştiriliyor.

  • Komüne de uygun alanlar…

Kesinlikle komünal yaşama uygun alanlar. Ama dağ kesiminde çok yıllık bitkiler var. Şu fıstık, ayva, armut, elma, zeytin, incir gibi. Bu köylerde üretim biçimi bu. Toplumsal ilişkiler evrilirken insanın hafızasında, toplumun hafızasında eskiden kalma şeyler kalıyor. Diyelim ki biz Kürtler, biz Zerdüştlük inancına sahip bir milletiz.

Merdler, Mitanniler, Hurriler, İrani kavimler hep Zerdüştidirler. Zerdüşlüğün gelenek ve görenekleri var. Yani ibadet biçimleri, yemin etme biçimleri, üretim biçimleri. Mesela güneş onlar için kutsaldır. Aslında ışık kutsaldır. Işık nedir? Allah’ın bir nurudur Zerdüştlük’te. Şu anda bin beş yüz yıldır Müslümanlığı kabul etmiş bir milletiz. Ama hala toplumsal hafızamızda Zerdüştlük’ten kalma şeyler var. İzler var. Mesela Bıweroje diyoruz roje. İslam’da Bıweroje dersen putçuluk gibi bir şey olur. Ya da bêhêvî. Meshaf’a Reş kutsal kitabıdır Zerdüşlüğün. Benim annem Meshaf’a Reş’le yemin eder. Çarşamba günleri yıkanmazdık, elbise yıkanmazdı, tırnak kesmezdik. Çünkü çarşamba günü diyorlardı ki hiçbir işlem yapmayacaksın. Oysa yani İslam’da böyle bir şey yok. Bak toplumsal hafızada Çarşama Sor kalmış. Bunu niye anlattım, toplum hafızasını? Çünkü üretimde de böyle. Yani mesela komünal denilir. Şimdi biz hala o eski komünal yaşantıdayız. Kürtlerin genelde yaşayış biçimi aşiretseldir. Mesela Hurriler’e baktığımız zaman aşiret konfederasyonudur. Mitannilere baktığımız aşiretlerin bir araya gelişmesiyle oluşmuş.

  • Mêrdîn’in kurucuları da galiba…

Hurrilerdir. Evet, Hurrilerdir. Hurriler de yine Kerkük, Musul’dan başlayarak Riha’ya kadar geniş bir coğrafyada medeniyet kurmuş. Şimdi bizim arkeolojide kazı yaptığımız yer de Hurriler’in başkenti diyebiliriz. Bulgular o yönde. Beş bin metre karanlık bir alanda kazı yapılıyor, Kızıltepe’de.

  • Son yüzyılda o tarihsel hafızayı yok etme, tarihsel hafızayı kesme yönünde ciddi şeyler oldu. Mêrdîn’in çok dilli, çok kültürlü yapısı vardı. Üretim yapısı vardı, otokton halkları vardı. Şu anda bambaşka bir tarih yazılmaya çalışılıyor.

Kesinlikle bu doğru. Vefa diyoruz. Bir bölünme, bir potansiyel tehlike görme anlayışı var. Oysaki bin yılların kültürüdür. Bin yılların kültürüdür. Bin yılların inancıdır. Yani bu hiçbir topluma, hiçbir devlete, hiçbir yönetime potansiyel tehlike oluşturacak bir şey değil. Ya bırak bu toplum, bin yılların birikimi, kültürünü, zenginliğini yaşasın. Bu senin de zenginliğidir. Yani biz eğer birlikte yaşıyorsak Kürtler, Türkler, Araplar, Keldaniler, Süryaniler, Ermeniler, herkesin yarattığı zenginlik, ortak bir zenginlik oluyor. Yaşayış biçiminden, öğrenmelerine kadar, üretimdeki duruşlarına kadar, hepsinden birbirimizden etkilenmişiz. Benim bağım burada, benim komşum Süryani’dir, onun bağı oradadır. Nasıl budama yaptığına bakıyorum, o da benim nasıl budama yaptığıma bakıyor. Hayatı paylaşıyoruz. 90 köyün en az 15 tanesi Arap’tır. 6-7 tanesi Suriyani’dir. O taraflarda Yezidiler var. Keldaniler yok, kalmamış, hepsi gitmişler Avrupa taraflarına. Çeşitli halkların, ama farklı dilleri konuştuğu, farklı dinlere inandığı, farklı dini kitaplarının olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz.

  • İktidarlar müdahale etmese bir arada barışık biçimde yaşayabiliyorlar…

Kesinlikle iktidarlar müdahale etmese, kültürel çeşitliliği zenginlik olarak görürlerse bir sıkıntımız kalmaz. Bizim birbirimizle bir sıkıntımız yok. Yani biz komşuyuz, hısımız, akrabayız, Ahmed Arif’in dediği gibi.

  • Son dönemlerin en önemli sorunlardan birisi şehirlerdeki işsizlik, yolsuzluk. Pazar attıklarını insanlar toplamaya mecbur bırakıldı.

Çürümüş meyveleri toplamaya mecbur bırakıldı. Bir dönem kendi köylerinde, kasabalarında üretim yapabiliyorlardı. Üretimlerden koparıldılar. Tekrar köylere dönüş için ne yapabilir? Ekolojistler ne yapabilir? Organik tarım alanında uzmanlaşanlar ne yapabilir? Yerel yönetimler ne yapabilir? Komünalleşme, ekolojik tarım yeniden nasıl canlandırılabilir?

Çok teşekkür ederim bu soru için. Şimdi toplumsallıkta değerlerin yer değişimi diye bir şey var. Şehirlerde üretim yok. Mesela Avrupa’da arkadaşlarım var. Kardeşim İsveç’te, diyor ki, ‘İsveç’in tüm zenginleri köylerde yaşıyorlar. Fakirler şehirlerde yaşıyorlar.’ Bakın nasıl tersyüz edilmiş. Şu anda köylü köyde değil. Şehirli de şehirde değil.

Şehirli köye gelmiş, köydeki de şehre. Çünkü köyde üretimden koparılmış. Köylü varoluş sebebi olan üretimden koparılmış. Dolayısıyla aç kalıyor burada. Ne yapacak? Gidecek o zenginin fabrikasında köle gibi çalışacak. Ücretli köylü olarak çalışacak. Ona para kazandıracak. Oradaki fabrika sahibi de gelecek benim köyüme, bağıma, bahçeme konacak.

İstanbul’da da durum böyledir. Mesela geçen İstanbul’a gittim. Beylikdüzü’nde, Silivri’de çiftlikler var. İstanbul’un en zenginleri o çiftliklerde yaşıyorlar. Bizim Mêrdîn’den, bu coğrafyadan göç ettirilen insanlar da o çiftliklerde, fabrikalarda köle gibi çalışıyorlar. Yani hayat yok. Sabah erken kalkıyorsun, nasıl akşam oldu bilmiyorsun. Şimdi değerlerin yerine oturması lazım. Yani köylünün köyde, şehirlinin şehirde olması gerekir. Biz köylüyü üretimle barıştıracağız. Üretimle nasıl barıştıracağız? Emeğinin karşılığı olacağına onu ikna etmeliyiz. Yani köylüyü kendi geçimini sağlayacak. Ürettiğini karşılığını alabilecek bir sistem.

Günlük 1 milyarlara çalışıyor. Ben anlatıyorum bizim komşulara ya da durumu iyi olmayanlara.

Diyorum ki bakın ben 200 tane üzüm ağacı dikmişim. Benim pekmezimi karşılar, pestilimi karşılar, şarabımı karşılar. Bunu ona anlatmam lazım. Aynı zamanda sağlıklı.

Şimdi bu hava, bu toprak, bu ağaç, bu kuşlar, bu böcekler, bu su… Bakın ben 220 metreden su çıkarıyorum. Daha uzun süreli, daha sağlıklı bir yaşam var. Bunu bizim köylüye, yaşamın garantisi olduğunu kavratmamız lazım.

  • Yerel yönetimler ne rol düşer?

Yerel yönetimlere önerilerimizi bazen sunuyoruz sohbetlerimizde. Köylünün emeğinin karşılıksız olmayacağını ikna etmemiz lazım. Yani sen bahçeni yap. Yani mühendisler var, ziraat mühendisleri. Gençlerimiz var, mühendis olmuş, üniversiteyi bitirmiş ama iş alanı yok. Onlara da iş çıkarıyorsun, köylüye de iş çıkarıyorsun.

Yukarıda hiç dokunulmamış topraklar var. El değmemiş 900 dönüm arazi var. Ben o zaman Büyükşehir Belediyesi’ne de söyledim. Şöyle bir proje dedim: Sayın Ahmet Türk’e direk söylemedim ama onun danışmanlarından birisiyle paylaşma durumumuz oldu. Dedim ki beşer dönüm arazilere bölelim. Yaklaşık 200 aile yapar. 49 yıllığına ben sana kiralıyorum.

Çok ucuz miktarda. Böyle her beş dönüm aralarına yollar yaparım. Herkesin bahçesinin belli olacağı, rahat gidip gelebileceği. Ücretsiz fide desteği, ücretsiz ziraatçı desteği, ücretsiz veteriner desteği. Kuyu açarım, su temini yaparım, elektrik temini yaparım. Tek şartım olacak. Şartım da 49 yılını organik tarım yapacaksın, üretim yapacaksın. Ne zaman kontrolü yapsam, ağaçlar kuruduğunu gördüğüm anda sen tüm anlaşma fesh edilecek. Sen ürettiğin şeyi bana sat.

Mesela Mêrdîn’in bademi meşhur. Yarısını badem yapardım. Tek parça badem. Öbürünü de 1000 dönümü de zeytin yaparım. Zeytin işleme tesisini de kurardım. Emeğinin karşılığını almış oldun. Elinde kalmayacak. Ona, ihracata da yardımcı olacağım.

  • Şehirli de fahiş fiyata ürünü almayacak. 10 liraya alıp şehirde 300 liraya, 500 liraya satmayacak.

Almayacak. Bir de organik. Her şey yerel yönetimlerin denetiminde ve meslek sahibi, uzmanların elinde olacak.

  • Diyarbakır’dan giriyorsunuz Siverek, Hilvan, Haliliye her tarafta muazzam tarım alanları. Çınar’dan Mêrdîn’e girerken, Artuklu’ya girerken geniş tarım alanlarıyla karşılaşıyorsunuz. Böyle bir potansiyel varken AKP, MHP hükümeti ilginçtir, gidip Sudan gibi yerlerde arazi kiralıyor, ‘Tarım yapacağız’ diyor…

Benim felsefem şu. Kim ne yapıyorsa yapsın. Ben ne yapıyorum? Bu soruyu kendine soracaksın. Yani ben belediye başkanıysam, ben Büyükşehir Belediye Başkanıysam, İçişleri Bakanlığı’nın ne yaptığı umurumda değil. Ben Büyükşehir Belediye Başkanı olmuşsam, bu beş yıllık içerisinde ne yapmışım, ne yapabilirim? Kendime soracağım bu soruyu. Ama ben Diyarbakır’dayım. Ama ben Mêrdîn’deyim. Ve elimde imkanlar var. Uçsuz bucaksız bakir alanlar var. Dicle ve Fırat’a sahibiz, Zap’a sahibiz, Habur’a, Çemê Reş’a sahibiz. Yerin altından bereket fışkırıyor, hayat fışkırıyor. Bunun organize edilmesi lazım. Statik enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürdüğümüz zaman müthiş bir bir enerji sağlamış olursun.

Ama o enerjiyi kontrol altında tutmazsan korkunç bir yıkım olur. Şu anda yaşadığımız büyük bir yıkımdır. Bakın iki çevre var. Bir cansız çevre var. Bir de canlı çevre var. Yani bu çevre arasında bir dinamik denge var. Doğa kendi dinamiğini oluşturuyor, oluşturmuş. Bakınız mesela, şimdi bu arılar ne yapıyor? Arılar döllenmeyi sağlar.

Öbür yanda eşek arıları var. Eşek arıları da bu arıları yiyor. Eşek arılarını da Şalûl kuşları yiyorlar. Bu bizim yiyeceğimi. (Bal kovanlarını gösteriyor) Nasıl ya bir yaşam zinciri var? Biz bunu bozuyoruz. İşte Ekoloji bu döngüsel zincire sahip çıkmaktır.

  • O kimyasal ilaçlar aynı zamanda bal arılarını, döllenme arılarını da öldürüyor.

Kesinlikle öldürüyor. Hatta ben ilaç kullanmadığım zaman komşum kullandığı zaman da arılarımı öldürüyor. Döngüyü bozuyor. Bunların ölümü demek, eşek arılarının ölümü demek, Şalûlların ölümü demek, insanların ölümü demek. Bir de ağaçların döllenmesini, ürün vermesini öldürmek demek. Arılarla ilgili çok kısa bir anekdot söyleyeyim. Bir arının ortalama yaşama süresi 40 gündür. Bu 40 günde 150 bin çiçekten polen alıyor. Ve bu polenleri bir ağaçtan bir ağaca döllenmelerini sağlıyor. 40 ömür boyunca yaptığı bal üretim bir yemek kaşığıdır. Arı için bir ömür olan bir kaşık bal, bizim için sabah kahvaltısında bir lokma ekmeğe sürmek demektir, değil mi? Bu döngüyü bilmek lazım.

Şunu diyorum topluma, izleyicilere. Her savaşın bir galibi var. Bir savaş yaptığın zaman biri yenilir, biri zafer kazanır. Ama doğayla savaşta kazanan yoktur. Biz savaşı doğaya karşı kazanırsak biz kaybedeceğiz. Çok önemli. Biz doğaya karşı savaşıyoruz. Eğer biz kazanırsak kendimizi yok etmiş oluruz, kaybediyoruz.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Yasa’nın demokratikleştirilmesi kitlelerin elinde

SON HABERLER

Doğayla savaşı kazanırsak kaybedeceğiz

Yazar: Yeni Yaşam
7 Haziran 2026

Yasa’nın demokratikleştirilmesi kitlelerin elinde

Yazar: Yeni Yaşam
7 Haziran 2026

Özgür yarınlarımıza bir adım daha

Yazar: Yeni Yaşam
7 Haziran 2026

Müzakere sürecinin yapısal sorunu ve çözümü

Yazar: Yeni Yaşam
7 Haziran 2026

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

Yazar: Yeni Yaşam
7 Haziran 2026

Hatimoğulları: Barış mücadeleyle kazanılacak

Yazar: Yeni Yaşam
6 Haziran 2026

Pîrsûs’ta husumetli iki aile barıştı

Yazar: Yeni Yaşam
6 Haziran 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır